top of page

Taşın, zamanın ve sesin arasında

Mardin’in çok katmanlı yapısına ve kolektif üretim ruhuna odaklanan MAYA, Bor Sanat ve EXIT iş birliğiyle 16 Ocak 2026 tarihine dek izleyiciyle buluştu. Beral Madra, Ebru Nalan Sülün ve Missem Hancan’nun danışmanlığında yürütülen Konuk Sanatçı Programı’nın çıktılarından doğan sergi, farklı kuşaklardan sekiz sanatçının —Ahmet Öktem & Mehmet Akan, Fulya Çetin & Sidar Alışık, Serhat Kiraz & Ayşe Ceren Solmaz, Handan Börüteçene & Rıdvan Aşar— bir araya gelerek oluşturduğu ortak üretimlerin izini sürdü. Ebru Nalan Sülün küratörlüğünde EXIT’in mekânında gerçekleşen sergi, sanatçıların kentle, malzemeyle ve birbirleriyle kurdukları diyalogları görünür kılarak, karşılaşmalardan doğan özü merkezine aldı


Dosya: Merve Akar Akgün, Didem Ermiş, Ekmel Ertan, Hüseyin Gökçe



Bu dosyada yer alan üç yazar —Ekmel Ertan, Hüseyin Gökçe ve Didem Ermiş— aynı programa, Bor Sanat ve EXIT’in Konuk Sanatçı Programı’na farklı zamanlarda şahitlik ettiler ve ben bu dosyada bambaşka noktalardan doğrulttukları bakışlarını derlemeye çalıştım. Hem birbirini tamamlamayan hem birbirine dokunmayan üç ayrı zemin üzerinden düşünmenin bugünün sanat ortamında nadir rastlanan bir zenginlik yarattığını düşündüm çalışırken.


Ekmel Ertan, bağımsızlık ve destek ilişkilerini Türkiye’nin kültürel iklimi üzerinden tartışırken; Hüseyin Gökçe doğa, üretim ve gösteri arasındaki o gergin hattı, kendi ifadesiyle “leziz bir ceset” metaforu üzerinden açıyor. Didem Ermiş ise kolektif üretimin pratik karşılıklarına, sanatçılar arasındaki diyalogların nasıl bir mekânsal hafızaya dönüştüğüne bakıyor. Her biri başka bir duyarlılıktan konuşuyor ama aynı alanın çevresinde dolaşarak; üretim, etik ve karşılaşma.


Hüseyin Gökçe’nin metninde geçen “Manzara korkunçtur.” ifadesi bu üç bakışın ortak zeminini tarif ediyor aslında. Manzaranın korkunçluğu güzelliğinde değil, güzelliğin neyi örttüğünde. Mardin’e uzaktan bakarken duyduğumuz o büyülenme hissi, çoğu zaman üzeri estetikle kapatılmış bir tarihin, bir travmanın sessizliği. Hüseyin bu duyguyu sezgisel biçimde dillendiriyor; Didem onu somut üretime, Ekmel ise etik tartışmaya çeviriyor.


Mardin bugün hızla artan turizmle, kültür-sanat alanındaki yeni yatırımlarla ve bienal sonrasında oluşan yoğun ilgiyle yeni bir dönemin eşiğinde. Bu ilgi, eğer doğru kanallardan beslenirse kenti üretken bir çekim alanına dönüştürebilir. Ama aynı hızla, “manzaranın metalaşması”na, yani kentin gösteri ekonomisinin bir parçasına dönüşmesine de yol açabilir.


Kolektif üretim biçimleri bu yüzden önemli: çünkü merkezî yapılara, temsile ve tekil otoritelere alternatif bir etik öneriyorlar. Mardin’deki bu konuk sanatçı program, sanatı merkezin onayından bağımsız biçimde, yerel dinamiklerle yeniden kurmanın küçük ama anlamlı bir adımı. Periferi, artık kenarda kalmış bir bölgeden ziyade yeni bir merkez olma ihtimalini de taşıyor. Üretim, dar sokaklarda ve paylaşılan sofralarda gerçekleşiyor.


Türkiye’nin güncel konjonktüründe “değer bilmeme” toplumsal ilişkilerin de içinden geçiyor. Değer, çoğu zaman görünürlükle ölçülüyor. İçeriğin derinliği kimseyi ilgilendirmeyen bir detay haline dönüşmek üzere. Unlimited Mardin’de devam eden MAYA sergisi vesilesiyle üç yazarın ortaklaştığı nokta olan “değeri yeniden tanımlama” konusunu da masaya yatırıyor. Bir düşünme biçimi olarak Mardin hafızayı, mekânı, insanı ve malzemeyi yeniden birbirine bağlıyor.


Güzelliğe bakarken ardındaki sessizliği de duymak gerekiyor. Mardin’de kurulan bu kolektif üretim ortamı, tam da o sessizliğin içinden doğan bir umudu taşıyor bence. Ve belki de bugün sanata en çok gereken şey; bir arada kalmanın, ortak üretmenin, yeniden inanmanın cesareti.



Bağımsızlar ve iyi niyetli bir beklenti


Küratör ve sanatçı Ekmel Ertan bağımsız inisiyatiflerin Türkiye sanat ekosistemindeki pozisyonunu ele alırken kamu ve sermayenin sanat kurumlarını ve kolektif oluşumları tartışmaya açıyor


I.


Bor Sanat’tan Mardin’de EXIT ile gerçekleştirdikleri Konuk Sanatçı Programı’na Fulya Çetin ve Sidar Alışık’ın konuk oldukları programın sunumunu izlemek , EXIT’in yeni üyeleri ile tanışmak ve kolektif fikri üzerine birlikte akıl yürütmek üzere davet aldım.


Bor Sanat yürütücülüğünde, Beral Madra’nın danışmanlığı ve Ebru Nalan Sülün’ün küratörlüğü ile gerçekleşmekte olan program, usta bir Türkiyeli sanatçı ile Mardin’de yaşamakta olan kariyerinin erken dönemlerindeki bir sanatçıyı Mardin’de bir araya getiriyor. Bir ay boyunca iki sanatçı EXIT’in mekânında birlikte zaman geçiriyor, çalışıyor, yerel sanatçının rehberliğinde kenti, bölgeyi geziyor ve kültür sanat aktörleriyle bir araya geliyorlar. Projenin temelinde karşılıklı bilgi ve deneyim aktarımı, tanışlık ve iş birliği var. Program farklı deneyimlerden, arka planlardan, pratiklerden gelen iki sanatçının ortak düşünce ve üretim süreçlerinin yansısını EXIT’e, sürece dahil olan diğer sanatçılara ve kente bırakmayı hedefliyor.


EXIT, Mardinli sanatçı Mehmet Çimen’in müzisyen ve iş insanı Seçkin Acar’la birlikte kendi ihtiyaçlarından yola çıkarak ve Mardin’deki sanatçıların da ortak ihtiyacı olarak gördükleri üretim mekânı eksikliğini bir ölçüde karşılamak üzere inisiyatif almaları ile başlıyor. Uzun süredir kullanılmayan bir konağın sahiplerini ikna edip mekânı kiralıyorlar.


