top of page

Terk edilmiş alfabe ve Akdeniz’in büyüsünü anımsamak

Özge Topçu'nun Bilmeyişin Zarafeti isimli kişisel sergisi 31 Ocak - 6 Mart 2026 tarihleri arasında .artSümer'de gerçekleşiyor. Yurt dışında yaşayan Türkiyeli sanatçıları odağımıza aldığımız Pervaz kapsamında Topçu'nun Fenike alfabesine referans veren heykellerini aracılığıyla Akdeniz'in unutulmuş belleği üzerine düşünüyoruz


Yazı: Hıdır Eligüzel



Özge Topçu, Bilmeyişin Zarafeti, Sergiden görünüm, .artSümer, 2026


Sırrı'ya


Son söz ile başlamak istedim. Çünkü tarihsel olarak benim sözüm en sonda yer alıyor. Bu metin birden fazla çıkarımı hedeflemektedir. Birincisi, Türkiyeli çağdaş sanatçının yurt dışındaki çalışmalarının Türkiye çağdaş sanatının kamusunun ilgisine sunmak. İkincisi bunu yaparken, bu çalışmaların sanat tarihi veya tarih ile ilintilendirmek. Bunlar dizinin diğer metinlerinde de olağanlaştırmaya çalıştığım temel hedefler. Ancak bu hedeflere kişisel bir müdahalede bulunarak yeni bir hedef daha ekledim. O da ünlü tarihçi Fernand Braudel’in Akdeniz’ini birleştirmek. Kendi devrinin akademik yaşamının etkisiyle Braudel, her şeyin başlangıç noktası olarak Doğu’nun insanları ile ilgilenir ve Akdeniz’in Batısı’nı görmezden gelir. Burada taraflı oryantalist bir güdünün olduğu iddia edilebilir belki de. Dünya tarihine yönelik gösterdiği yoğun çabalarına saygı duruşu olarak bu metinde Akdeniz’in Doğusu ile Batısı arasına sanat ile bir köprü kurmak istedim. Elbette zamanmekân bakımında asimetrik pek çok öğe ve bağlantı olduğunu şimdiden söylemek gerekiyor¹.


Özge Topçu’nun son dönem eserlerinin dikkat çekici iki yönelimi olduğunu görüyorum. Yerleştirme odaklı eserlerinin birinci yöneliminde fizik biliminin yoğunluğunu seçebiliriz. Nesnelerin çoklu boyutlarını nesne, gölge ve ışık ile artırarak normalde algılanması zor olan dördüncü boyutu görülebilir kılıyor. Bu yerleştirmelerinde eserin kendisi kadar ışık ve gölgesi de esere dahil hale geliyor. Bu sanat severlerin uzay ile ilişkisini ve kendisinin sınırlılığını ortaya koyması açısından oldukça ilham verici. İkinci yöneliminde ise heykeller dikkat çekiyor. Birinci bölümdeki eserler ne kadar geleceğe ait ise heykelleri de bir o kadar geçmişe ait. Son dönem heykellerini Yeniden Deşifre Edilmiş Yazıtlar / Sessiz Harfler adıyla sergileyen Topçu, sanatseverleri 4500 yılı bulabilecek geniş bir tarih ve farklı coğrafyalar arasında gerçekleştireceğimiz seyahate çıkmak için teşvik ediyor. Bu seçimin nedenlerinden biri Topçu’ya ait diğeri de bana ait iki kişisel hikâyedir. Topçu uzun yıllardır Lizbon’da yaşıyor ve İstanbul, Berlin, Londra, Amsterdam ve San Francisco’da çok sayıda sergide yer aldı². Benim de 2016 yılında gerçekleşen Uluslararası Ütopya Çalışmaları Topluluğu Konferansı vesilesiyle Lizbon’u görme şansım olmuştu. Belam Kalesi’ni geçip kuzeye doğru gidince ilk kez okyanusla tanışmıştım. Akabinde de 2018 yılında Beyrut’a gidince bir zamanlar üzerine çokça kafa patlattığım Akdeniz’in genişliğini birkaç yıl arayla uçtan uca deneyimlemiş oldum. Akdeniz’in büyüklüğünü Beyrut’un sahilinde deneyimledim.


