Sanatta eleştiri ve eleştirellik neden trending?
Yazı: Süreyyya Evren
Evet, özetle soru şu: Üretilen eserlere, sergilere ve süreçlere bakıldığında, içinde yaşanılan toplumun sosyal ve politik hiçbir öğesine eleştirel yaklaşımlarla pek karşılaşılmıyor olmasına karşın günümüz Türkiye güncel sanat sahnesinde sanatta eleştiri ve eleştirellik neden trending, neden hot, neden out değil de in, neden popüler, neden sevilen bir pozitif değerlendirme?
Bunda gerçekten bir çelişki var. Herhangi bir sanatçı, sergi, oluşum, koleksiyoner, kurum, küratör, eleştirmen, inisiyatif vd. hakkında bir yazı yazsak şimdi ve ne kadar eleştirel olduklarından, eleştirel dillerinden bahsetsek, ya da yaptıklarını biraz betimleyip sonra da bununla kritik bir eleştiri getirdiklerinden bahsetsek, hepsi bundan memnun olacak gibi. Bu sebeple de bol keseden dağıtılıyor bu “övgü”. Hem birini övmüş oluyorsun hem de aslında net birşey dememiş oluyorsun ve ters bir gelişme yaşanırsa kolayca geri çekilebilir.
Politik sanat dediğimizde fazla belirlenmiş bir kategoriden söz ediyormuşuz gibi oluyor. Eleştirellik daha açık dolayısıyla da daha fazla puan getiriyor çünkü açık gibi görünen her şey puan getiriyor. Belirlenme ve netleşme büyük riskler. Elbette, bir açıdan bakarsak “Her sanat politiktir.” Hatta herhangi bir şey üretmeye devam etmemiz kendi başına politiktir, veya İlhan Berk’İn dediği gibi “su bile politik akar.” Gündelik hayat zaten iki yüz yıldır politik. Ama işte bugünün gündelik hayatı sanat eserlerinde ne kadar görünür durumda?
Bu konuya şuradan geldiğimi de söyleyeyim. Bir süredir, edebiyatla sinemayla tiyatroyla karşılaştırınca güncel sanat sahnemizde politik konuların, temaların (çok sınırlı istisnalar dışında) aşırı eksikliği göze batacak seviyeye geldi. Tek tek aktörlerin hepsi muhalif, hepsi politik, hepsi aktivizme meyyal. Gelgelelim sanatın kendisinde ne ev içleri var, nasıl yaşandığı, bugünün oturma odaları, ne mesai saatlerinde artan ölümler (iş cinayetleri denilen), nasıl ölündüğü, ne cinayet hissi veren felaketler (tren kazaları, yangınlar, depremler), ne yoksulluğun gündelik hâlleri, nasıl sürünüldüğü, ne büyük barınma problemi, nasıl sığınıldığı, ne kara para cennetine dönen cennet vatanımızda suçun uluslararası hâlleri ve TikToklar’la görsel ve video üretimi dikkat çeken yeni nesil yerli mafya, nasıl vurulduğu kırıldığı çalındığı çırpıldığı çöküldüğü öldürüldüğü… Bu son (Tik Tok ve diğer kanallardan video ve görsel üretimiyle ilgili) söylediğim bir parantezi hak ediyor çünkü eskiden popüler kültür ve kitleler sanatın kullandığı mecralardan birine böyle hem aşağıdan hem endüstriyel olarak dadandı mı –fotoğraf üretimi ve video üretimi– sanat bu bombardımana bir yanıt verir, gelen dili büker, içinden geçer, yeniden yorumlardı.
Sosyolojik temaları düşünmeye bizi çağıran da az, taşra nerede, genişleyen kentler nerede, en taşra-taşradaki kenarda kalmış yan etkinliğin sergisinde bile merkezin ilginç bulacağı varsayılan folklorik veya egzotik temaların merkezde o an için puan toplayan etik kriterlere göre sunulması çıkıyor insanın karşısına. Oradan, oradaki hayattan doğan bir perspektif ile değil. Benim boş gösteren gibi yorumladığım (yani illa ideolojik olmayıp simgesel gibi durduğunu düşündüğüm) ama kuşkusuz başka binbir biçimde yorumlanabilecek bugünün milliyetçiliği de masaya yatırılmayanlardan.
Hâl böyleyken, pek çok başka disiplinde sanatçılar sorunları yakalayabildikleri yerden yakalamaya gayret ederken bundan kaçınan, kendi sanatını olabildiğince uzakta kuran güncel sanat dünyası en aktivist bireylerden oluşuyor ve sorulduğunda da hep en yüksek eleştirellik iddiasında veya bunu iyi sayıyor. Neden?
Baskı dönemlerinde sevilen bir laf var biliyorsunuz, “biz gene iyi yaptığımız şeyi yapmaya devam ederek politik direncimizi, yıkılmadığımızı ortaya koyalım.” Berbat günlerde birine “nasılsın” diyorsun, “hayat berbat” diyorsun, “ne yapacağız” diyorsun, kaşlarını çatıyor, yüzünü barikatlı bir ifade yalıyor ve “biz bildiğimiz işi en iyi şekilde yapmaya devam edeceğiz, bundan taviz veremeyeceğiz,” gibi bir şey söylüyor.