Mardin’de yaşayan çok sayıda sanatçı olmasına karşın çok azının atölyesi var. 6. Mardin Bienali sırasındaki paralel sergileri görünür kılmak üzere kurulan Hangi Sergi Nerede inisiyatifinin verilerine göre, bienal sırasındaki 35 paralel (bienal programına dahil olmayan) sergide işlerini sergileyen 65 sanatçının yaklaşık 40’ı Mardinli sanatçılardı. Oysa aynı sıralarda Mardin’de sadece 6 sanatçının atölyesi var. Kendi gibi, Mardin’deki birçok sanatçının da atölyesinin olmaması ve ev mekanlarında üretim yapmak konusunda sıkışıp kalmaları, Mehmet’i bu durumdan bir “çıkış” aramaya itiyor. “Uzun yıllardır EXIT ismi, kafamda dönüp dolaşan bir fikirdi. (…) Aslında hepdışarıyı gösteren bu isim, bu kez tersine bir yönlendirme yaparak içeriyi gösterecekti.” 420 yıllık Ensari konağının kapıları 43 yıl sonra restorasyon için açılıyor.


Bir öğleden sonra EXIT’in ovaya bakan nefis çalışma mekânında kahvelerimizi alıp programın sanatçıları Fulya Çetin ve Sidar Alışık’la, karşılaşmaları ve birlikte üretim süreçlerine dair konuşmaya başladık. Karşılaşma, birbirini tanıma, anlama ve ortaklaşma süreci bir üretime dönüşecekti. Aslında üretim, tam da bu süreçte başlıyor: düşüncenin, duygunun, ilişkinin, hatta ilişkilenme biçimlerinin üretimiyle. Sanat eseri olarak bakacağımız nesne belki bu süreç(ler)in en küçük parçası olacak, ama sanat dediğimiz şey sürecin tümü.


Fulya, Mardin’de turist olduğunu vurguluyor; Sidar ve EXIT üyeleri Mardinli. “Ben hep ovaya bakıyorum, onlar birbirlerine bakıyorlar”. Ovaya bakmak Mardin’e özgü; ovaya bakmak tarihe, coğrafyaya, yollara, sınırlara, savaşlara bakmak. Turistler ovaya bakıyor. Ovaya bakmak anlama gayretiyle ilişkili; birbirine bakmak, ihtimam göstermekle. Birbirine bakmak, ovayı bildikten sonra mümkün. Böyle anlıyorum ya da yorumluyorum, Fulya’nın “(…) onlar birbirlerine bakıyorlar” demesini. Oradan kolektif fikrine atlayıveriyorum; konuşma da oraya varıyor bir süre sonra.


İki kişilik bir inisiyatif olarak başlayan EXIT’in kolektif sözcüğünü ismine dahil etmesi, kendisini bir kolektif olarak anması bir niyetin işareti. Mehmet pek çok sanatçının, öğrencinin, entelektüelin uğrak yeri olan, her mekânında birilerinin çalıştığı bir düşünsel ve sanatsal üretim mekânı tahayyül ediyor. Hafriyat deneyimi ve benzer pek çok kolektif üretim sürecine dair tecrübesi ile Fulya, Sidar’la birlikte, bu iki kişilik yapıyı Mehmet’in niyetleri doğrultusunda bir kolektife dönüştürmek üzere adımlar atmaya başlıyorlar. Mardinli sanatçılarla bir araya gelmeler artıyor, ortaklıklar, ortak dertler görünür hale geliyor. Fulya ile Sidar da ortak üretimlerini EXIT’ten dışarı taşırıp Mardin’in sokaklarına yayılan kolektif bir serginin parçası kılmak kararıyla tezgâh başından kalkıp Mardinli sanatçılarla ortak sergi yapma çabasına giriyorlar. İş birlikleri çoğalıp çoğullaşırken, Fulya ile Sidar’ın ortaklığı nesneye değil eyleme içkin bir sanat üretimine doğru yol alıyor. Kendi süreçlerine dahil ettikleri sanatçıların EXIT’e gidip gelmesi, grup toplantıları, sabah kahvaltıları, birlikte yenilen yemekler, “birlikte sofra kurmak” mekânı başkalaştırıyor. Mardin’de daha önce kurulmuş inisiyatiflerin kurucuları da sürece dahil oluyorlar. İki kişi ile başlayan yolculuk genişleyen bir grupla devam ediyor. Fulya’nın Hafriyat tecrübesi ve kolektif çalışma pratiklerinin hem sözel hem de ilişki pratiği içerisinde aktarılması bu dönüşümde önemli rol oynuyor.


Birbirlerine bağlanan süreçler halinde gelişiyor her şey. Mişart, 13m2, Flanör, 6. Bienal sırasında oluşan Hangi Sergi Nerede, Mardin’deki olası bir kolektifleşme adımlarının arkasındaki deneyim ve ruhu oluşturuyor, Kadın Eli başka bir deneyimin bilgisi ile sürece destek oluyor. Daha gerilerden, “3. Mardin Bienali’nin küratörleri Mardinliler, sanatçılarının çoğu da öyle. Aralarında ‘esnaf ve sanatkâr’lar da olacak. Böylece, yabancı bir küratörün, hiç tanımadığı bir yerde hem serginin ne olacağına hem kimin sergileyeceğine hem nasıl sergileyeceğine tek başına hükmettiği egemen bienal modelini sorgulayan karşı bir alternatif öneriliyor. Kültürel bir atmosferin bir sergi dekoruna indirgenmesine, yerli halkın onlara dayatılan bir sergiyle aidiyetlerinin kurulmasına, yani Mardin’in otokrat bir küratör tarafından markalandırılmasına karşı çıkılıyor. Onun yerine, bienalin bir Mardin karnavalı gibi yaşanması düşünülüyor.” diyen 3. Mardin Bienalinin toprakta bıraktığı tohumlar yeşermeye devam ediyor.


Peki, romantize edilmiş bir anlatı EXIT’i kolektif yapar mı? Bir kolektif nedir, nasıl kolektif olunur? EXIT çeşitlilik, amaç ortaklığı, dayanışma, iş birliği, yatay örgütlenme ve ortak yönetim gibi kolektif olmanın temellerini oluşturan konularda kendi model(ler) ini geliştirerek ve işler kılarak gerçekten bir kolektif mi olacak yoksa bir mekâna mı dönüşecek? Bunu süreç gösterecek. Ama bu tartışmayı hep beraber sürdürmek için Fulya ile Sidar EXIT’te iyi bir başlangıç yapmışlardı.


Öte yandan EXIT’in şansı kolektife dönüşmesinin önünde bir engel olabilirdi. Restorasyonla başlayıp Müşterek sergisi ile ilk dönemecini tamamlayan ve konaklama programına dönüşerek devam eden tüm süreçte —Bor Holdingin “sanat platformu”— Bor Sanat EXIT’in destekçisi olmuştu.