Yeniden Deşifre Edilmiş Yazıtlar / Sessiz Harfler serisinde, serisinde, Topçu, terrakota malzemesi ile yaptığı eserlerini sergiliyor. Bu eserler ilk başta soyut heykeller olarak nitelendirilebilir. Ancak eserleri sanat tarihinin gündeminden çıkarıp insanlık tarihinin gündemine alırsak ve burada bir parantez açabilirsek insanlığın belleğine derin gönderme yaptığını söyleyebiliriz. Zamanmekânsal bu gönderme pek çok tarihsel figüre, olaya hatta çelişkili kavrama da ev sahipliği yapmaktadır: Kolonyalizm, hegemonik siyaset ve kapitalizm, radikal politikalar, kökten dincilik, teknolojik gelişmeler, savaş ve üretim sanayisi, kültür devrimleri… Bu olaylar ve nicesi sırasında her zaman çeşitli tarihsel bakışlar hegemonik iktidarı ele geçirmiştir. Sorun, bu iktidarın herkes için optimal mutluluğu gütme kaygısının nadiren öne çıkmasında yatar. Topçu günümüzde Filistin topraklarını kapsayan başlangıçta Ortadoğulu bir halk olan Fenikelerin izlerini güncelliyor. Topçu’nun hakikatin gizemini hedeflediğini düşünmemekle birlikte, Fenike Alfabesi’ ni gündeme alarak, antropolojik bir estetik ile tarihi yeniden yazmaya katkı verdiğini iddia edebilirim. Topçu’nun seramik tekniğiyle yarattığı Fenike alfabesiyle karşılaştığımızda esasında insanlığın Akdeniz habitatıyla birlikte kendi inşasını görüyoruz.


Bir zamanlar uğruna mitoslar yaratılan, tanrılar atfedilen, savaşlar ve umutlar bağlanan Akdeniz’in parlayan, solan ve yeniden anımsanmasına bir katkı olarak zihnim ve duygularım beni, Özge Topçu’nun Yeniden Deşifre Edilmiş Yazıtlar / Sessiz Harfler serisini izlememe neden oldu. Özge Topçu, bu serisiyle sadece antik bir kolonyalist kent devletinin derin izlerini değil, oldukça çeşitlilik gösteren Akdeniz Habibatını da yeniden gündeme alıyor. Fenikelilerin ilk ana yurdu bugünkü Lübnan coğrafyasına denk düşerken, Fenikelilere ait tarihsel son coğrafya ise Tunus yarımadasında yer alan Kartaca’dır.


Akdeniz tarihine kendini adamış biliminsanları arasında Fernand Braudel çok özel bir yere sahiptir. Braudel’in Akdeniz’i bilinen dünyanın ortasındaki dev bir deniz ve çeşitli halkların birlikte yaşadığı su-kıtası konumundadır. Bu nedenle yeni keşiflere konu olduğu kadar savaşlara, insanlığın yaratıcılığından zenginleşmelere kadar pek çok konuda referansa sahiptir. Faruk Tabak, Braudel’in mirasını ele alarak Akdeniz’in Modern Dünya’daki konumunu inceler. Kanaati, Akdeniz’in insanlık tarihindeki parlak dönemlerinin sona erdiği ve solmaya başladığıdır. Tabak, bu önermesini Akdeniz coğrafyasında dolaşımda olan ürünlerin rotalarının Akdeniz habitatının dışına doğru meyletmesinde görür. Akdeniz’e dair yakın zamanlı çalışmaları incelediğimizde de Akdeniz’in Dünya genelindeki cazibesinin artık sönümlendiğini yalnızca Kuzeylilerin tatil rotalarından biri olması ve Orta Doğu Merkezli kargaşa, savaş, katliam ve göçmen krizinin mekânı olarak karşımıza çıkmaktadır.



