Tip II Red: Lesper kimin içini gıcıklıyor?
Yazı: Süreyyya Evren
Bütün redler bir midir? 1990’lardaki Türkiye sanat sahnesinde güncel sanata karşı olanlar, güncel sanatı, sergisini, sanatçısını reddedenler ile bugün “red duygusunu artık daha fazla evde tutamıyoruz, zaptedemiyoruz,” diyenler bir midir? Aynı red mi ikisi? Konu etmek istediğim şey bu. Bakınca kritik farklar görüyorum; ve bu farklar, bu seyrüsefer, aslında güncel sanatın ülkemizdeki macerasına dair de bir şeyler söylüyor ve bence –benim de aralarında olduğum– aktörlerine kimi uyarılar içeriyor olabilir mi? Şairin dediği gibi “çatı katı aklımı kurcalıyor,” ya da kıpırdatalım metaforu, esintili arka balkon aklımı kurcalıyor.
“Soyut sensin figüratif babandır” günlerinin güncel sanatla dalga geçen reddini (Tip I Red) Avelina Lesperli, duvara yapıştırılan muza tepkili çağın reddinden (Tip II Red) ayıran temel bir şeyler var gibi.
Tolstoy’un Anna Karenina’yı açarken dediği gibi “Mutlu aileler birbirine benzer; her mutsuz ailenin mutsuzluğu ise kendine özgüdür,” diye bakarsak bütün kabuller birbirine benzer ama sanat dünyasının her reddi kendine özgüdür dememiz gerekir.
Tip I Red ulusalcılığı çağrıştırıyordu, devletçiliği akla getiriyordu, İslamcılık veya milliyetçilik formunda sağ cenah zaten sanatta önemli bir role sahip olmadığından –onlara göre sanat o zaman da başka bir yerdeydi, bugün olduğu gibi– elimizde daha çok laik muhafazakârlık vardı. Kurumsallığı çağrıştırıyordu. Modern sanatın kaleleri vardı. Daha küçük bir sanat dünyası, daha az nüfus, daha küçük ve daha kapalı bir ülke idi zemin. Güncel sanatın öncüsü olarak bugün saygı gören isimlerin açtığı ve bugün erken dönemin kritik işleri sayılan sergilerin çok uzun süre marjinal kalmaya devam etmelerini sağlayabilen bir merkez kudreti vardı. Bazı sanatçıların 1960’ların sonlarında yaptıkları işler yenilikken, uçlardalıkken, bakıyoruz 1980’lerin ortaları yaklaşırken hâlâ uçlarda, hâla yeniliğin temsilcisi sayılıyorlar, üstelik aynı arkadaşlarla birlikte. Uzatılmış marjinallik dediğim bu. Ve bunlara, “biz sizin ne yaptığınızı biliyoruz, yeni bir şeymiş gibi satmayın, bunlar özenti işlerdir, Batı’da çoktan yapıldı, yapacaksanız buraya özgü, burası ile harmanlayan bir şey ile gelin, ne bileyim bir neo-Bedri Rahmi olun da lafınızı dinleyelim, yoksa bu taklit işlerin bir ehemmiyeti yok, zaten dünya da sizinle ilgilenmiyor, biz niye ilgilenelim,” diyor ya da demeye getiriyorlardı. Küratör kavramı dalga konusu oluyordu, dolayısıyla küratörden bahsetmek yenilikçilik gibi olabiliyordu; Deleuze & Guattari, Michel Foucault gibi post-düşünürler sosyalist redde uğruyorlardı, dolayısıyla hem laik Kemalist sol cenah hem sosyalist sol cenah için bütün bu contemporary art saçmalığı bir sahtekârlıktan ibaretti, zaten anca bizi kandırıyorlardı. İlaveten, sosyalist cenahın eklediği piyasa suçlamaları da vardı, diğer sanat işlevliydi, politik bir aletti, bu sanatın politik kaldıracı neyi kaldırıyordu? Anca zenginleri ayağa kaldırmaya ve perde çekmeye yarıyordu. Enstalasyon ile dalga geçiliyordu, video art yeni bir şey gibi muamele görüyordu, her şeye tükürerek kavramsal sanat deniyordu (tükürürüm böyle sanatın içine’nin yapayalnız olmadığını bilelim) ve hiçbirindeki kavramlar ciddiye alınıp da değerlendirilmiyordu. 