Mardin’de, bağımsızlık konuşmalarında pek çok defa gündeme gelen ama —bir tür kabulle— pek de üzerinde durulmayan sponsorluk ve bağımsızlık ilişkisine dair canlı bir tartışmanın içinde buldum kendimi.


II.


Ekonomik olarak giderek zorlaşan koşullarda, ulusal kamu fonların yokluğu ve uluslararası fonlara erişimin zorluğu düşünüldüğünde bağımsız inisiyatiflerin hayatta kalmasının güçlüklerini biliyoruz. Bağımzsılar’ın (bagimsizlar.org) verilerine göre, bağımsız inisiyatiflerin yaklaşık %70’i için kurucularının veya aktif üyelerinin kişisel kaynakları, bütçelerinin ya en büyük ya da çok uzun süreler tek girdisini oluşturuyor. Bu durum hem inisiyatiflerin hayatta kalmasını zorlaştırıyor hem de yürütücülerinin güvencesiz hayatlar sürdürmesine neden oluyor; ki güvencesizlik kültür sanat alanının temel problemi.


Kamusal veya özel fonların olmadığı durumda sponsorlar devreye giriyor. Sponsorlar genellikle sermaye grupları, şirketler veya kişiler olabiliyor. Öte yandan Türkiye’deki kamu kafasının karışıklığı bazen -hatta, genel olarak da diyebilirim- kamu kurumlarının da sponsor gibi davranmasına neden oluyor. Kamu, kültür sanata verdiği desteği sorumluluğu olarak görmeyip görünürlük sağlama aracına dönüştürünce, kültür sanat dediğimiz şeyin algısı da çarpıklaşıyor. Bir tür reklam aracı ve hizmetine dönüşüyor.


Fonlarla sponsor arasındaki temel ayrım birinin ihtiyacı, diğerinin kurumu odağına almasıdır. Fonlar, fon veren kurum tarafından, bir takım politik, sosyal, ekonomik hedefler doğrultusunda araştırma ve analize dayanarak belirlenen toplumsal bir ihtiyaca çözüm üreten projeleri veya -seyrek olsa da bazen- yapıları, destekler ve bunu genellikle açık çağrı usulü ile yaparlar. Hibeler genellikle geri ödemesizdir ve proje dışında bir koşula bağlı değildir.


Sponsorlar ise bir ihtiyaca değil bir kuruma, organizasyona veya inisiyatife destek olurlar. Bir ihtiyaç saptamış olsalar da bu genellikle belli bir politika veya analiz doğrultusunda akademik veya profesyonel bir araştırmadan ziyade kişisel görüşler, inanışlar doğrultusunda tanımlanmıştır. Sponsorun -genelikle- bir geri dönüş beklentisi vardır en yaygın ve en basit hali ile bu görünürlük ve itibardır. Sponsorun -markanın veya kişiningörünürlüğü ve/veya itibarı söz konusu olunca süreç ve/veya kurum üzerindeki kontrolü de kaçınılmaz olur.


Açık Radyo’da her hafta yayınlanan (Cuma günleri 19.00 Açık Dergi içerisinde) Bağımsızlar’ın girişinde “devletin veya özel sermayenin güdümünde veya yönetiminde olmayan” inisiyatifleri bağımsız kabul ettiğimizi beyan ediyoruz. Bu basit tanıma göre kamu fonları, özel fonlar veya sponsorluk pek ala, bağımsızlığı ortadan kaldıracak koşullarla gelebilir. Öyle olmak zorunda değil! Ama öyle olmaması hem bağımsız inisiyatifin hem fon verenin veya sponsorun demokratik olgunluğuna bağlı.


Türkiye’de pek çok bağımsız inisiyatif özellikle Avrupa kaynaklı fon destekleri ile projelerini gerçekleştirebiliyor. Özellikle kültür sanat alanını destekleyen Çeşitli Avrupa topluluğu fonları Kültürlerarası Diyalog programı, -Türkiye’nin 2008 2016 arası dahil olduğu- Creative Europe, Sivil Toplum Diyaloğu programı, Avrupa Kültür Başkenti programı, Horizon 2020, Erasmus+ ve son dönemlerde aynı fonlar -ve/veya benzer kaynaklarlaoluşturulan, Kültür İçin Alan, Cultur Civic gibi programlar özellikle 2000’lerin başından beri pek çok bağımsız yapıya kaynak sağladı. Dolayısı ile fon verenlerle ilişkiler de uzun bir süredir bağımsız kültür sanat alanının deneyimlemekte olduğu süreçlerden. Fonlar ve fon verenlerle ilişkiler özellikle Avrupa kaynaklı fonlar söz konusu olduğunda, genellikle somut ve iyi tanımlanmış yazılı metinlerle çerçevelenmiş sözleşmelerle kurulduğu, resmî ve usûle uygun (formal ve formel) ilişkilerle yürütüldüğü için, tarafların hakları ve sınırları hep tanımlıydı. Bu tanımlılık içerisinde taraflar sömürüldüklerini veya güdüldüklerini düşünmediler. İnisiyatifler fon verenin taleplerini de karşılayarak kendi projelerini gerçekleştirmekte oldukça yaratıcı davranabildiler.


Bağımsızların sponsorlarla olan ilişkileri hep daha zor oldu. Bu ilişkilerin kurulması zordu, kurulabildiğinde de algısı fonlar kadar itibarlı olmadı. Zira ne yazık ki Türkiye’de markanın öne çıkma sevdası inisiyatifin ve işin önüne geçti, reklama dönen kültür sanat projesinin değersizleştiğinin, tüm taraflar için itibar kaybına sebep olduğunu anlamadılar.


Bu noktada destek ve destekçi sözcüklerini fon ve sponsorluktan farklı bir yere koyup farklı bir ilişki biçimini tanımlamak için kullanacağım. Önerim o ki hem kaynak sağlayıcılar (sermaye, sermayenin kültür kurumları) ve inisiyatifler alıştığımız sponsorluk yapısından yerine tarafları eşit ölçüde koruyan ve uzun vadeli toplumsal faydayı önceleyen başka bir ilişki kurabilir. EXIT’in kolektifleşme çabası ve tartışması bu yüzden çok önemli; alandaki tüm bağımsızlar kaynakları mobilize edebilmek için kamu ve sermaye ile kurulan ilişkiler üzerine alanın eş aktörleri olarak düşünmeli.


Böyle bir ilişkinin mümkün olması için Bağımsızlar açısından üç temel kategorinin; maddi kaynakların çeşitliliğinin, amaçların ve etik ilkelerin deklere edilmiş olmasının, yatay iletişim ve yönetim modellerinin içselleştirilmiş olmasının temel ve koruyucu koşullar olduğunun düşünüyorsek iş büyük ölçüde kültür sanat alanındaki bağımsız inisiyatiflere düşüyor.