Özge Topçu, Bilmeyişin Zarafeti, Sergiden görünüm, .artSümer, 2026


Özge Topçu ise Akdeniz’in tarihöncesi zamanlardaki parlak ve dönüştürücü gücünü eserlerine referans veren Fenike Alfabesi üzerinden yeniden düşündürtmeye sevk ediyor. İletişimin ses ve figürler üzerinden nasıl inşa edildiğini örnekliyor. Çünkü sadece bir ses değil figür olarak da görsel bir mesaj taşıyor. Alfabenin fonetik iz sürümünün yanından görsel tarihi de bizleri ilgilendiren odaklarda biri. Fenikeliler çağının merkezileşen devlet anlayışının aksine, merkezsiz ve otonom devletler halinde Akdeniz Habitatına yayılmışlardır. Son Fenike kenti Kartaca Roma İmparatorluğu tarafından yıkıldığından Kenanlılara dayanan bellekten çok daha fazlası yok olmuştur. Özellikle iletişimini artırmak için icat ettikleri dil ve seslerde coğrafyanın belleğini bulmak mümkün.


Alfabe insanlık için insan sözünün haritası ve portresi ise, harfleri takip ederek, coğrafyanın, insanların beklentilerine ve zihinlerine yaklaşabiliriz. Sese yüklenen ilk anlamın ve dönüşümün ruhsal ve maddi dünyanın muştusu olduğunu deneyimliyoruz. Feminist literatürün bizlere kazandırdığını en önemli motto mücadelenin, dönüşümün dilden başladığıdır.


Yeniden deşifre edilmiş yazıtlar / Sessiz harfler


I.


“Vav” süreklilik öngörüsü kurar. Esasında tek başına bir sese dönüşmeyen bu harf yanına eklenen harfler ve çizgilerle farklı kullanımlara evrilir. Bu nedenle de diğer harfi çağırır ve ortak bir ses üretir. Topçu, bu fonetik yapıyı insanlığın ortak kökenlerine yönelten bir garip çekici olarak yorumlar. Form olarak bir kancayı anımsatan “vav” birbirinden bağımsız Fenike kentlerini çok da sert olmayan bir araç olarak, ancak, iki kentin birbirine seslenmesiyle mümkün olabilen karşılıklılık prensibi kurar. kanca. Akdeniz kıyılarını baştan sona korkutucu surlar ile kaplamak yerine bir kent ve onun hinterlandını güvene alan şehirlerini birbirine ilikleyen bir broş gibidir.


Arapça ve Türkçe’de “ve” kelimesine düşen “vav” kapsayıcılığın işareti ve kelimeler arasında bir bağlantı, düşünceleri birbirine bağlayan bir durak işlevi görür. Yazının karmaşık yolculuklarında durup soluklanmak için anlamı koruyan bir aralık… Bu aralıktan bazen yola bağlanarak ileriye doğru hamle gerçekleşirken bazen de sadece sessiz bir bekleyiş de içerir.


II.


Fenikeliler buna Aleph diyorlar ve alfabelerinin ilk sesi. İlk nefes. Bu sesin fonetik benzerleri de farklı coğrafyalardaki alfabelerde ilk sırada yer almaya devam ettiler. Tek benzerlik ilk sırada yer almaları değil, Mısır hiyerogliflerinde tasvir edilen Roma coğrafyasında yaygınlaşan, Acem şiirlerinde sevgiliye dönüşen bu harf, denizlerin ötesinde, Yunanca’da Alpha oldu. Ancak çağlar öncesi genetik niteliğini kaybetmedi. Halen öküzde temsiliyet bulan ilkel kuvvetin yankısı olmaya devam etti. Öküz şu an olumsuz bir içeriğe sahip de olsa tarih öncesi resim geleneğine baktığımızda en önemli figürlerden biri olarak karşımıza çıkıyor. Hindistan’daki Bhimbetka Mağarası, Somali’deki Las Gaal Mağarası, Fransa’daki Chauvet Mağarası, İspanya’daki Altamira Mağarası bilinen örnekleri içeriyor. Formların en basitlerinden biri olmasına karşın zamanmekândan bağımsız bir evrenselliğe sahip. Sadece mağaraların kapalı yapılarının içinde değil, coğrafi yerleşimlere de onore edici isim olarak verildiğini görüyoruz. İstanbul Haliç’inin Altın Boynuz olarak anılması aynı zamanda Yunan Mitolojisi ile ilişkilidir.