1990’lara gelinip de merkezsizlik, yataylık, aşağıdanlık, dünya ile eşzamanlılık, 1989 sonrası globalleşmek isteyen dünya sanatı, kimlik siyasetlerinin bastırılmışların geri dönüşü gibi heyecan uyandırması, gündelik olan politiktir’in kalpleri tavlaması, ezilenlerin pedagojisinin tavan yapması, anti-militarizmin gençler için olası kimliklerden bir kimlik olması, ve tüm benzerleri ve diğerleri yeni değerleri belirlerken bütün bunların sanattaki yansıması da zıpkın gibi güncel sanat olduğundan Tip I Red kesif bir muhafazakârlık suretindeydi. Hem de terimin birebir kullanımıyla, yani mevcudu korumak, muhafaza etmek istemek anlamında. Güncel sanat yeni olandı ve her şeye yeniden yeni bir gözle bakmanı sağlayandı; bayrağa, kimliğe, devlete, sınıra, askerliğe, cins kimliklerine, etnik ve kültürel farklara, resmi tarihe, solu dolayısıyla toplumsal dönüşümü tekeline almak isteyenlere, hiyerarşilere, piramidal yapılara, tahakkümlere, her şeye karşı bir ‘68 refleksi gibiydi. Hâl böyle olunca Tip I Red gerek aşağıdan Genç Etkinlikler ve diğerleri ile kaynayan gençlik, gerek kurumlara sızan yeni aktörler, gerek toplumsal değişimin pratik olduğu kadar teorik ayağının da tümüyle kendisinden yana olması, –ama belki de en belirleyici olanı buydu– gerekse Batı’nın artık buradaki güncel sanatı tam anlamıyla tanıyor, mevcudiyetinin onanmasını gerçekleştiriyor ve onu bir paydaşı, çağdaşı, eşiti sayıyor gibi davranması karşısında kumdan kale gibi dağıldı gitti.
Sonra? Sonrasının tarihi de iyi yazılmış değil bu kumdan kaleyi hangi kalenin nasıl devraldığı da…
Tip II Red’e gelince, o başka hikâye. Yirmi küsur yıllık güncel sanat hâkimiyetinin yorduğu insanlardan geliyor gibi; karşı bir ses duyunca “hah şöyle be iki gözüm,” dercesine kucaklarını açarak karşılıyorlar. Avelina Lesper gibilerini sözgelimi bağırlarına basıyorlar. “Biri sonunda Kral Çıplak dedi,” gibi bir tonla yaklaşıyorlar Lespergillere. “Biliyordum abi, biliyordum yalnız olmadığımı,” fısıldamalarıyla. Sanat dünyası izleyicilerin görüşlerinden etkilenmeyecek bir konsensüs-odaklı ve korunaklı han kurduğu için kendine, kendi hanlığında bunları kaale almak için bir sebep göremiyor. “Ne enteresan yaklaşım, bu da bir deneyim aslında,” falan diyerek bir sonraki kariyer adımını atıyor. Artık küratör, enstalasyon, video art, bienal yeni şeyler değil, her biri birer sabit; artık kimlik politikaları illa özgürlükçülerin yeri değil (literati’den türetilmiş) wokerati’nin de yeri; siyasi iktidarda ulusalcılar çoktandır yok, sanat iktidarı altındaysa Kemalist olmak direkt sükut suikastini tetikleyebilecek gerekçelerden biri; ayrıca belediyeler gözlerini açık tutabildikleri günlerde giderek daha fazla alanı güncel sanata açtılar, açmaktaydılar. Sosyalist eleştiri eserlerin içeriğini dikkate almamaya alışmış durumda, neyi kim destekliyor, para kimden geliyor çetelelerine kısılmış, ya da arkasını Batı’ya yaslama geleneğini seven sol eleştiri sanatçılara o günün konsensüsüne göre ayar vermeye ya da ayarda düzgün durduklarını onaylamaya dayanıyor. “Doğru yerde, doğru pozisyonda duran bir sanatçı mı değil mi baktığımız?”, bir bilelim, derin eleştirisi. Çağdaş iş insanı etiği akşamı tutup indiriyor artık meşru benim dercesine.