Kaynak çeşitliliği açık; birden fazla kaynağı olan bir inisiyatifin güdülme ihtimali azalır. Bir zorlama durumunda diğer destekçilerin varlığı koruyucu bir rol üstlenebilir. Bir destekçi, inisiyatifle ilgili kararlar alırken diğer destekçileri de hesaba katmak durumunda kalacağından kendi sınırlarını çizmek zorunda kalır. Destekçi inisiyatifle yaşadığı bir çatışma sonucunda ya da kendi maddi veya manevi gerekçeleriyle desteğini çekmek durumunda kaldığında, inisiyatif durmak zorunda kalmadan yoluna devam edebilir. Küçük veya büyük, birden fazla destekçinin varlığı diğer destekçileri de davet eder. İlişkilerin çoğullaşması hem inisiyatifin hem de onun yönetim bilgi ve becerisinin gelişimi açısından önemli bir katkı sağlar.


Bağımsız bir inisiyatifin amaçlarının ve etik ilkelerinin deklare edilmiş olması, doğaları gereği ortak bir amaç etrafında bir araya gelinen inisiyatifin kendi toplumsal rolüne dair farkındalığının göstergesidir. Amaç, etik ilkeler ve davranış kodları gibi metinler tanımları, tanımlar da şeffaflığı beraberinde getirir. Özellikle kolektif yapılarda —tüzel kişiliği olsun ya da olmasın— bu tür metinler çok daha gerekli, önemli ve hatta kolektifi oluşturan bireyleri de bir arada tutan bağlayıcı unsurlar olabilir. Azınlık haklarından cinsiyet rollerine, dilden bedensel pratiklere kadar uzanan kapsayıcı temel prensipler bütünü, bireyler için bir güvence niteliği taşır. Bu deklarasyonlar aynı zamanda donör veya sponsor açısından da netlik sağlarken inisiyatifi de ilişkinin etkin ve eşit öznesi olarak konumlanmasını sağlar.


Bağımsızlığın korunmasında en önemli dayanaklardan biri de yatay iletişim ve yönetim modellerinin içselleştirilmesi ve etkili biçimde uygulanmasıdır. Hem iç yapılanmada hem dış ilişkilerde hiyerarşi yerine kolektif kararların öncelenmesi, kapsayıcı ve sürdürülebilir bir anlayışı mümkün kılar. Özellikle kültür-sanat inisiyatifleri gibi farklı görüşlerin ve yaratıcı süreçlerin öne çıktığı yapılarda yatay yönetim modelleri, bağımsızlığın vazgeçilmez bir parçasıdır. Yatay iletişim ve yönetim modelleri destekçilerle kurulacak ilişkinin de aynı modele uymasını kapalı veya kabuller üzerine kurulmuş ilişkilerin tersine açıklık gerektirdiği için hem inisiyatifi hem de destekçiyi korur.


Bağımsızların kendileri ve kültür sanat alanındaki tartışmayı sürdürerek, dönüştürücü güçlerine inanması; sermayenin de itibar veya oyun alanları yaratmak veya kısa vadeli görünürlükler peşinde koşmak yerine, gerçekten toplumsal fayda sağlamayı güderek, kendilerinden çok sahadaki bağımsızlara güvenip, toplumsal dinamiklerin kültür sanat alanına özgürlük içerisinde yansımasına katkıda bulunması iyi niyetli beklentiler olarak saklıdır.



Kayısı, Mardin ve bazı birlikte düşünmeler


Yazar Hüseyin Gökçe, kayısı bahçelerinden Mardin sokaklarına uzanan bir düşünme hattında üretim, temsil, gösteri ve bekleme kavramlarını iç içe geçiriyor


Uzun yıllardır yetiştirdiğimiz ve onların meyvelerinden ekonomik gelir sağladığımız kayısı ağaçları son zamanlarda bana korkunç biçimde leziz bir ceset gibi görünüyor. Bu, bir emekçinin ürettiği ürüne yabancılaşma sürecinden farklı bir mahiyet taşıyor.


Kullanım değerinin yerini değişim değerinin aldığı ve meta fetişizminin tam da kaynaklandığı değer, görünüşler dünyasına kendini sunuyor. Herhangi bir meta kendini bundan alıkoyamaz. Yine de kullanım değeri tamamen ortadan kalkmıyor bu süreçte. Kayısı meyvesinde olduğu gibi değişim değeri metanın satın alınmasında fetişist karakterinde ağır basıyor. Bu da üreticiyi kayısı meyvelerini daha parlak, iri ve düzgün şekilde üretmeye zorluyor.


Bu etki, zamanla onlarca kayısı cinsinin yerini birkaç cinse bırakmasına yol açtı. Çünkü diğerleri istenilen şekilde ürün vermeye uygun olmadığına karar verildi. Şimdi milyonlarca kayısının olduğu kentte bir elin parmaklarını geçmeyecek cinsle üretime devam ediliyor. Zaten her türlü üretime daha piyasaya sürülmeden gizli bir şekilde el konuluyor. Bu süreç belirttiğim gibi kayısı cinsinde azalmaya yol açarken doğaya uygun üretim tarzından ona uygun olmayan bir yapılanmaya geçilmesine neden oldu. Aynı zamanda üreticilerin daha da yoksullaşmasının, toksik meyvelerin daha da artmasının, kayısı yetiştiriciliği ve hasat kültürünün daha da barbarlaşmasına zemin hazırladı.


Bu tanıklığım ve daha fazlası neredeyse ama neredeyse her şeyin başlangıçta da bahsettiğim şekilde gözüme leziz bir ceset gibi görünmesine yol açıyor. Thomas Bernhard’ın belirttiği üzere yediğimiz her şey, bir şeylerin cesedi. Yalnız cesetle leziz bir ceset arasında büyük bir fark var. Dehşet verici bir durum söz konusu burada. Bu, çoğu şeyi abartan hastalıklı bir düşüncenin dışavurumu olabilir. Veyahut her şeyi abartarak bir gösteriye dönüştüren bir çağın vebasından da kaynaklanıyor olabilir. Bir şey gösteriye dönüşmedikçe var olma ve varlığını sürdürme şansı gittikçe azalıyormuş hissi yaratılıyor. Ben dehşet verici biçimde, üretilen ve var olan herhangi bir şey leziz cesete dönüşmeden varlığının değer kazanmadığını iddia ediyorum.


Manav reyonlarında sunulan meyve ve sebzelerin sergileniş biçiminden, kasaplarda çeşitli isimlerle sunulan hayvan etlerine, mağazalarda yer alan giysilerden, sokaktaki tabelalara ve reklam panolarına uzanan, sosyal medya yoluyla ekranlarımıza düşen içeriklere, fuarlarda yer alan dekoratif eserlere kadar karşılaştığım her şey leziz bir ceset gibi sunulmaktan kendini alamıyor. Bu ilk bakışta kötümser bir bakış açısı gibi gelebilir. Böyle bakıldığında farklı görüşlerin göz ardı edildiği ileri sürülebilir. Aksine tam da böyle bir algıyla dünyaya yaklaştığımızda o bizi başkaca bir şekilde gelip bulabilir. Bu yaklaşım bir bakıma Adorno’nun Benjamin’in dünyaya yaklaşım biçiminde dikkat çektiği bir hususla uyuşuyor. Benjamin’in şeyleri kendi yalınlıklarında ve sessizliklerinde algılama yeteneği üzerinde durmasına benzer bir arayış sağlıyor.


