Fikirden fikre bir yolculuk


Yaşamını New York'ta sürdüren ama sık sık İstanbul'u ziyaret ederek burada farklı işler üretmenin yollarını araştıran ve deneyimlerini genç nesillere aktarmayı kendine misyon edinmiş olan Semih Fırıncıoğlu, 'maksimalist bir dans tiyatrosu' olarak tanımladığı ve 2017 yılı sonunda bomontiada ALT'ta sahnelediği İKİ'yi kısa süre içerisinde Yapı Kredi Kültür Sanat Beyoğlu'nda tekrar sahneleyecek. Ayşe Draz, Fırıncıoğlu ile güncel projeleri, düşünsel kaynakları ve pratiğinin farklı yönleri üzerine konuştu

Semih Fırıncıoğlu

Semih Fırıncıoğlu ile ilk tanışmam, zamanını tam hatırlayamıyorum ancak üç dört sene evvel olmalı, gösteri sanatları üzerine yazılarını paylaştığı performansfikri.com ve diğer yazılarına yer verdiği bloğu isteyenokusun.com/author/semihf aracılığıyla oldu. Daha sonra 2015 yılında Salt Galata’da gösterilen Fırıncıoğlu’nun tasarladığı ve yönettiği mekana özel Uçuruma Doğru Lezzet Lokantası’nı izlediğimde, gösteri ve izleyici ilişkisine dair yaklaşımı ve mekanı kullanımı ile alana böylesine taze bir bakış açısını getiren bu adamı iyice merak etmiş, kendisinin peşine düşmeye kesin karar vermiştim. Sonrasında, New York’ta yaşayan ama sık sık İstanbul’u ziyaret ederek burada farklı işler üretmenin yollarını araştıran ve deneyimlerini genç nesillere aktarmayı kendisine misyon edinmiş olan Fırıncıoğlu’nu, 2016 yılı Ekim ayında Cihangir Akademi’de yaptığı bir konuşmasında izleyip dinleme şansını yakaladım. Hani tam da benim için neden tiyatro ve gösteri sanatları ile uğraştığımı sorguladığım bir dönemdi. Hem kendisini gereğinden fazla ciddiye almayan, hem de izleyiciye karşı sorumluluklarının fazlasıyla bilincinde, hakikaten merak ettiklerinin peşinde bu kadar nitelikli ve titiz bir çalışmayla işler üretmeye devam eden, hayata karşı tavrıyla ise her şeyden önce insanlığı ile ön plana çıkan birini tanımış olmak beni her şeye rağmen vazgeçmemem gerektiğine ikna etmiş, yeniden yola koyulmak için cesaretlendirmişti. Fikirlerini ve deneyimlerini, hiç sakınmadan büyük bir şeffaflıkla kendisini dinlemeye gelenlerle paylaşmış, ona soru soran herkesi, kim ve ne olduklarını yargılama ihtiyacı duymadan adam yerine koyarak elinden geldiği en iyi şekilde cevaplamaya çalışmıştı ki bu ancak özümsenmiş bir bilgeliğin alameti olabilirdi. Ardından gittim Fırıncıoğlu’nun John Cage hakkında yazdığı kitabı aldım ve özellikle giriş bölümünü, hem biraz yaşadığı New York hayatına ve edindiği dostluklara, deneyimlere gıpta ederek, hem de söylediklerinin ardındaki bilgeliği bir kez daha fark ederek merakla okudum. Bilgeliği konusunda yanılmadığımı kendisi ile çalışma şansı yakaladığım, Kasım ve Aralık (2017) ayında Dünyada Bir Köşe X bomontiada ALT + Misafir Sanatçı programı kapsamında sahnelenen, ve gene Semih’in tasarlayıp yönettiği bir diğer mekana özel projesi İKİ sürecinde kesin olarak anladım. Bu süreçte, Semih’in sadece bilgi ve birikimi ile değil insanlara yaklaşımı ile de ne kadar özel bir insan olduğunu birinci elden deneyimledim. Girdiği her ortamda, sanat olsun olmasın, insanların komplekslerinden sıyrılarak gerçek bir diyalog kurabilmelerini sağlayan, egolarından sıyrılıp birbirlerine dürüstçe yaklaşabilmelerini mümkün kılan çok özel bir insan Fırıncıoğlu. Kendisi de böyle bir karakter olduğundan olsa gerek. Maalesef ilk başta duyulan hayranlıkların sonradan hüsranla sonlanmadığı senaryolar mesleki ve özel hayatımda çok azaldı, bu yüzden de pek değerliler. Bu sefer de ben kendime Semih’in bilgeliğinden başkalarının da yararlanmasını misyon edindiğimden işte Semih Fırıncıoğlu ile gerçekleştirdiğimiz keyifli röportaj...

Gösteri sanatları ile ilgilenenler için temel kavramları basit bir biçimde ve anlaşılır bir dille anlattığın, bu alanda başvurulan asal kaynaklardan biri haline gelmiş olan web sitende belirttiğin gibi sen bir şey “olmak” yerine bir şey “yapmak”la ilgilenen birisin. Bize biraz geçmişte yaptıklarından ve bugün yapmakta olduklarından söz edebilir misin?