Tüm bunlar sanattan bir tür büyü beklemeyi hâlâ hatırlayanları çileden çıkarıyor. Ama seslerini çıkaramıyorlar. Kapı altlarından notlar atıyorlar birbirlerine. Notların üzerine şaman ikonları çiziyorlar.
Söylemem gerekir belki, beni kötü göstereceğini bilsem de, –çünkü herhangi biri hakkında böyle açıktan horgörü saçmak kötü gösterir kişiyi sanat dünyasında– Lesper’i bir yazar, düşünür vs. olarak ciddiye almıyorum; Türkiye’de bu denli ciddiye alınmasını ciddiye alıyorum ama. Lesper esasen, söylediklerinin içeriğine bakılırsa, bugünden doğan herhangi bir söz söylemiyor, Tip I Red kafasında, dan dun bir akademisyen. Onu bugün anlamlı kılan Tip II Red’in gereksinim duyduğu bilimsel (akademik) desteği sunması ve güncel sanatın (contemporary art) söylemsel iktidarından yılmış entelektüellerin zihin durumu sanki. Kitlelerin değil bu arada, kitleler bence güncel sanattan memnun ya da habersiz ve habersiz olmaktan mutlular, ama sonra haberdar olunca da şikayetçi değiller; öğrenmeye çalışıyor, sıkılınca bırakıyorlar; asla tam içeri giremeyeceklerini anlayınca da rollerine razı oluyorlar; bazısı biraz daha ileri gidiyor, tadını çıkarıyor, topları atıp tutuyor, basamakları inip çıkıyor vs. Esas rahatsız olanlar başka disiplinlerdeki sanatçılar, çeşitli disiplinlerdeki Türkiyeli akademisyenler, okur yazar takımı vd. gibi gözüküyor. Nereden gözüküyor, kimlerin Lesperados! Lesperados! diye heyecanlandığına, “neredeydin be hocam” gibi karşılamalar yaptığına bakarsak, oradan gözüküyor.
Maurizio Cattelan’ın Komedyen’iyle, duvara yapıştırılan muzla dalga geçmek kimleri heyecanlandırıyorsa, kimlerin içini gıcıklıyorsa onları. Eski, at gözlüklü, kendi ayağına kurşun sıkıcı, kendi kendini kilitleyici tavırların yeni redlere sızması tamam, onu akılda tutalım eyvallah. Gelgelelim topun böyle çamurlu yuvarlanmasına elbette yirmi yıllık iktidarın geldiği noktanın da bir payı var. Ama kim bu sorgulamayı yapacak? Temiz birini aramayalım ki kolayca düşünebilelim.
Tip I Red herkes bizi dinleyecek, bizim sözümüz geçer dilinden konuşuyordu. Gün geldi kimse dinlemedi, hâlâ da dinleyen yok. Eskiden dendiği gibi, totalman kapalı kulaklar. Piyasa iktidarı devam muhtemelen, müzayedeler yalan söylemez, ama söylemsel iktidar sıfıra sıfır.
Tip II Red ise bir şeyi muhafaza etmeye çalışmak dilinden değil; bir şeylere çok haksızlık yapılmadı mı, bir şeyler çok abartılmadı mı, kimse bizi dinlemeyecek mi dilinden konuşuyor.
Hayır dinlemeyecek. Önceki kumdan kale de dinlememişti. Burası Türkiye yok öyle.


Yorumlar