Mesela, 19 Mart’tan sonra öğrencilerin de böyle yaptıklarını hayal edelim. Diyorlarmış ki, direnişimizi varoluşumuzla gösterelim. Var olmamız direniştir. En iyi yaptığımız şeyi yapalım, işimizi iyi yapalım. Bizim direnişimiz budur. Ve 20 Mart’ta hepsi derslerine asılsaymış, çatık ve dirençli kaşlarla. Bu niye düşünülemedi acaba? Sanat dünyasında biz bunu düşünebiliyoruz.
Eleştirel sanattaki tuhaflık şu ki, içinde gündelik hayat kayıp, sınıfsal meseleler tümden kayıp, değişen sosyolojik değişimler kayıp, politik baskı altındayız deniyor ama bu baskının bütün veçheleri kayıp ve saire ve saire dedik demesine de peki içinde ne var?
İnsanın kendini cansız maddeden üstün görmesinin eleştirisi var mesela. Ama bu da o kadar göstermelik ki, ortada insanın veya başka herhangi bir canlının cansız maddeden üstün olduğu savıyla ikilik yaratan tek bir sanatçı ve saire yok. Herkes aynı fikirde. Zaten eleştirel sanatta kabul edilen bütün temalarda hep herkes aynı fikirde. Despotik denetim illa Kim Jong-Un’dan gelmiyor, konsensüsten de gelebiliyor belli ki.
Sanatın, eleştirinin kendisinden kopup sanat dünyasına hâkim konsensüs kültürü için eleştirel gözükecek ne varsa o an için onun etrafında hep birlikte uzlaşmaya ve birbirini onaylamaya dayanan eleştirelliği diyebileceğimiz şeyin iki kaynağı olduğundan şüpheleniyorum. Eğer biraz fazla hükme varıyor, daha açık olmalıydı demeyip bir süreliğine yukarıdaki argümanımın bir dayanağı olabileceğini varsayacak olursak, bu iki kaynağı da araştırabiliriz.
Birincisi eserin kendisinin politik bir etkiye sahip olabileceğine pek ihtimal verilmiyor. Her kim ki politik gözüken bir eleştiri getirmeye kalkarsa sanat eserinin politik değerine ve etkisine inanmadığını hemen belli ederek hep “doğru sergide misin?” “doğru konumda mısın, doğru tarafta mısın, doğru şeyi mi destekliyorsun, doğru yer tarafından mı destekleniyorsun, doğru yerde misin?” diye diye sanatçıları teste sokuyor. Ancak “ne üretiyorsun?” pek demiyor. Eserin sosyal ve politik etkisizliği varsayımı eserle yapılabilecek politikliği ve eleştirelliği eser dışındaki kodlara sanatçının ve söyleminin oturmasına mahkûm bırakıyor.
Daha önce de yazdım, ben bundan çıkışı izleyicinin görüşlerinin daha önemli hâle geleceği bir sanat ekosistemiyle kırmayı deneyebileceğimiz görüşündeyim, ki böylece anlam farketsin, giderek eleştiri ve yazı farketsin, politik doğruculuk için tık atma itiş kakışı değil de giderek düşünceler, yaklaşımlar, yeni bakışlar farketsin ve daha da giderek eserin kendisinin ne olduğu ve ne yaptığı fark etsin.
Varsaydığım sorunun kaynakları meselesine dönerek kapatayım. İkinci kaynağı da şu olabilir gibi geliyor: Güncel sanatın, 1960 sonrası sanatı olarak ortaya çıkan bir sahnenin, salt güzelliğe, yüceye, estetiğe dayanma şansı yok. Bunlarla olabilir, olur, ama salt bunlarla yürüyemez. Kavrama, içeriğe, muhalif bir yerde durduğunu ve yeni kavramlar getirdiğini ve yeni içeriklerle yeni bakış açıları sağladığını düşünmeye ve düşündürmeye ihtiyacı var. Ancak bu ihtiyaç gerçekte yukarıda sanatta yokluğundan bahsettiğim (günümüzdeki gündelik hayat, toplumsal acılar vs.) ve yer ve zaman yok diye ya da akıl edemediğimden hepsini anamadığım şeylerin varlığını bir ucundan da olsa masaya yatırmayan bir sanatsal pratikle aslında mümkün değil. Ama ne mümkün? Tüm bunlar aslında oluyormuş ama belirlemek istemediğimizden açık uçlu ifadelerle anıyormuşuz gibi bir söylem yaratacak “eleştirel” nosyonu mümkün.
*
Bir de yukarıda ufak tefek istisnalar hariç parantezi açtım ya, yani bu konulara değinen işler sıfıra sıfır hiç yok gibi de okunmasın, o kadar da değil, ama baskın hava bu demeye çalıştım ya, ona da şunu eklemeliyim, istisnai işler onları yan yana getiren sergiler, yan yana getiren bakışlar olmayınca da ses kaybediyorlar. Ve belki de sanat yazısının yakın gelecekte üstlenmesi beklenebilecek yeni bir rol birlikte, bağlayarak anmanın temrinlerine zihin yatırmak, görüntüyü bulanıklaştıran ve kaplayan hâkim ‘eleştirel’ sanatın görünmelerini engellediği ama aslında kendi düşüncesi, hayata ve güne bakışı ve eleştirisi olan eserleri ve süreçleri görerek tespiti mümkün tüm bağlarıyla irdelemektir. Başlarken bizgil yazıp çizenlere görev vererek iş çıkartarak konuyu kapatacağım hiç aklımda yoktu ama işte argümanın akışı bizi nereye getirdiyse orada duralım.


Yorumlar