Mardin’e ve kayısıya olan bakış açımın bir kısmı Mardin’de Bor Sanat ve EXIT iş birliğinde gerçekleşen Konuk Sanatçı Programı’nın dördüncü edisyonunun sunumunda bulunduğum sırada uç verdi. Handan Börüteçene ve Rıdvan Aşar, Nisan ve Mayıs aylarında kolektif bir üretim için bir araya geldiler. Bu çalışmanın Aşar’ın sanat pratiğinde ne türden gelişme ve değişmeler sağladığı, Handan Börüteçene’nin Mardin’de bir süre zaman geçirmesinin ondaki etkileri ve Aşar’ın projesine mentorluk yaparken ona katkıları üzerine değinmeden önce Mardin hakkında bir şeyler söyleme ihtiyacı duyuyorum. Ama bu, bir tereddüdü içinde taşıyan bir yaklaşımdan öteye gitmiyor. Mardin’e uzaklardan gelen biri olarak bu kent hakkında ne söyleyebilirim? Ömrümde ilk defa hem de iki günlüğüne gelmiş biri olarak. Gerçekten bu süre bir kenti tanımak için yeterli bir zaman mı? Guy Debord’un Gösteri Toplumu eserinden izler taşıyan leziz bir ceset tamlaması Mardin’e uyarlanabilir mi? Bu bir büyük önyargı olurdu. Ama buna zemin hazırlayan bir yönü de yok değil. Devasa bir gösteri gibi sunulan kent sürekli kendini bir temsile bırakma eğiliminde. Taşlar, zaman ve büyülenmenin oluşturduğu bir aura sürekli diri tutuluyor. Mardin’e bakışı belirleyen bir temsil. Ama her temsil gibi aldatıcı. Uzun yıllardır oralı sanatçı, yazar ve şair kentin bu şekilde temsil ediliyor olmasına karşı çıkıyor. Bu yaklaşım kültürün barbarlaşmasından başka bir şeye hizmet etmediği gibi olumsuz anlamda görünmez bir kente dönüşme riski taşıyor. Oysa her zaman için İtalo Calvino’nun Görünmez Kentler’inden izler taşıyan bir yapısı var. Diğer Doğu illerinde olduğu gibi ana dilde eğitim sorunu, askeri, güvenlik ve bürokratik baskılar, kayyım, geçmişte yapılan katliamlarla yüzleşilmemesi, sömürgeci pratikler ve daha pek çok sorun güncelliğini koruyor. Bunlarla sanatsal ve politik olarak direnme ve mücadele etme tarzları da bu süreçte varlığını sürdürüyor.


Gören herkesi büyüleyen bu kent kısa süreliğine beni etkisi altına aldı. Atmosferi ve manzaranın eşsiz güzelliğinde bazı gerçeklerle tesadüf etme olasılığını kaçıracağımdan belki de uzun süre beni büyülemesine bile bile izin vermedim. Yamaca kurulmuş taş evlerin üzerinden Mardin ovasına bakmak heyecan verici bir his uyandırabilirdi. Ama sonuçta ben “Manzara korkunçtur,” diyen biriyim. Bundan da kendimi mahrum etmeye çalıştıysam da yine de arada ovayla göz göze gelmekten kendimi alamadım. Bir müddet sonra benim ovaya değil de ovanın bana baktığı hissine kapıldım.


Taş ve taş evler üzerine yapılan kusturucu güzellemelerden dolayı bu mimari yapılara yaklaşmadım. Kendi yalınlığında ve sessizliğinde algıladığım taş bir binanın camından kendimi gösteren bir fotoğraf çektim. Mardin Ulu Camii ile Mar Hırmız Keldani Kilisesi’nin uzun yıllara dayalı muhabbetinden bahsetmek isterdim. Bunun bir kültürel mozaik ve bir arada yaşamın önemli simgelerinden olduklarını söyleyebilirdim. Ancak azınlıklara yönelik yerinden etme ve mülksüzleştirme politikalarını düşündüğümde her türlü yok sayma, dışlanma ve ötekileştirmeye rağmen varlığını sürdürmenin zorluklarıyla baş başa kalıyorum.


Bor Sanat ve EXIT iş birliğinde geçtiğimiz yıl bir açık çağrıyla duyurulan Konuk Sanatçı Programı sanat tarihsel olarak usta-çırak ilişkisinden referans alarak hayata geçen bir program. İki farklı kuşaktan sanatçı arasında gelişecek diyalog, etkileşim ve birlikte düşünmenin sanatsal üretimdeki önemi ile hareket ediyor. Bambaşka ufuklara yol açabilecek bir ortamın zemini yaratılıyor. Program bu anlamda Mardin gibi ustalık ve işçiliğinin en iyi örneklerinin verildiği bir kentte yapılıyor olması programın sanat tarihsel referansıyla da uyum sağlıyor. Ali Akay küratörlüğünde geçen yıl gerçekleşen 6. Mardin Bienali şimdi ve buradan olanla bağını koparıp daha uzaklara bakması ve Mardin’e hiç uğramaması sert eleştirilere konu olurken ulusal ve uluslararası tanınırlığı olan ve uzaklardan gelen sanatçıların Mardinli sanatçılara mentorluk yapması uzakların ve uzaktakilerin son bir yıldır Mardin’in sanat dünyasında bir rol oynadığı söylenebilir. Ancak sanatçıların bir ay boyunca Mardin’de konaklaması, yaşaması, kenti bir süreliğine de olsa tanıma fırsatı yakalaması, mentoru olduğu Mardinli sanatçıyla beraber sürdürdükleri üretimi başkaca bir şekilde besleyeceğinin düşünülmesi bienal eleştirilerinin dikkate alındığının bir göstergesi olarak okunabilir. Ulusal ve uluslararası tanınırlığı olan ve bir bakıma merkezde olan sanatçılar yerine periferideki sanatçılar ve kolektiflerin bir araya geldiği bir program yerel dinamikleri birbirine bağlamakla kalmayacağı gibi yeni düşünce, fikir ve hayal gücü konusunda başka perspektif sunabilir. Periferideki güçlü bir çıkış merkezin dönüşmesini ve değişmesini sağlayabilir.


İlk yılında sekiz sanatçının ağırlandığı ve gelecek yılda devam edecek programın detaylarına Bor Sanat ekibinden Ece Çavuşoğlu şu sözlerle yer veriyor.

