• Huo Rf

Camda şekilsiz bir buğu


Çağdaş ve güncel sanatın özellikle genç temsilcileri birkaç jenerasyon öncesine göre daha politik bir üretim içerisinde olabilir mi? Teknik ve teknolojik gelişmelerle politik sanat arasında bir bağ var mı? Politik sanat bir trende dönüştü mü, dönüşebilir mi? Üretimler politikleştiğinde bienaller ve müzeler kendilerini nasıl konumlandırıyor? Ülkelerin savaştan kaçan mültecilere sınırlarını kapatabildiği bir dünyada, politik sanat neye karşılık geliyor? Birbirini doğuran ve güncelliğini her daim koruyan sayısız soru... Huo Rf, konunun uzandığı noktaları ve tüm bu soruları sanatçıların ve sanat profesyonellerinin görüşleriyle inceledi

Cansu Çakar, Rumi, Kağıt üzerine karışık teknik, 70x100 cm, 2016, Sanatçının izniyle, Fotoğraf: Chroma Istanbul

İçinden geçtiğimiz dönem... İçerisinden geçtiğimiz bu zamanlar... Yaşıyor olduğumuz bu... Tam ortasında bulunduğumuz... Boşlukları aklımızın, hissimizin ve kelimelerimizin yettiğince, belki fazlasıyla doldurabiliriz. Güncel sanat içinde karşılaştığımız politik üretimleri göz önünde bulundurarak yola çıktığım bu yazıda, sanırım konunun muhteviyatından, daha farklı yönlere de ilerliyorum bir sanatçı olarak. Ancak ilerleyen bölümlerde, sanatçı ve sanat profesyonellerinin görüşlerine de yer vererek yol alacağım.

Kafamı kurcalayan sorular şunlar: Güncel sanatçılar ve genç sanatçılar önceki birkaç jenerasyona göre daha politik bir üretim içerisinde mi? Malzeme, teknik ve teknolojik gelişmelerin bu üretimler üzerinde bir etkisi var mı? Politik sanat bir trende dönüştü mü, dönüşebilir mi? Ve trend gibi algılanıyorsa, gerçekten içinin boşaltıldığı olur mu?

Güncel sanat içerisindeki ilişkiler ağı gibi başlıkları öncelikli olarak hatırlasak, biraz karmaşık cevaplar gelebileceğini tahmin edebiliriz. Bu sorular üzerine düşünmeye ve araştırma yapmaya başladığımda karşıma çıkan değerli incelemeler; Hito Steyerl’in e-flux’ta yayınlanan Sanatın Politikası: Çağdaş Sanat ve Post Demokrasiye Geçiş yazısı, yine Steyerl’in e-skop’ta Zeynep Baransel tarafından Türkçeye çevrilen makalesi ile Ayşegül Sönmez’in Milliyet’te yayımlanan Politik Sanat Yapmak İsteyenlere Duyurulur başlıklı yazıları referans noktalarımı oluşturdu.

Bir sanatçının üretimleri konusunda nasıl sancılı dönemlerden geçtiğini, izleyicilerle işlerini paylaşmak konusunda yaşayabileceği birçok hal ve duygusunu yakından biliyorum ister istemez. Sanatın politikliğini/politikayla ilişkisini bir başlık altında incelemeye aldığımızda ise farklı kanallar açılıyor. Belki ilk soru, neden bir başlık altında toplamak durumunda kalıp kategorize ettiğimiz? Sanatçı mı kendini bu şekilde tanımlıyor, profesyoneller mi? Yoksa üretimler mi bizleri yönlendiriyor? Cevap; kategorize sisteminin daha çok araştırmacılar, yazarlar, küratörler ve tarihçiler kısmında işlediği olasılığı. Güncel sanat, bugün geldiği noktada sosyal medyadan, hızlı olarak haberlere erişimden, global bağlarımızın cep telefonumuz aracılığıyla iki dakika uzaklıkta olmasından ayrı bir noktada duramıyor. Teknolojiden yararlanmayı tercih etmeyen varsa bile, bir o kadar içerisinde olmaktan kaçışı bulunmuyor.

