Sanat dünyasıyla köprü olarak metin
Güncelleme tarihi: 9 saat önce
Yazı: Süreyyya Evren
Temel bir kısır döngüyü olabildiğince net ortaya koymaya çalışalım. Sanat dünyasında, sanat dünyasının profesyonel bir parçası olmayan izleyicilerin/ziyaretçilerin ne düşündüğünün, ne duyduğunun, duyumsadığının pek bir ehemmiyeti yok. O yüzden de değerlendirmeye dönük metinler vakti zamanında olduğu gibi ziyaretçilere hitaben değil, gene esasta sanat dünyasından okurlara hitaben yazılıyor. Yani metinler sanat dünyası ile sanat eseri arasında köprü kurma vazifesini üstleniyorlar ve bu vazife de en konsensüse dayalı yankı odalarından birinin boş konuşma derbederliğine ve aldırışsızlığına çok geçmeden erişiyor. Hâl böyleyken sanat eleştirisi tam olarak ne iş görüyor ve buna rağmen neden bazen birileri iş görmediğinden yakınıyor?
Öncelikle, ziyaretçi görüşlerinin önemsizliği, çağdaş sanat dünyasını diğer sanat disiplinlerinden ayrıştırıyor. İlginç bir fark ortaya çıkıyor. Yüz binlerle ifade edilen izleyicilerin ziyaret ettiği büyük sanat olayları yaşasak da, daha küçük, daha niş bir sanat olayı yaşasak da buraları ziyaret eden izleyici, eğer sanat dünyasının doğrudan bir parçası değilse, görüşü ihmal edilebilir bir kişi addediliyor. Ne düşündüğü ve ne hissettiği şu anlamda önemsiz: Sanatçının kariyerini etkilemiyor, kurumların karar alma mekanizmalarını etkilemiyor, koleksiyonerlerin satın alma tutumlarını etkilemiyor, küratörlerin kararlarını etkilemiyor, kayda geçmiyor, eser hakkındaki tartışmaların bir parçası haline gelmiyor. Böyle cümleler kurduğumda hep “Sanat dünyası kimlerden oluşuyor ki?” diye soran birileri çıkıyor, o yüzden onu da açalım: Bir şekilde profesyonel olarak sanat ile ilişkili olan herkes, sanat mekânlarında, galerilerde, kurumlarda çalışanlar, koleksiyonerler, danışmanlar, küratörler, sanat eleştirmenleri, sanat simsarları, sanatçılar, yöneticiler, stajyerler vs. Herkes konumuna ve ağ içindeki etki gücüne, ağırlığına göre farklı söz belirleme hakkına sahip olsa da iç içe geçen öğelerle çatılmış “dünya” ile kastedilen bu.
Hemen ardından “Kimler sanat dünyasına dahil değil?” diye soran da oluyor, onu da sayalım: Gazeteyi dergiyi açıp tanıtılan bir büyük sanat olayını merak edip gelen, zaten meraklı olan, görmek isteyen bilmek isteyen herkes, edebiyatçılar, tiyatrocular, sinemacılar, şehirciler, mimarlar, akademisyenler, emekliler, işsizler, sosyologlar, televizyoncular, felsefeciler, kimyagerler, fizikçiler, matematikçiler, tekstilciler, işçiler, yöneticiler, yazılımcılar, mühendisler, bankacılar, öğretmenler, psikologlar, psikanalistler, doktorlar, avukatlar, üniversite öğrencileri vs vs.
İşte bu insanlar da sanat dünyası kadar belki ondan da fazla sergilere geliyorlar fakat görüşlerini ve hislerini başka sanat disiplinlerini deneyimleyince ifade ettikleri gibi rahatça ifade edemiyorlar. Biri yasakladığından değil, rahat hissetmediklerinden ve de böyle platformlar olmadığından. Neden yok böyle platformlar peki? Kimse önemsemiyor çünkü. Yani bir filmi bilmem kaç bin kişi izlediyse, bir kitabı bilmem kaç bin kişi okuduysa ne düşündüklerinin ne hissettiklerinin öyle ya da böyle bir anlamı vardır. Öte yandan ziyaretçilerin sergilere gelip deneyimler yaşamaları isteniyor ama bu deneyimlerin ne olduğuyla pek ilgilenmemenin kulbu takılmış durumda çoktan: Buna bazen açık uçluluk deniyor, bazen sen ne anlarsan odur ben bir anlam dayatamam deniyor, ama sonra bakıyorsunuz aslında uyandırdıklarını merak eden, takip eden veya kayda geçiren yok. Uçup gidiyor tüm deneyimler; nelikleri kimsenin gerçekte umurunda değil çünkü. “Çok deneyimler yaşandı,” diye bahsedilebilir olmaları yeterli.