“Mardin’deki sürecimiz geçen yıl gerçekleşen bienalle başladı. Bienal kapsamında düzenlenen Invited sergisine davet edildik. Bu sponsorluktan ziyade hem holdingin desteğini aldığımız hem de burada tüm sürece dahil olduğumuz sergi hazırlığı sürecine giriştik. Bienalde mekânımız EXIT’in yeriydi. Sonrasında kurduğumuz bağları koparmak istemedik. Mardinli genç sanatçılardan da çok etkilendik. EXIT ile devam etmek istedik çalışmalarımıza. Ebru Nalan Sülün’ün konuk sanatçı programını oluşturmasıyla buradaki birlikteliğe start verdik. Bu programı iki yıldır kurulan Bor Sanat’ın en büyük ve en önemli çalışmaları arasında görüyoruz. Bu standart bir iş birliği ve destek değil, burada EXIT ile birlikte çalışıp tüm sürece dahil olduğumuz bir süreç yaşıyoruz. Bizim için en değerli şey bu buluşmaya vesile olmak. Güz ve Bahar döneminde toplam dört edisyon gerçekleştirdik. Güz döneminde Ahmet Öktem & Mehmet Akan ve sonrasında Fulya Çetin & Sidar Alışık. Bahar döneminde; Ayşe Ceren Solmaz & Serhat Kiraz ve sonrasında Handan Börüteçene & Rıdvan Aşar birlikteliğinde gerçekleşti.”


Mardin, Kızıltepe doğumlu olan Rıdvan Aşar, sanatla tanışıklığı ve onu hayatının bir parçası olmasının hikâyesi, üniversite döneminde sanat pratiğindeki arayışları, kavramsal setlerinin oluşması; yönlendirme, farklı pratiklere yönelişler, geri dönüşler ve tanıklıklara yer veriyor konuşmasında. İlkokuldan lise sona kadar on bir yıl boyunca amcasının eczanesinde çalışmış. Bu yıllarda sanata dair hiçbir düşüncesi olmayan Aşar, arkadaşının resim öğretmeni abisinin onun karaladığı çizimleri görüp onu yönlendirmesiyle sanat yolculuğu başlıyor. İlk önce Atatürk Üniversitesi Resim Öğretmenliği kazanan sanatçı koşullardan ve siyasi nedenlerden okulu yarıda bırakıyor. 2015 yılında Mardin Artuklu Üniversitesi’ne başlayıp 2018 yılında mezun oluyor. Aynı yıl Düzce Üniversitesinde yüksek lisansa başlayan Aşar 2022 yılında burayı bitiriyor. Lisans sürecinde malzeme ile çalışıp video ve performans yapan bir sanatçı kimliğinin ağırlıkta olduğunu söylüyor. Bu dönem boyunca hiç resim yapmamış ancak yüksek lisansı verdikten sonra tekrar resme dönüyor. 2015 yılında Mardin’de Hendek olayları yaşandığında burada yaşananlara odaklanıyor. Çalışma pratiğinin şekillenmesinde burada meydana gelen olaylar belirleyici oluyor. Günümüze kadar da geldiğini belirtiyor. İktidar, otorite, tahakküm ve itaat üzerine çalışmalar yapıyor.


Yeryüzünün belleğine sımsıkı bağlı bir varoluşun kırk yıllık birikimini 2023 -2024 yılları arasında Salt’ta Üç İç Denizin Ülkesi adlı unutulmaz sergiyle sunan Handan Börüteçene ise şaşırtıcı bir biçimde Mardin’e bu program vesilesiyle ilk defa geldiğini söylüyor ve bölgeye dair çok bilgisinin olduğuna değinmeden geçmiyor.

“Beni dünyanın neresine, kim davet ederse etsin, bin kere düşünürüm. Küratörün söyledikleri benimle uyuyor mu? O mekân bana uygun mu? Ben oraya bir iş koyacağım ama o iş neye tekabül edecek? O söz orada yerini bulacak mı? Buraya çok isteyerek geldim. Geldiğimde hiçbir şey beni şaşırtmadı. Her şeyi düşündüğüm gibi buldum. Bir tek şeye çok şaşırdım: arkadaşlarımın enerjisi. Hakikat onların inanılmaz bir enerjiyle üretmeye kararlılıkları, şartlar ne olursa olsun büyük bir coşkuyla devam ediyor olmaları.”


Bor Sanat ve EXIT’in açık çağrısı üzerine bir projeyle başvuran Rıdvan Aşar, çalışmanın hayata geçmesi için uzun bir sürece ihtiyaç duyduğunu ve bir ay çok kısıtlı bir süre olduğundan projeyi askıya aldıklarını belirtiyor. Ertelemek zorunda kaldıkları projenin içeriğine değinen Handan Börüteçene, “Rıdvan’ın projesi şehir nesneleri üzerineydi. Onlarla olan psikolojik bağlantısı etrafındaydı. Onun üzerine gitmek yerine işin temeline inmeye karar verip başka bir proje yapmak istediğini söylemişti.”


Bir ay yürüttükleri proje, Rıdvan Aşar’ın malzemeye ve üretim pratiğini dışında olan kavramlara odaklanmasını sağlamış. Bellek, hafıza ve anıya daha fazla zaman ayırdıkları bir süreç gelişmiş. On yıldır belli kavramlar üzerinden bir imge geliştiren bir sanatçı için yeni kavramlara doğru sökülüp bükülebilmesi kolay olmamıştır. Belki de uzun yıllardır uğraştığı kavramlara yeni bir gözle bakmaya, onları yeniden değerlendirme imkânı yaratacaktır. Hatta bu kavramlar arasında kuracağı bağlantılar, ilişkisellikler, sorgulamalar başka bir imge üretimine kapı açacaktır. Bu programlar sonucunda üretilen eserler Ekim ayında bir sergi ile izleyici ile buluşacak. Bir aylık birlikte düşünmenin sonuçlarını eser üzerinden daha iyi görmüş olacağız.


Ancak daha o zamana süre varken Handan Börüteçene’nin sohbet boyunca zihnimde yankılanan, “mümkündür kapısının eşiğinden evrene bakmak” sözü üzerinde durmak gerekiyor. Bütün bir evrene oradan bakmaya işaret eden bir yapısı olduğunu söylüyor bu anlayışın. Bir tek Konstantinos Kavafis’in Sanat Her Zaman Yalan Söylemez mi? kitabını getirdim Rıdvan’a. Tek düz yazısı Kavafis’in. Orada Eşikte Beklemek üzerine bir bölüm var. Eşikteyiz. Bekliyoruz. Seyrediyorsun her şeyi çok keyifli yaratıcı bir süreç. Ben sürecin daha önemli olduğuna inanıyorum. O yapıtın ortaya çıkma süreci çok zenginleştirici bir alan. Bireyin kendisini çok zenginleştiriyor” diye ekliyor. Arkeoloji, mitler ve tarih üzerine bu kadar yoğun bir sanatsal düşünüş ve üretim geçiren bir sanatçının eşikte beklemeye dair bir tavır benimsemesini nasıl kavramalı? Beklemenin eylemsel ve sanatsal bir hal alması için hangi eşikte durabileceğini bilmekten geçiyor. Bir sabır ve tevekkülden ziyade sınırları ve yerini belirleyen ama sınır aşımları gerçekleştiğinde buna izin veren bir bekleme hali. Eşikte beklemek, bilmediğimiz ve tahmin edemediğimiz bir kavrayış, duyum ve algı yaratabileceğine dair bir anlayış da olabilir. Bir terbiye etme biçimi. Şeylere ve geçmişe dair kavrayışta bir yöntem. Tamamen içeri girememe ve tamamen de dışarıda ve dışında olamama hali. Bir anlığına tüm yönlere ve yerlere sızma teşebbüsü.