Güney Kore’de olanlar tam da desen çizmek için kalemimi tıraşlarken cep telefonuma düşüyor haber olarak. Televizyonlarda neredeyse görmekten bıktığımız siyasetçiler veya toplumsal olaylar; bizimle birlikte sürekli kafelerde, restoranlarda, dolmuşta, radyoda, alışveriş merkezleri üzerinde devasa ekranlarda, hatta içerisindeki tuvaletlerde bile, her yerde karşımıza çıkıyor... Teknoloji artık bir uzvumuz vaziyetinde, donan ekranlara tahammülümüz bile yok bazı vakitler. Buradan hareketle, teknoloji bizi çevrelemişken, dünyanın diğer ucu parmağının ucundayken duyarlı bir sanatçı nasıl kayıtsız kalabilir? Her gün duyduğumuz, gördüğümüz, şahit olduklarımız karşısında sadece üretiyor olmak bile büyük bir yeteneğe/ayrıcalığa dönüşüyor. Toplumsal bir olayın üretime yansımaması mümkün değildir. Her dönem yansımıştır, görsel dilin direkt olmadığı noktalarda bile gerçek sanat eserlerinin enerjisi dönemin ruhunu içerisine hapseder. Sanatçı su bile resmetse, o su politikleşebilir.

Güncel sanat içerisinde her şey hızla değişmekte; medyumun, üretimin herhangi bir sınırı bulunmamakta keza estetiğin, biricikliğin de öyle. Sanırım gelinen noktada başka bir okuma da, üretimlerle beraber sanatçıların varlıkları aynı zamanda. Bir sanatçının varlığı, yaşamı ve üretimleri kadar yer kaplamakta. Marina Abramović bir sanatçı portresi olarak, bahsettiğim bu duruma ışık tutuyor. Hayatı ve sanatı hakkında pek çok eleştiriye de hedef olarak...

Ben önceki jenerasyonlarla güncel sanatçılar arasında politik bir ayrım yapabileceğimizi düşünmüyorum. Bana kalırsa Van Gogh’un yalnızlığı da, Buğday Tarlası ve Kargalar resmi ve diğer tüm işleri de oldukça politik. Güncel sanatçılar önceki jenerasyonlara kıyasla daha fazla medyumla iş üretme ve daha fazla izleyiciye ulaşma imkanına sahip. Sarkis’le yaptığım bir röportajda, 20 yıl öncesinde yaptıkları bir serginin reprodüksiyonunun maddi bolluklar içerisinde yeniden kurulduğundan bahsetmişti. Burada, Hito Steyerl’in yukarıda bahsettiğim yazısından alıntı yapmanın tam zamanı:

Küresel Guggenheim markası, birtakım post-demokratik oligarşiler için bir tür kültürel rafineri vazifesi görüyor. Nüfus fazlasına seviye atlatmayı ve onu yeniden eğitmeyi görev edinmiş sayısız uluslararası bienal de öyle. Böylece sanat, vahşi ekonomileri genellikle içeriden baskı, yukarıdan sınıf savaşı, şok ve korku politikalarıyla beslenen, yeni, çok kutuplu bir jeopolitik güç dağılımının gelişmesine bizzat katkıda bulunuyor.

Dolayısıyla çağdaş sanat, Soğuk Savaş sonrası yeni dünya düzenine geçişi yalnızca yansıtmakla kalmıyor, ona etkin bir biçimde aracılık ediyor. Herhangi bir cep telefonu firmasının bayrağını diktiği her yerde, çağdaş sanat, dengesiz gelişen semiyo-kapitalizmin başrol oyuncularından biri konumunda. Çift çekirdekli işlemcilere ham madde sağlamak için madenciliğe bulaşıyor. Çevreyi kirletiyor; mutenalaştırıyor; gasp ediyor. Önce baştan çıkarıp kullanıyor, sonra arkasında kırık kalpler bırakarak ansızın kayıplara karışıyor. Çağdaş sanat, Moğol çöllerinden, yüksek Peru ovalarına kadar her yerde. Ve sonunda bir gün, üstü başı kana ve pisliğe bulanmış halde Gagosian’a tıkıldığında, ardı arkası kesilmeyen coşkulu alkışlarla karşılanıyor.