 Anadolu coğrafyasında bu harf sanatın en önemli figürlerinden birine dünyada eril bir imge iken Anadolu’da anaerkil geleneğe uyumlanarak bir kadına, Elif ’e dönüşür. Elif ’i sevgilinin güzelliğinin ve aşkın yoğunluğunun doğa imgeleriyle birlikte kutsallaştırıldığı örneklerde okuruz.


Tüm bu çağlar ve coğrafyalar arası atlamalar ile bağlantılar tek bir seste Akdeniz’in bileşkesini sunuverir. Kaçınılmaz olarak seslerin, sanatın birleştirdiği insanlığı bölenin ne olduğu sorusu havada bir kılıç gibi asılı durur.


III.


Sanılmasın ki Fenike coğrafyası anaerkil bir yaşamı örgütlemiştir. Belki Türkçede çok karşımıza çıkmayan bir yapı Fenike Alfabesi’nde mevcut. Örneklerine Almanca’da denk gelebileceğimiz eril ve dişil sözcüklere Fenikelilerden duymak mümkün. Âdem, adam, insan tüm dillerde eril niteliğe sahiptir ve adamah’tan gelir. Öyle derin bir ayrışma koyar ki, tek tanrılı dinlerin tamamında çok tanrılı dinlerin çoğunluğunda yaratılışın kökeninde DM, adamah sesini duyarız.


Bu figürde fallik döneme ait bir form bulmak güç, ancak, Orta Doğu Coğrafyası ’nın ataerkil yapısının yaşamın başlangıcını ve devamlılığını eril niteliklere yüklemenin bir ürünü olarak bu ses, kutsallıkla atfedilmektedir. Oysaki Akdeniz, habitatının bir tanrısı olması gerekse, Anadolu’nun kurucu tanrıçalarından Kibele ona daha çok yaraşırdı. Bu fikrime en çok Akdeniz Heykeli olumlu karşılık veriyor.


Burada İlhan Koman’ın kült heykeli Akdeniz hep benimle gibi hissediyorum. Uzun yolculuğundan sonra Galatasaray Meydanı’nı izleyen heykel, şimdi benimle Topçu’nun eserlerinin etrafında dolaşıp heykellerin üzerine eğilip kalktığını düşlüyorum. Kimi sesleri ve anlatıları alışkın olduğumuz kucaklama hareketini yaparak sevecenlikle karşılarken, kimilerinde suskunluğunu koruduğunu görüyorum. Çünkü İlhan Koman bu jesti biçimlendirirken, “Akdeniz büyüktü, bizden bir denizdi. Kucak açmayı bu adla anlatmak istedim. Sevgiyi ve kucaklaşmayı anlatırken bir kadının bütünlüğünden yararlanmak istedim.” diye ifade eder. Çünkü tam da bu anda Galatasaray Meydanı’nda çocukları bu coğrafyada kaybettirilmiş annelerin farklı dillerdeki ağıtlarını haftalar boyunca dinlediklerini anlatıyor bana.


IV.