Ziyaretçiler video oyunlarındaki NPC’ler (Non-Player Character)* gibiler, oyuncunun yönetmediği ama oyuncunun serüvenini de etkilemeyen, “düşman” veya “engel” oluşturmayan, fon oluşturan, oyunun akışını sağlayan karakterler. Hep aynı şeyi söyleyen bir berber, sokakta dolaşan, bazen kaçışan insanlar, kalıplaşmış davranan ama gene de ambiyansı gerçekçi kıldıkları ve hikâyenin ilerlemesini kolaylaştırdıkları için kendilerine yer verilen karakterler. Düşünelim; şu anda gerçekten sergilere gelen ziyaretçilerin “gerçek bir sanat olayı oluyor burada” hissini destekleyen NPC rolünü oynamak dışında bir varlığa, bir söz hakkına sahip olduklarını nasıl iddia edebiliriz?
En temel eksiklik dolayısıyla “NPC’ler dile gelse ne duyardık”a bağlanıyor. Sanat dünyasının Goodreads’i nerede? Eser ve/veya sergi sayfalarının altında kitap sayfalarının altında olduğu gibi yorumlar yok. Sanatın ölçülemezliğini diğer disiplinlerde takmayan puan verme bile yok – ki sanat dünyası sanatın ölçülemezliğine hiç prim vermeyen, sanatçıyı ve sanat eserini sürekli güncellik testinden konsensüs testine çeşitli testlere tabi tutarak ölçen bir dünya. Peki ziyaretçinin bir onay aracı olmaktan çıkmasının yolları nerede? Kendi anlamını üreten bir çevirmen olarak görünürleşebileceği zeminler nerede? Nadirlik ve ayrıcalıklar âleminden “çokluk”a kanallar açılabilir mi?
Sanat eleştirisinin tarihine kısaca bakacak olursak orada da bu durum gözlenebilir halde. 19. yüzyıl sonlarında sanatçılar hamiden özgürleştiklerinde bir yandan da dımdızlak ortada kalmışlardı; sanat simsarları, galericiler vs. dışında kimseleri yoktu. Dolayısıyla onları genel kitle ile bağlayacak, yeni yeni insanların eserleriyle ilgilenmesini sağlayacak birileri gerekliydi. Sanat eleştirisi o yüzden o dönemlerde şairler içerirdi – çünkü genel okuru tavlamak için belagat lazımdı, güzel metin iş görüyordu, okuması keyifli metin kendiliğinden okuru sanata giden köprüye adım atmaya çekiyordu. Apollinaire’ler devredeydi. Sonra 20. yüzyılın modern dönemi geldi, sanat eleştirisi bu köprü işlevini leziz metinle baştan çıkararak değil yarı-bilimsel bir havayla doğruyu ve yanlışı öğreterek ve göstererek, iyi sanat ile kötü sanatı nesnel denebilecek yordamlarla ayırarak, böylece izleyiciyi sanata giden köprüye uzmanlardan sanata nasıl bakılması gerektiğini öğrenme aşkıyla adım atmaya çağırmaya koyuldu. Greenberg’lerin zamanıydı. Günümüzde hâlâ Türkiye’de pek çokları sanat eleştirisi denince bu modern versiyonu anlar, eserin ve serginin iyiyse iyiliğini kötüyse kötülüğünü söyleyecek, bir tür nesnel ölçek sunan, yarı-bilimsel otorite olarak eleştirmeni yani. Sonra postmodern dönem geldi, modern dönemin iyiyi kötüyü ayıran uzmanları otoriter, merkeziyetçi ve tek mutlak doğru varmış gibi yapıcı bulunur oldu. Öyleyse çözüm için çok doğrunun çok eleştirmeni olmalıydı. Oldu da, ancak bu kısa zamanda aynı algoritmaların sosyal medyada yaptığı gibi, metinde baştan onayladığı kriterleri okura göstermeye başladı. Dolayısıyla niş eleştirmenler, sanat eseri ile kendi grupları arasında bir köprü kurar oldular ama bu köprü gruba “sizin değerleriniz eserde var mı yok mu ben araştırdım o gözle rahat okuyabilirsiniz” mesajı veriyordu sadece. Ayrıca nesnellik iddiasını reddetmek ve öznellik katmak moda olmak bir yana mecburiyetten oldu olmasına, ancak gene de kendi beğeni grubu için yazan mikro-eleştirmen o grubun kriterlerini nesnel ve sorgulanamaz bir şekilde eserde arıyormuşçasına yetkeyle yargı dağıtabildi. Tabii bu durum biraz daha ileri gidince, merkezi bir tartışma sahnesinin yokluğu piyasa dışında merkezi bir sahne bırakmayınca ve piyasa da okura, ziyaretçiye, geri beslemeye değil işlerliği diri tutacak ve kontrolden çıkmasını engelleyecek içerden öğelere gereksinim duyduğundan şu anda içinde olduğumuz dönem şekillendi ve gelinen noktada bugün artık hiç fark etmiyor genel kitlenin üretilen sanatla ilgili ne düşündüğü. Böylece erişilmek istenen ve sonsuz olma potansiyeli varmış gibi çeşitliliği başta sunulan niş gruplar da sanat dünyası içindeki nüanslarla sınırlandı çekile çekile.
