Nereden bükülebilir gidişat?
Yazı: Süreyyya Evren
Sanat düşünme alanı ister diyor Fakewhale, geçtiğimiz aylarda yayımladığı eleştirel yazısında¹, eleştirel derken temelde sanatın aşırı gösteriye dönmesinden, hızlı alımlanabilen, hızlı tüketilebilen ve sonsuza dek paylaşılmaya müsait görüntüler ve deneyimler üretimine dönüşmesinden şikayetçiler ve yazı şöyle bitiyor: “Belki de gelecekteki sanatın radikal yanı, çağdaş kültürün giderek tükettiği bir şeyi yeniden canlandırmakta yatacaktır: düşünmek için gerekli olan zaman.”
Düşünmek için zaman. Nasıl yani, ekranı kaydırmadan mı, desek basit kaçacak. Ama bu serzenişe bir yakınlığı da var. İlk karşılaşma anındaki düşünme mi kastediliyor sadece yoksa sonrasındaki eserden ayrıldıktan sonra da üzerinde kalan düşünmeden mi?
Playground effect demişler sanattaki mevcut durumu tanımlamak için, tema parkı deneyimi de denebilirdi; izleyicinin deneyim yaşamasıyla kastedilen, sıklıkla oyun parklarındaki fiili oyun deneyiminin versiyonlarına kayıyor çünkü. Uluslararası bienallerde en çok dikkat çeken yapıtlar artık kavramsal olarak en karmaşık ya da titiz olanlar değil; içine girilebilen, yatılabilen, oynanabilen, fotoğraflanabilen anıtsal yerleştirmeler oluverdi vurgusu bu yorumlarına yol açan.
Bu eleştiriyi başka yerlerden de duyuyorum ama neyin, kimin eleştirildiğinin sık sık belirsizliğe kaydığından kuşkulanıyorum. Sözgelimi bu eserler derin bir düşünmeyi kışkırtmaktan ziyade, geçici duyusal hazlar sunmak üzere tasarlanıyorlarsa eğer, güncel sanat, eğlence sektörünün yapısını benimsemekteyse, yapıt artık zaman, sessizlik veya çözümleme talep etmemekteyse; anında çalışmak, etkilemek, sürükleyici olmak ve hepsinden önemlisi sosyal medyada tekrar tekrar dolaşıma girmeye uygun olmak zorundaysa eğer bunun sorumlusu kimdir? Nereden bükülebilir gidişat?
Daha önce de değinmeye çalışmıştım, sanat dünyasında izleyicinin görüşlerinin giderek önemsizleştiği ama izleyicinin ilgisinin sürmesinin hâlâ önemli olduğu, hatta yatırımların arttığı ve sanat sahnesindeki merkezi alan büyüdüğü ölçüde izleyici ilgisinin artmasının da gerektiği bir ortamda, geriye tek bir şey kalıyor: İzleyiciye deneyim vaat etmek! Bu deneyimin ne olduğu, nasıl bir deneyim olduğu kritik değil, kritik olan tekrarlanabilir olması. O yüzden de diğer alanlardaki birikimlerden faydalanılıyor, Walt Disney Parkları izleyicilerin yeniden ve yeniden gelmesi için neler yapma düsturuyla hareket ediyorsa onları rehber almak yani. Böylece özellikle büyük fuarlarda ve bienallerde, sergileme mekânları eleştirel bir sanatsal sorgulama alanı olmaktan uzaklaşıp; sanatsal araştırma, etkileyici sahne/ortam tasarımı ve görkemli cazibe arasındaki sınırların bulanıklaştığı rafine birer “kültürel eğlence ortamına” dönüşmekte diyorlar ve anlaşılmazlık, zorluk, muğlaklık ve rahatsızlık hissi gibi sanatsal araştırma için hayati öğelerin, dikkat ekonomisi ve sosyal medya mantığı uğruna kademeli olarak etkisizleştirildiğini vurguluyorlar.