Yeniden Deşifre Edilmiş Yazıtlar / Sessiz Harfler 22 adet terracotta heykelinden oluşan bütünsel bir sanat eseri. Bir koleksiyoner için bütününe sahip olmak paha biçilmez olmakla birlikte, tek bir heykele sahip olarak alfabenin bütününü muştulamak bu seri için daha cazip geldi bana. Alfabenin bütünü sergi salonunda koro etkisi sağlıyor. Farklı anlamlara, duygulara ve belleklere evrilmiş bu antik alfabe, modern bir sanat galerisinde moderniteden yeniden antik çağa döndüğünde artık sadece Fenikelilere değil, tüm Akdenizlilere ait gibi. Yazılı veya yazısız halkların ve bir dilin insan ihtiyaçları karşısında icat edilmiş ancak bir o kadar da doğallaştırılmış, dönüştürülmüş, susturulmuş, reddedilmiş ve vahiyleştirilmiş seslerin tamamının kökeninde bir alfabe karşımızdaki… Fenikeliler yaşamı otonomi prensibine göre örgütler. Çağının ve günümüzde örneklerini görebileceğimiz totaliter merkezi yapılar yerine kendi kendini idare edebilen yaşam alanları kurar. Bu yaşam formu giderek artan devlet merkezli düşünme yerine otonomiyi ve yereli öne çıkaran modelin ilk örnekleridir. Fenikeliler bu örgütlenmeyi Akdeniz’de ticari ve ekonomik olarak en güçlü olduğu dönemde gerçekleştirdiğini anımsayalım. Bu haliyle Avrupa’nın merkeziyetçi, Katolik ve Beyaz dünyası için kozmopolit kalmaktadır. Avrupa’nın çağdaş kozmopolit kurumu olan Avrupa Birliği de ne yazık ki ayrıştırıcı dilin gerilemesini sağlayamamış aksine pek çok uygulamasıyla bunu teşvik etmiştir. Bu haliyle Fenike mirasını hiçe sayan Avrupa, bu kadim seslerin yarattığı otonomiden uzaklaşıyor.


Bu formların bir deniz kazasının kalıntıları olarak yorumlamak istesek Avrupa’nın artık “Doğu” adını verdiği topraklardaki, sessiz kalıntıları olarak reddedilmiş bir kökenin parçalarının ganimete dönüştüğünü görüyoruz. Avrupa’nın ilk ismi “Güneşin battığı yer” anlamına gelen Erob sözcüğüdür. Fenike’ye aittir. Avrupalıların Fenike’nin mirasını yok sayarak, bu kadim sesi de arkasında bırakırken aynı zamanda Orta Doğu’nun geçmişten bugüne savrulan karmaşasında silinen geçmişe dair izleri, kırık dökük anıtsal kalıntılar gibidir.


V.


Özge Topçu’nun Fenike alfabesine yönelik hevesini ve dönüştürdüğü eserlerini incelediğimde sanat tarihi açısından oldukça güçlü bir o kadar da tartışmalı bir ismi anımsadım. Pablo Picasso. Pablo Picasso’nun sanat kariyerinin en tartışmalı bağlamı Afrika folklorüne ait desenlerin ve çok boyutlu görsellerin kullanımıdır. Bu stratejiyi pek çok sanatçının kariyer yolculuğunda görmek mümkün, ancak Picasso’nun tartışmalı konumu, bu doğrudan alıntılara ait referansları göstermemesinden ve Afrika’ya ayrıca da Afrikalılara yönelik ayrımcı tavrında yatar. Bu tavrın dahi bir sanatçının kaprisi olarak düşün - me saflığına düşmemek gerekiyor, çünkü Topçu gibi antropolojik estetik arayışında olan sanatçıların tavrında coğrafik ve ırksal bir ayrımcılık ye - rine rönesans gibi yeniden konumlandırmadan söz edebiliriz.