Mardin sokaklarında benimle yürüyen ova, bozkırda doğmuş büyümüş birisi olarak bana ilham verici karşılaşma sağlıyor ve bozkıra ait bir düşünce gelişiyor. Bozkır ani değişimlerin ve farkların kısa sürede yaşandığı böylece buna tanık olmanın da aynı reflekslerle sağlanabileceği bilgisini aktaran bitkiler topluluğunu bünyesinde barındırır. Şeyleri yerli yerine koyan bakış açısından ziyade o yerlerde meydana gelen değişimlere tanık olmanın kendi yerinden olmayı gerektirdiğini sürekli hatırlatır. Sarı kantaronların ve kayısı çiçeklerinin arasında bir bahar sonsuzca çeşitlenir. Buna iğde kokularının hafif bir denge kaybı yaratan kokusu, kök kısmı kesilince süt gibi akan kenger bitkisinin rehası eklenir. Kurumuş otlar bir yaza bırakır kendini.



Kolektif hafıza, mekânsallık, sınır kaymaları


Didem Ermiş, Mardin’de gerçekleşen Bor Sanat & EXIT Konuk Sanatçı Programı’nın MAYA sergisinden yola çıkarak, birlikte üretim, mekânın belleği ve sanatın sınır aşan niteliği üzerine düşünüyor


Bor Sanat ve EXIT iş birliğiyle Beral Madra, Ebru Nalan Sülün ve Missem Canmutlu’nun danışmanlığında hayata geçirilen Konuk Sanatçı Programı’nın çıktılarını sergileyen ve 16 Ocak 2026’ya kadar devam edecek olan MAYA sergisi Mardin’de açıldı. Bu programı eğitimini yeni tamamlamış ve/veya profesyonel alanda yeterli deneyime henüz sahip olmamış Mehmet Akan, Sidar Alışık, Ayşe Ceren Solmaz ve Rıdvan Aşar’ın sanat pratikleri birbiriyle uyuşan veya çeşitlilik gösteren Ahmet Öktem, Fulya Çetin, Serhat Kiraz ve Handan Börüteçene ile kolektif bir üretim yapmalarına imkân sağlıyor. Program boyunca kolektif üretimin estetik, kültürel ve profesyonel veçhelerini deneyimliyorlar. Bu kolektifliğin içinde serginin küratörü Ebru Sülün’ün de kendisini “hikâye anlatıcısı” olarak tanımlaması, bu sürecin hem bir sergileme hem de bir ortak anlatı inşası olduğuna işaret ediyor.


İyileştirici bir kırılma: Tüy Gibi Hafifledim



Handan Börüteçene & Rıdvan Aşar, Tüy Gibi Hafifledim, Mekâna özgü yerleştirme, 2025 


Sergide yer alan Rıdvan Aşar’ın Handan Börüteçene montörlüğünde ürettiği Tüy Gibi Hafifledim (2025) adlı yapıt bir masanın üzerinde sergilenen deney tüpleri içinde kalem açma tozları ve atıkları, bir okul masasının üzerine yapıştırılmış grafeni çıkan bir kalem ve masayı taşıyan demirlerin düzensiz biçimde yerleştirilmesinden oluşuyor. Aklıma şu geliyor: Çöp kutusunun kenarında ilkokulda kalemlerimizi açarken muhabbet edip gündelik hayatımızda olan biteni bir süreliğine unuturduk. Açılan kalemlerden çıkan atıklar ve tozlar gündelik hayatımızda kendimize dert edindiklerimizin bir yansımasıydı belki de ve onlar çöp kutusuna düştükçe biz de rahatlıyorduk. Yapıt ile temaşa halindeyken o derin rahatlamayı ben de hissettim. Sanat gerçekten iyileştiriyor muydu? Ben bunları düşünürken yapıtın künyesinden Rıdvan Aşar’ın ortaokulda yaşadığı bir travmanın onu bu yapıtı üretmeye güdülediğini okudum. Yapıtın yanındaki camekânda Kavafis’in Sanat Her Zaman Yalan Söylemez mi? kitabını da görünce taşlar yerine oturdu. Bu kitabı Handan Börüteçene’nin her zaman yanında taşıdığını ve Aşar’la da paylaştığını kendisinden öğrendim. Belli ki bu yapıt iyileştirici bir etkiye sahipti. Bu iyileşme kurşun kalemin kazınması, ufalanması, silgi kısmından arınması ve grafenin ortaya çıkması ile olmuştu. Bir kalemi bu hale getirmek ister falçatayla isterse başka bir kesme aletiyle olsun uzun bir süreçtir ve bu süreç bir insanın iyileşirken yaşamak zorunda kalabileceği duygusal çıkmazlarla dolu uzun bir sürece benzetilebilir. Kalem, tıpkı kalem açarken gündelik yaşantısından bir nebze uzaklaşan çocuklar gibi üzerindeki ağırlıklardan kurtulunca edimselleşememiş potansiyellerini düşünmemizi mümkün hale getiriyor.


Görselin metinle dansı: Erdemli Bilgiler



Ahmet Öktem & Mehmet Akan, Erdemli Bilgiler, 2024, 205x75 cm, Kontra üzerine karışık gereç 


Bu yapıtın karşısında Ahmet Öktem’in mavi ve kahverengi tonlarında bezediği kitap sayfaları ile Mehmet Akan’ın Fransızca bir kitabın sayfalarına yaptığı karakalem desenlerden oluşan Erdemli Bilgiler (2025) adlı yapıt bulunuyor. Bu yapıtı gördükten sonra aklımda birçok soru oluşuyor. Hayrete düşüyorum. Çizimlerin yapıldığı sayfadaki sözcüklerin çizilen imgelerle bağı var mı? Yoksa bunlar sadece birer eskiz mi? Çizimleri öylesine mi yapmıştı bu kağıtlara yoksa resimsel imgeler ile yazılar arasındaki bölünmenin tutarlılığına dikkat etmiş miydi? Sanatçının tuvalden ayrılıp bir kağıt parçasına geçmesi resimsel olanın sınırları üzerinde düşündürüyor. Akan’ın çizdiği desenler kimi zaman belirli bir topluluğu, kimi zaman sadece yüzleri betimlenen insanları, kimi zamansa geyikleri gösterirken bazı sayfalardaki İsa’nın çarmıha gerilmesine benzeyen desenler, çıplak bir kadın imgesi kitabın içeriğiyle de uyuşuyor. Yazılı bir metnin görsel bir imgeyle kurduğu temas ve bu imgelerin Öktem’in kitaplarıyla birlikte oluşturdukları düzenleme yeni bir yazma, okuma ve resmetme pratiğinin de kapılarını aralıyor.