Yapabildiklerim, izlenmelik oyun kurgulamak ve yönetmek, müzik yazmak, çeviri yapmak, denemeler yazmak, gösteri sanatları ve iletişim üzerine düşünmek, yazmak ve konuşmak. Kendimi bildim bileli birinden ötekine atlayarak ya da birkaçı bir arada bunları yapıyorum. Eskiden bu işlerden geçinirdim, uzun zamandır paramı ilgisiz bir yoldan kazanıyorum.

New York’ta oturuyorum ama becerilerimi yaklaşık beş yıldır Türkiye’de sanatlarla ilgilenen genç kuşaklara yöneltmiş bulunuyorum. Listelememi istersen, bu sürede John Cage üzerine Türkçe bir kitap yazdım, bir yıldan uzun sürdü. İstanbul’da iki gösteri sahneledim, sözünü ettiğin web sitesini epeyce bir uğraşarak hazırladım, İstanbul’a her gidişimde bir yerlerde konuşuyor oluyorum.

İki, Fotoğraf: Murat Dürüm

Aslında İstanbul’da sahnelediğin işler ve web sitendeki yazıların kadar yaptığın konuşmalarla da dikkat çeken ve takip edilen bir isim oldun. Konuşmalarında ne gibi konuları ele alıyor ve buradaki gençlerde nasıl bir dönüşümü tetiklemeyi hedefliyorsun?

Öncelikle, sanat etkinliğinin gereksiz bir uğraş, bir oyun olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Hayatın geri kalanından farkı bu. Yapılmasa yokluğunun hissedilmeyeceği, hayatın akışını değiştirmeyecek etkinlikler. Sanatı özellikle bu gereksizliği nedeniyle yapmak gerek ve gereksizliğini korumak gerek diyorum. Hayatın geri kalanındaki kurumlaşmaları, örgütlenmeleri, ilişki modellerini uyarlamak, sanatı özgür oyun alanı olmaktan çıkartıyor diyorum.

İkincisi, sanat adını verdiğimiz etkinliklerin bir diğer ortak yanı birileriyle paylaşmak üzere yapılmalarıdır diyorum. Bir iletişim alanı. İşinizi kimin, neyi, nasıl algılayacağını ve nasıl algılamalarını istediğinizi düşünerek yapmak zorundasınız. Sanatlarda her akla esenin yapılmasını dizginleyen, işi biçimlendiren ölçüt bu.

Türkiye özelinde de şunları söylüyorum: Bu işlerin kolektif bir oyun olduğunu görmelerini ve hayatın geri kalanındaki çekişmeleri, rekabetleri, güvensizlikleri bu alana taşımamalarını öğütlüyorum. Bu etkinliklere bir nefeslenme, durup kafayı toplama, birlikte rahatlama alanı olarak bakın diyorum. Bunlar ne sonuç vereceğinden endişe ettiğimiz değil, ne sonuç vereceğini merak ettiğimiz etkinlikler olmalı.

Bir de Türkiye’de sanatın hissiyatla çok bağlantılandığını, bunun düşünce birikimsizliğinden ve kolaya kaçmacılıktan kaynaklandığını, artık kalp, ruh, bağır falan yerine biraz da kafaya yönelmeleri gerektiğini söylüyorum. Düşünürken de perspektiflerini geniş tutmalarını, yerele sıkışıp kalmamalarını öğütlüyorum.

Sanatsal etkinlik olarak tanımladığın oyun alanında özgür kalabilmeyi sen kendi adına nasıl güvenceye alıyorsun? İzleyici ile iletişim kurmak ve yaptığın işin nasıl bir sonuç vereceğini merak etmek dışında her hangi bir beklentin olmuyor mu?

Yüzde yüz garantili özgürlük diye bir şey yok tabii ama geçimimi bu işlerden sağlamamaya karar verdiğimde kuş gibi hafiflemiştim, hiç de pişman değilim. Neredeyse on beş yılım bir elinle bağış, ödenek aranırken diğeriyle istediğin tiyatroyu yapmaya uğraşmakla geçti. Çok bunalmıştım. İşin içindeyken insan başka türlüsü olamaz diye düşünüyor, hiç doğru değil. Eğer sanatsal bir şeyler yapmak ihtiyacını duyuyorsan öyle değil böyle, böyle değil şöyle, bir şekilde yapıyorsun.

Aklıma gelen fikirlerin uygulamaya geçtiğinde ne sonuç vereceğini meraktan öte bir beklentim gerçekten yok. Ne olabilir ki? Belki birileri gel bizim mekanda da bir şey yap desin, o yoldan gençlerle biraz daha oynama, bilip öğrendiklerimi biraz daha aktarma fırsatı çıksın isterim. Ama olmazsa da bir kenarda video yaparım, yazı yazarım, müzik kaydederim, internete koyarım. Hiç boş duramıyorum ben.