Ne yazık ki ayrımcı dilin entelektüel ve özel olarak da sanat dünyasındaki yansıması primitif kavramında okunabilir. Böylece Afrika masklarının, heykellerinin ve desenlerinin modern Batılı avangart sanattaki işlevini kültürel unsurlara indirgeyen Batımerkezci bakış açısı, bir yanıyla kendi ayrımcılığını da rasyonalize edebilmek için primitif kavramının gölgesine sığınırlar. Bu bir çelişki üretmektedir. Çünkü, Batı dışını özel olarak da Afrikalılardan ve Afrika sanatından bahsedildiğinde aslında modern olanların dışındaki dünyadan ve “canlılardan” yani zamanın ve mekânın ötesinden bahsedilir³. Cesur Yeni Dünya’da bahsedilen öte dünya gibi egzotik ve gizemli bir dünyadır Afrika ve Afrikalılar. Picasso, Demoiselles D’Avignon eserinde Afrika maskelerinin çok boyutlu evrenini iki boyutlu resimlerde kullanarak kendi kariyerinde özenli bir yer açar ancak, benzer entelektüel ilerlemeyi kendisinde göremeyiz. Onun için mesele estetik değil, korku ile arzu arasında güç sahibi olmaktır. Bu zihinsel birikim Dünya’nın işgal edilebilir medeniyet dışının varlığının kabulüne dayanan kolonyalist siyasal, ekonomik ve askeri saldırıları besler.


Afrika’da bulunmamış modern bir sanatçı olarak Picasso’nun Afrika ile temasının sıkışan akademik temsil biçimlerinin dışındaki yer alan çok boyutlu formlar olduğunu düşünürken, meselenin, nesne odaklı olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü bir Afrikalının yaşam biçimine tek boyutlu yaklaştığını okuruz. Simon Gikandi’nin kitabında Aubrey Williams’ın ağzından Pablo Picasso ile tanışmasından, “Kendimi korkunç hissettim. Bir sanatçı olarak onunla tanıştırılmama rağmen, beni başka bir sanatçı olarak düşünmedi. Sadece beni, kendi çalışması için kullanacağı bir malzeme olarak düşünmüştü.”⁴ diye bahseder.



Özge Topçu, Bilmeyişin Zarafeti, Sergiden görünüm, .artSümer, 2026


Picasso’nun mirası, onun varisleriyle sürdürülür. Buenvista Palas, bu - günkü Picasso Müzesi, 16. yüzyıl ortalarında inşa edilmişse de Fenikelilerin milattan önce 8. yüzyılda Malaga’da oluşturduğu şehir surlarının üzerine kurulmuştur. Müzenin en alt katındaki bölümde arkeolojik eserlerin yer alırken Fenike kalıntılarını sergilenmektedir. Fakat, bölüm hakkındaki bilginin merdiven altında, beyaz üzerine açık yeşil bir fontla okunamayacak biçimde verildiğini görüyoruz. Picasso Müzesi bölümünde Malagalı Picasso’nun heykellerinin Helenistik Yunan tarihinden esinlendiği bilgisi verilerek hem binanın hem tarihsel mirasın Fenikeli referanslarını görünmez kılar.


Topçu, modernizmin oluşumunda Ortadoğu’nun ve Afrika’nın belirleyici rolünün olduğunu iddia eder. Bu belirleyici unsurun her defasında, Batı dışının etkisinin bariz olduğu eserler söz konusu olduğunda sanat tarihçilerin yoğunlukla “yakınlık”, “yakınlaşma” ve “çağrışımlar” gibi ifadelerini kullanmasının Batımerkezci bir ayrımcılığın söz oyunları olduğunu görüyoruz. Picasso’dan yüzyıl sonra bu tavrın değiştiğini söylemek mümkün değilse de geçmişe ve kadim medeniyetlerin zenginliklerinin insanlık birikimine eklemlenmesinde çok daha fazla sanatçının, düşünürün ve araştırmacının teşne olduğunu görüyoruz.


Sonsöz


İletişim kurmak için icat edilmiş alfabenin terk edilmiş olmasının altında pek çok neden bulunur. Elbette bu nedenlerin en önemlileri içinde politik, ekonomik ve kültürel açılımlar yer alır. Bunları tek bir eserde okumak kimi zaman zor olmakla birlikte bu alt yapısal gerçeklerden bağımsız hareket etmek de söz konusu değil. Çünkü söz konusu dil olduğunda sözcükler kadar kıymetli olan sözcüklerin bir araya gelerek oluşturduğu anlam dünyasıdır. Cümleler ile dolaşıma girdiği sözcük, dallanmalar, bağların derinleşmesi ve karmaşıklığı, patikalar ve genel geçer kullanımlar ile kurucu veya yapısökümcü formlara dönüşür. Hatta kimiz zaman bir anlamı düşürür.