Bu tip eleştirilerle karşılaşınca genelde takıldığım nokta şu oluyor: Peki neden? Yüz yıl önce de herkesin hemen beğenmesini isteseydin yapman gereken sanat avangard sanat değildi. O zamanlar sosyal medya da yoktu, ama insanlar gene sanat eserine bakıp hemen mesaj veya haz almayı “anlaşılmazlık, zorluk, muğlaklık ve rahatsızlık”a yeğliyordu. Sanatsal tüketime izleyicinin düşünme emeğini ekleme talebi hiçbir sanat disiplininde ana akımın parçası değildir; sinemalarda oynayan filmler de “anlaşılmazlık, zorluk, muğlaklık ve rahatsızlık”a yaslanmıyor, çok satan kitaplar, çok izlenen tiyatro eserleri de. Bu beklentiler avangardın beklentileri, alternatif sahnelerin beklentileri. Ama sorun şu ki güncel sanatta bu eğilimin kendini devreye sokabileceği güçlü alternatif sahneler yok, alternatif sahnelerle ana akım aynı telden çalıyor.
Bunun da bükülebileceği yer olarak benim gözüme “içeriğin önemsizleşmesi” çarpıyor. İzleyici görüşleri önemli profesyonel sanat kararlarını ve algılarını en ufak etkilemiyor derken kastettiğime şunu da ekleyebilirim: Alımlama zamanının izleyiciye ve esere tanınabilmesi, bu şekilde zaman ve zihin ayırmanın teşvik edilebilmesi için, böyle bir çabanın benzer çabaları bulacağı, diyalogların, tartışmaların ve birbirini ciddiye alan değerlendirmelerin buluşacağı mecralar gerek. Şu anda böylesi tüm mecralarımız yavaş yavaş erimiş gibi. Elimizde sadece başarılar, başarısızlıklar, hem niceliğe tercüme edilebilir veya doğrudan nicelikten kaynaklanan şeyler, hem de bir sürü “-mış gibi yapma” var. Artık sanatta eleştirellik ile kastedilen sıklıkla sanat dünyasındaki herkesin aynı fikirde olduğu –olmazsa zaten sanat dünyasında tutunamadığı, söz hakkı bulamadığı– konularda ben de aynı fikirdeyim mesajı vermek olmuş durumda galiba. Ama Fakewhale’in yazısı beni güncel sanatın Türkiye’de zihin ve ufuk açıcı bir omuzlamalar silsilesi ile birlikte yürüdüğü günlere götürdü. 1990’ların ikinci yarısı ve 2000’lerin başlarında da dönemin coşku ile karşılaşılan işlerine karşı “bunlardaki siyasi vurgu ve ironi çok kısa süreli, uzun uzun düşünme gerektirmiyor, esprileri iki saniyede anlaşılıyor,” diye eleştiriler gelmişti. İlk aklıma gelen olduğu için İnternet’ten Ahu’nun (Antmen) Radikal’deki yazılarını bulmaya çalıştım ve tabii bulamadım, çevrimiçi erişilebilen akademik tezlerde² ancak yazılardan yapılmış alıntılar bulabildim. 2005 İstanbul Bienali’ndeki Serbest Vuruş sergisi hakkında Ahu, 21 Eylül 2005 tarihli Radikal gazetesinde yazarken serginin “angaje” her tür sanatsal tavrın içine düştüğü tuzağa düştüğünü söylemiş – şimdi herhangi bir serginin “angaje” (aynı anlamda “savgüden” terimi bile kullanımdaydı) olduğundan bahsetse biri ne tuhaf olur değil mi, neyden bahsettiği anlaşılmaz, kavram bugün başka bir anlama mı geliyor diye düşünürsün en iyi ihtimalle. Bu tip bir eleştirinin getirebildiği günler bile ilginç geldi Ahu’dan bu parçayı yıllar sonra tekrar okurken. Ahu sergiyi “Serbest Vuruş’un politik söylemi bariz, mesajları bariz, şikâyetleri bariz. Hadi bariz olsun da peki bir toplumda psikolojik yarıklar açan bütün bu travmaların, trajedilerin insandan insana aktarabilecek bir derinliği yok mu?” diye eleştirmiş ve “ele alınan hemen her konuyu bir tür pop sanat estetiğiyle boyayan bu sergi, aslında meselelerin farkında olunmaksızın yüzeyde bırakıldığı bir gösteriye benziyor” demiş. Bu arada serginin küratörü Halil’den (Altındere) de şu alıntıyı yapıyor: “Politik söylemi bariz, topluma ve halk kitlelerine mesaj ileten bir temsil sergisi yapmadım. Şikâyet eden işlerle hiç ilgilenmedim ne de travma ve trajedileri pazarlık konusu yapanlarla.” Başka bir web sitesinde Halil’in bu eleştirilere şöyle yanıt verdiği yazıyor: “Siz eleştirmenler gibi metaforik tarzlara başvurmuyoruz, doğrudan siyasal göndermeleri olan ve kolektif biçimde gerçekleştirilen sergiler yapıyoruz.”