Sert sözler gibi gelse de kayıtsız kalamadığım, kalınamayacak bir gerçekçiliği barındırıyor bu alıntı. Bienallerin markalaşması, sanat profesyonellerinin ilişkiler ağı ve üretimler... Kuşkusuz bienaller, müzeler, sanat ödülleri birçok sanat eserini ve sanatçıyı işaret ediyor. Bütün bu olup bitenler sadece politik sanat konusunda değil, tüm üretimlerle beraber ilerliyor. Bir sanatçıyı eserinden ötede yine, bir önceki yaptıklarıyla ilişkilendirmeden ele alamıyoruz. Bu, bizi kişinin sanatına ikna eden en etkili yollardan biri. Genel manzarayı algılıyoruz veya algılamayı tercih ediyoruz. Müzeler ve bienallerin gücü kariyerlerin mihenk taşlarıyken ve üreticinin sanatını gün geçtikçe daha değerli hale getirirken, bütün dinamikler birbirini tetikleyerek devreye sokuyor. Günün sonunda, biz sanat eseriyle karşılaşmalarımızda ikna yollarına gidiyoruz.

Ayşegül Sönmez Haziran 2013’te Milliyet’te yayımlanan, ‘Politik sanat nasıl yapılır’ sorusuyla izleğini çizdiği ve cevaplar aradığı yazısında şöyle anlatıyor:

Politik olarak sanat yapmakla politik sanat yapmak arasında dağlar kadar fark vardır. İkisinin arasında Süphan Dağı kadar fark vardır. Cudi Dağı kadar fark vardır. Bu ayrım da bana ait değildir. Ünlü yönetmen Jean-Luc Godard’a aittir. Godard şöyle der: ‘Asıl mesele filmleri politik olarak yapmaktır. Politik film yapmak değildir.

(...)1990’lı yılların ortalarından itibaren oluşan daha önce de yazdığım Diyarbakır okulu dediğim Kürt sanatçılar, Cengiz Tekin, Berat Işık, Şener Özmen, Erkan Özgen’i hatırlarsak... İşleriyle; yaşadıkları travmaları ele alışlarındaki incelik, gerçeğin altını üstüne getiren yorumları, taze trajik anılara koydukları ironik mesafe ve belki de en önemlisi gündelik hayatta kalma çabalarıyla, politik olarak yapılan sanata örnektirler.

Şener Özmen, Sanatçının beyaz gül olarak portresi, 100x100 cm, Sanatçı ve Pilot Galeri izniyle

Buradan hareketle ben de sanatçıların süregelen ve geçmiş çalışmalarının, güncel işlerinin tümünün bir sanatçıyı ve eseri okumada en doğru yol olduğunu düşünüyorum.

Konu üzerinde durulduğunda kuşkusuz akla gelen isimlerden birisi de Gülsün Karamustafa. 80’li yıllardan bu yana soluksuz üreten, güncel sanatın hali hazırda geçirdiği birçok evresine tanık olmuş bir sanatçı olarak onun da görüşlerine başvurdum. Karamustafa şöyle düşünüyor:

Güncel sanatın yakın tarihinde benim tanık olduğum en büyük politik üretim 90’ların başında başlayan ve sonuna kadar çeşitli biçimlerde devam eden, başta Yugoslavya'nın dağılması ve Batı Avrupa'nın siyasal anlamda yeniden tanımlanmasına yol açan 'Balkan Savaşı' süresindedir. Gerçek bir savaşın içinden geçiliyordu ve sanatçılar, yeni bir sunum dili arayan büyük sergiler ve bienaller aracılığıyla seslerini duyurabiliyorlardı. Söyledikleri sözü oluşturabilmek için büyük desteklere ve yatırımlara ihtiyaçları yoktu çünkü üzerinde düşündükleri ve yaptıkları sanat gerçeklerle direkt bağlantılıydı. Teknoloji de bugünkü kadar gelişmiş değildi ama kendilerini ifade etmenin yollarını biliyorlardı. Bu dönemin, sanat ve politikanın iç içeliği bağlamında çok önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum.

Bugün Ai Weiwei'nin politik olma iddiaları beni çok rahatsız ediyor. Popülist bir yaklaşımla güncel olaylara anında tepki vermek ve bunun kurumlar tarafından desteklenmesi ve gündeme getirilmesi beni son derece tedirgin ediyor. Bunun bir nevi istismar olduğunu düşünüyorum. Bunun yanı sıra hala dürüst bir biçimde eleştirisini yapan genç sanatçılar da tanıyorum ve bunun kolay bir iş olmadığını da biliyorum.