Alfabeler ve sözcükler üzerine düşünmenin en çetrefilli kısmı susuverenlerin, suskunlaştırılanların ve suskunlaşanların dillendirilmesidir. Devletlerin şatafatlı icadı olan karmaşık yazıların yerine hareket halindeki tüccarların ihtiyacını karşılayacak sesler üretilmiştir. Yarı hiyeroglif yarı alfabetik nitelikteki bu akıcı sesler akrofoni ilkesine bağlı olarak çalışır.


Akdeniz’in sönümlenmesinde Fenike Alfabesi kadar hızlı yayılan ve yayıldıkça da yerelleşen bir ürününün yaratılamamasıdır. Ulusötesi bir niteliğe kavuşan bu alfabe, halkların katkılarını sonraki nesillere ve keşfedilmiş coğrafyalara yayıldığında moral ve maddi dünyanın ihtiyaçlarına karşılık verdikçe yaşayabilmiştir.


Topçu’nun Avrupa’nın uç kentlerinden birinde terk edilmiş olarak nitelendirdiği Fenike Alfabesi aynı zamanda terk edilmiş dünyaları temsil eder. Peki Fenikelerinin terk edilmiş mirasından geriye, otonomi, dayanışma ve sınırsız bir dünya fikri kalmış mıdır? Ne yazık ki Akdeniz, mültecilerin hayallerinin gömüldüğü ufuksuz bir devdenizdir artık. Peki, Topçu’nun yaptığı gibi belleği geri çağırmak, sönmüş bir Akdeniz’in büyüsünü kazandırabilir mi?



Özge Topçu, Bilmeyişin Zarafeti, Sergiden görünüm, .artSümer, 2026



1. Elbette tüm bu amaçlar bu metnin sınırlarını zorladığı gibi, bağlamı da koparmaktadır. Belki de yeni bir yazının içinde kendine yol açacaktır. Burada bu bağlamları şimdilik sonu gelmese de bırakmamın nedeni tıpkı Fenikeliler gibi sürdürebileceğim bir iz olarak bırakmak istememdir. Kopuklukları, şehrin içindeki çıkmaz sokaklar veya yüzerken değiştirilen rotalar gibi hayal edin. Akdeniz büyüleyicidir.


2. Özge Topçu, 1987, Kırklareli doğumlu, Lizbon’da yaşıyor. 2019 Yılında Portekiz’deki Gulbenkian Sanat Müzesi tarafından en iyi uluslararası sanatçı ödülünü aldı. 2020-2023 yılları arasında Lizbon’ da faaliyet gösteren disiplinlerarası sanat alanı “Hypercube Space” in kurucu yöneticiliğini üstlendi.


3. Detaylı bir okuma için literatürün önemli referanslarından Invention of Africa incelenebilir. V.Y. Mudimbe (1988), Invention Of Africa: Gnosis, Philosophy, and The Order Of Knowledge, Indiana University Press, Indiana, The Usa.


4. Simon Gikandi, (2003), Picasso, Africa and the Schemata of Difference, Modernism/ modernity, Volume 10. N.3 (September 2003), 455-480, Johns Hopkins University Press

Yorumlar


Bu gönderiye yorum yapmak artık mümkün değil. Daha fazla bilgi için site sahibiyle iletişime geçin.

Bütün yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Yazı ve fotoğrafların tüm hakları Unlimited’a aittir. İzinsiz alıntı yapılamaz.

All content is the sole responsibility of the authors. All rights to the texts and images belong to Unlimited.

No part of this publication may be reproduced or quoted without permission.

Unlimited Publications

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
bottom of page