Ben de şu anda yeni bir akademik gayretle tam neler yazmıştık, yazılmıştı, konuşulmuştu, detaylı peşine düşmüyorum bu değiniyi kaleme alırken. Çünkü işaret etmek istediğim şey gerektirmiyor. Ne ilginç, diyorum ve demek için alıntılıyorum temelde, bütün bu tartışmalar ne kadar canlı! Bu canlılık esas nasıl eridi, görüşlerin farklılığı nasıl ufalanıp silindi komplike olduğu iddiasını az sayıda alıcıya satıp geri kalanını deneyime boğmak isteyen yeni tekdüzelikte? Fakewhale, bugünkü eğlence paradigmasının izleyiciye tarihsel avangardın tersi bir yön izlettirmesi olarak açıklıyor. Gerçi avangardda da tek mesele alımlama süresi değildi, hızlı alımlanan şeyin hazmedilmesi ve gerek hayata gerekse sanata bakışa nüfuz etmesi de olabiliyordu esas sürenin işlediği yer. İşaret ettikleri eğlence paradigması, yapıtın kendisini derhal bir “olay” olarak ifşa etmesini şart koşuyor. Sadece alımlama anında değil sonrasında da bir ekstra çaba, düşünme, yeniden tartma gerektirmeyen, yerinde çözülen eserler gerekiyor bu eğlence paradigması için. Böylece imgeler ve reklam bazlı uluslararası dil Instagram’da çoğaltılabiliyor, ve herkes kendi PR’ıyla eserin PR’ının bir karışımı için harıl harıl çalışarak yeni post’lar üretmeye odaklanabiliyor. Fakewhale’in güzel bir vurgusu da şu: “Önemli olan katılmak, dokunmak, içinden geçmek, fotoğraf çekmektir. Belgelenemeyen veya duyularla anında algılanamayan her türlü eylem, iletişimsel bir başarısızlık olarak yorumlanma riskini taşır. Bu süreçte, Benjaminci aura teknik yeniden üretim yoluyla yok edilmez; aksine, ziyaretçinin egosu için bir arka plana dönüştürülür.
Eleştirmeni yapıtın âdeta kendisinin teorileşmesine aracılık edecek insan olarak hayal etmemek de lazım bence.³ Belki sergi kataloğuna yazılacak yazıdan böyle bir beklentisi olabilir galerilerin ve sanatçıların ama eleştirmenden değil. Eleştirmen eseri yeniden okurken yeni bağlamlar ve ilişkilenmeler vaat ediyorsa eğer, kavramları yapıt için de yeni olmaya adaydır.
Fakewhale’den son bir alıntıyı verip yorumlayalım: “Sanat bir eğlence haline geldiğinde, açık bir soru olarak işlevini yitirir ve bunun yerine, kendi zevk ve katılım beklentilerinin doğrulanmasını arayan tüketicilere sunulan, önceden hazırlanmış bir yanıt, bir kültürel hizmet haline gelir. Buradaki en önemli nokta, bu zorla dayatılan erişilebilirliğin sanatı gerçek anlamda demokratikleştirmediği; aksine, sanatın yıkıcı potansiyelini etkisiz hale getirerek onu konsensüs mekanizması içinde kusursuz işleyen bir bileşene dönüştürdüğüdür.”
Ama işte açık sorular olarak sanatın işlevini bulabilmesi için gereken alımlama zamanı –ilk andaki de ve eserden uzaklaştıktan sonra başka eserlere ve hayata bakarken düşünürken sürecek olan da– bir agora istiyor. Açık soruya yanıtların ve yanıt çabalarının merak edildiği bir zemin. Eleştirmenden ve eleştirilerden eski beklentilerimizden biri buydu. Açık sorulara yeni bakışlar getirmeleri ve sanatın erişilebilirliğini bir zoraki eğlenceye sıkıştırmayıp aksine yeni sorulara ve yeni düşünümlere izleyiciyi çağıran, konsensüsü rahatsız etmekten çekinmeyen ve böylece sanatın yapan ve yıkan potansiyeline dönük kastrasyonları, sakatlama girişimlerini pas geçen bir nefes beklentisi.


Yorumlar