Manzara bu görünümü alınca kaleme alınan sanat metinleri görüşü fark eden, ne düşündüğünün bir etkisi olan tek alıcıyı hedefler oldu: Yani sanat dünyası bireylerini. İşte size sevgili steril sahnemiz: Kendine göndermeli söylemler hükümdardır artık. Bu da giderek metinlerde referans verilen makalelerin bile birbirlerinden kopyalanmış gibi durmasına, sözlerin International Art English içinden olmasına yol açtı. Yazarlar kulağı tırmalamayacak şeyler yazmakta ustalaştı ve bu da gene aynı üst dil’i (meta-language), aynı art speak’i elbirliğiyle geliştiren bir lafazanlıklar birliği yarattı.
Şair Apollinaire gibilerin güzel yazılmış metin sayesinde genel kitle ile sanatçı ve eseri arasında köprü kurma görevini de böylece artık küratörler ve diğer sanat profesyonelleri/yazarları üstlenecekti. Çünkü onlar sanat dünyasının dilindeki değerlere, güncel duruma her zaman hâkimler ve de hata yapmadan, yalpalamadan, çıkıntılık yapmadan, yani eskide kalmış veya in/out dengesinde out olmuş herhangi bir kişi veya nosyona gönderme yapmadan metni tümüyle bugünün kabul gören referansları içinde şairlerden daha iyi şiirsel yapabiliyorlar; şairler yapamaz bu görevi, yapamıyorlar da, çünkü şairlerin kafasında sanat dünyası konsensüsleri içkin değil, –hayallerindeki okur kitlesi için yazarken– diğer şairler ve genel okur ve hatta gelecek dünya ve dahası geçmiş zamanlar var şairlerin imgelemlerinde hep. Bazen yük küratörün omzuna biner, bugünde yaşayan bir figür olarak küratör bugünkü sanat dünyasının gereklerine göre lezzetli metni yazma işini sanat yazarından devralır. Sanat yazarı, daha çok oradan (sergi ana metninden, sanatçı, küratör, galeri vb.’den) çıkan çekirdek DNA’yı çoğaltmakla görevli hücreler için kullanılan bir tabir olur böylece.
Durumu bu olan sanat yazısının en temel amacı, sanat dünyasına, günün prestijli anlam şebekesine, konu edindiği veya temsil ettiği söz konusu eseri/sergiyi yeni bir öğe olarak ekleme, bütünü bu yeni öğeyi içine almaya ikna etme çabasına dayanıyor. Yapılabilirse bu, eklemlenebilirse yeni söz ile yeni eser, sağ kalmış başka bir tartışma olmadığı için geçerli tek değer sistemi olan sanat dünyası içi prestij dağıtımından yapıt pay alacak ve gölgelere itilmeden var olacaktır. Modern eleştirmenin yargı dağıttığı dünya bitti artık, diye sevinenler, en kolay küratörde ve sanat yazarında cisimleşen ama daha yaygın bir görünüme aslında sahip olan “sanat dünyasının bağlam inşası”na sıkışmışlardır.
Bu da en fazla genç sanatçılar için bir baskı öğesi aslında. Baştan kişinin üretimini şekillendirmek isteyen bir parkur gibi. Belki de metinlere karşı daha sert olmalı yeni kuşak sanatçılar. Sanat metinlerini ele geçirmeliler, işgal etmeliler, yeniden düzenlemeliler. Küratörlerden ve sanat yazarlarından almalılar ve konsensüsün altını oyup kendi sanat anlayışlarını –eklemlenmeyi becermeleri, yüzeyine yapışmanın bir yolunu bulmaları gereken bir organizma gibi duran, ve yukarıdan bakarak mekânın sahibi gibi takılan– mevcut prestij topağını takmadan, ve de sanat dünyasının dışıyla da konuşmayı çekinmesiz göze alarak, sanat dünyasının dışını söze dahil edecek ve ciddiye almaktan ürkmeyecek gözü pek biçimlerde dile getirmeliler. Kimbilir… belki de…


Yorumlar