Suyun sesi, taşın hafızası: Bu Bir Su Öyküsüdür



Serhat Kiraz & A.Ceren Solmaz, Bu Bir Su Öyküsüdür, Dijital Baskı, Led neon, ses, projeksiyon, Mekâna özgü yerleştirme, 120x220 cm, Çeşitli ölçülerde neon, 2025  


Odadan çıkıp aşağıya indiğimdeyse yine taş duvarlarla örülmüş kapalı alanda Serhat Kiraz ve Ayşe Ceren Solmaz tarafından üretilen Bu Bir Su Öyküsüdür (2025) adlı yerleştirme bulunuyor. Bu yerleştirme bir ses düzenlemesi, üzerinde mavi neon bir çizginin ve küçük çeşme görsellerinin yer aldığı Mardin haritası, mum, duvara yaslanmış tahta bir merdiven, su terazisinden oluşuyor. Eski Mardin’deki bütün yapıların altında su kuyularının olması bu yapıtın çıkış noktasını teşkil ediyor. Google Maps referansıyla oluşturulan Eski Mardin haritasının üzerindeki mavi neon çizgi, bu bölgedeki çeşmelerin yer aldığı yerleri işaretliyor. Haritanın üzerine yapıştırılmış küçük çeşme görselleri ise artık akmayan çeşmeleri gösteriyor. Karşı duvarda ise akan bir çeşme videosu yer alıyor. Bu oda Mardin’in su kaynaklarının öyküsünü anlatıyor ve suyun simgesel anlamlarını düşünmemize imkân tanıyor. Su terazisini bir yapıtın doğru bir şekilde asılması için kullanmıyor muyduk? Neden burada yer alıyor diye düşünürken yaptığım kısa bir araştırma sonucu su terazisinin inşaatlarda pürüzlü bir şeyi düz duruma getirmek için de kullanıldığını öğreniyorum. Aklıma ardı ardına fikirler geliyor: Yükseklerde yapılan evler olsa da çoğu yerleşim yeri su kenarına yapılır. Su terazisi, mum, merdiven… Burası inşaat halinde bir alan hissi veriyor bana. Sanki yeni bir bina için inşaata başlamak üzere uygun bir yer aranıyormuş da bu odanın altında da su kuyusu olduğu için burası tercih edilmiş gibi. Bu odanın serginin bütünüyle ilişkisi olmasının yanı sıra kendi içinde de bir bütünlüğe sahip olduğunu düşünüyorum.


Doğayla kent arasındaki bakış: Natura ve Urban


 


Fulya Çetin, Natura, Kumaş üzeri mürekkep, 150x300 cm ve Sidar Alışık, Urban, Kumaş Üzeri Linolyum baskı, 150x300 cm 


Son olarak Fulya Çetin ve Sidar Alışık’ın konaklama ve üretim süreçlerini ele almak istiyorum. Kendisini bitki ressamı olarak tanımlayan Fulya Çetin, Mardin’de bitkinin yok denecek kadar az olduğunu fakat bir gün Dara antik kentine gittiklerinde orada rastladığı bir zeytin ağacını budayarak Natura (2025) adlı yapıtı oluşturduğunu söylüyor. Alışık ise mimari eğitiminden de kaynaklanan bir yaklaşımla yüzünü Mardin’e döndüğünü ve kumaşa Mardin’in silüetini basarak Urban (2025) adlı yapıtını ürettiğini belirtiyor. Bu iki yapıt dışarıda birbirlerine bakar şekilde sergileniyor. Peki gerçekten de ağaçlar ve binalar birbirlerine bakıyor mu? Rant sağlamak için ağaçların kesilmesi, temiz havanın solunmasını gittikçe zorlaştırıyor, küresel ısınmaya yol açıyor. Bu nedenle ağaçları ve binaları birbirlerine karşıt nesneler gibi düşünüyoruz. Oysaki hepsi bir doğa parçası. Binalar da şu veya bu şekilde insan olan ve olmayan bütün varlıkların korunması için bir sığınak, yani sağlıklı bir yaşam için gereklilik arz ediyor. Buradaki sorun elimizdeki kaynağı değerlendirirken farkında olmadan da olsa umarsız davranmamız. Böyle olunca da verili mekanizmaların gündelik hayatın yeniden üretimi için yetersiz kaldığı krizler meydana geliyor. Bu yapıttan yola çıkarak binalar ve ağaçları birbirine karşıt nesneler olarak değil birbirine bakan, bütün varlıkların yaşamı için önem arz eden nesneler olarak görmeliyiz kanısına varıyorum.


Sergide arşiv niteliği taşıyan bir oda bulunuyor. Bu odada sanatçıların program süresince neler yaşadıklarını (aynı zamanda EXIT’in kurucusu olan) Mehmet Çimen’in kamerasından seyrediyoruz. Sanatçıların şehirdeki marangozla, tesbih ustasıyla, çocuklarla ve kentin sesleriyle kolektif bir süreç geçirdiklerini görüyoruz. Bu ortak anlatının temelinde, ortak bir ruhun ve etkileşimin filizlendiği bir zemin hissi yatıyor. Sanatçıların birbirlerine dokunuşu, kentin gündelik varoluşuyla kurdukları samimi bağ, birbirlerinin pratiklerini büyük bir özen, sevgi, hayranlık ve merakla seyredişi kolektif üretimin kudretlerini görünür kılıyor. Bireysel yaratımın ötesine geçen ortak bir varoluş alanı kuruyor. Bu ortak varoluş alanına yapıtları kuran suyuyla, taşıyla, demiriyle, ağacıyla bütün insan olmayanların tanıklığı eşlik ediyor. Sanatçılar birbirleriyle ortaklık kurmanın yanı sıra başka elementler, mineraller ve malzemelerle de yakınlık kuruyor. Ortaklığın ve yakınlığın bu kadar geniş bir yelpazede vuku bulması sanat yapıtının sınırlarını, doğurduğu potansiyelleri bir kez daha sorgulamamızı sağlıyor.



Soldan sağa: A. Ceren Solmaz, Serhat Kiraz, Ahmet Öktem, Mehmet Akan, Handan Börüteçene, Rıdvan Aşar, Fulya Çetin, Sidar Alışık


Bütün yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Yazı ve fotoğrafların tüm hakları Unlimited’a aittir. İzinsiz alıntı yapılamaz.

All content is the sole responsibility of the authors. All rights to the texts and images belong to Unlimited.

No part of this publication may be reproduced or quoted without permission.

Unlimited Publications

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
bottom of page