Gülsün Karamustafa, Hançer, Kağıt üzerine baskı, 50x70 cm (çerçevesiz), 1991, Sanatçı ve Rampa İstanbul'un izniyle,

Fotoğraf: Barış Özçetin

Gülsün Karamustafa’nın sözleri kendisinden daha genç bir jenerasyondan olan Cansu Çakar’ınkilerle aynı potada eriyor. Çakar, gerçeği şöyle tanımlıyor:

İlk olarak şunu belirtmekte fayda var diye düşünüyorum, son 30 yılın neoliberal tahakkümleri altında yaşadığımız kapitalist dünya, sanat üzerinde bozucu- yıkıcı bir etki yarattı, bu da sanatçının üretimlerini meta olmaktan çıkarmaya yönelik yeni pratiklere yöneltebilir. Bana göre sanatta sosyal, çevresel ve politik eleştiri, ilk olarak piyasanın dayattığı statükocu sanatsal değerlerin varlığına karşı bir duruş sergilemelidir. Bu da ancak sanat dünyasının dışında kalmayı tercih eden, kişisel görüşleri ve davaları üzerinden çalışmayı seçen sanatçılar tarafından özümsenebilir. Dolayısıyla teoride, kısır ve çeşitlenmekten yoksun sayıca az sermayeler üzerinden yürütülen ülkemiz sanatında politik içerikli sanattan söz etmemiz zordur.

Ortadoğu ve Avrupa’da son yıllarda sıklıkla gözlemlediğimiz ve hatta deneyimlediğimiz kitlesel hareket ve gösterilerin sosyal medya aracılığı ile geniş mecralara ulaşabilir olması genç kuşağın sosyopolitik ve ekolojik farkındalığını elbette yükseltti ve bu da neslimizin göstergelerinin çağa ayak uydurabilir bir hal almasına yardımcı oldu.

Öte yandan yadsınamayacak bir gerçek vardır ki, 68 kuşağı tüm dünyayı kasıp kavuran bir kuşaktır. Sonra tüm dünyayı etkisi altına almasa da ülkemiz için önemli olan 78 kuşağı geldi. 80 darbesinin acımasızlığı ve darbe öncesi faşizmin güçlenmesinin de etkisiyle azımsanamayacak bir nesil ortaya çıktı. Kendi doğum yılım olan 88 için bunları söyleyemiyoruz daha. Birçok kişi, üretmeden tüketen internet çağının çürüttüğü apolitik bir nesil olarak görüyor bizi. Trend politik duruşlar, özellikle sosyal medya paylaşımları, bizi içi boş, yaşam pratiğimize dökemediğimiz, çatışan ideolojilerle karşı karşıya bırakıyor. Bu da kendi üst jenerasyonumuzdan daha fazla toplumsal olaylara karşı hassas görünmemizi sağlıyor olabilir fakat jenerasyonumuz adına asıl problem bireyler üzerinden kurgulanan toplumsallık, kimlik arayışı ve arayış sonucunda gelen bunalımı yine zümrecilik üzerinden çözmeye çalışmak. Türkiyeli olmayı anlayamamaktan mütevellit azınlık dertleri, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, inşaat sektörünün dinde adeta yeni bir mezhep halini alması sanat üretimlerinde eleştirilmeye çalışılsa da genellikle yine birey üzerinden üretilmiş toplumsal gerçekleri ortaya koyuyor. Kaldı ki yaşadığımız coğrafyanın çetrefilli yaşam süreci, sınırlarımız dahilinde gerçekleştiğini kabul etmemiz gereken savaş ortamı her türlü mecrada tartışılması elzem bir konudur. Örneğin dünyada içerik olarak toplumsal ve ekolojik katmanları açığa çıkarmaya çalışan, düğümleri çözme odaklı üretimleri sergilemeyi başaran yakın gelecekteki bienallerin kavramsal çerçeveleri gerek komşuluk teması gerek yuva teması üzerinden neredeyse aynı problemlere değinmeyi amaçlıyor. Çünkü geldiğimiz noktada sadece sanat dünyası için değil her türlü meslek dalı için kırmızı alarm veriliyor.