Sanat ve toplumsal meseleler
Yazı: Süreyyya Evren
Bir önceki yazıda neye politik sanat diyoruz sorusu etrafında dolanmıştım. Bu kez toplumsal meselelerden ne anladığımıza biraz bakalım diyorum.
Geçenlerde bir küratörümüzün yeni açılan bir sergiden bahsederken söylediği bir tümce bana sadece onun görüşünü yansıtmıyor da, aksine sanat dünyamızda nasıl bir bakışın geçerli ve meşru olduğunu yansıtıyor, hepimizi yani içinde konuşup ürettiğimiz tükettiğimiz sanat evrenini işaret ediyor gibi geldi. (Kişisel bir şey olmadığı ve dediğim gibi genele dair bir konu olduğu için isme ihtiyacımız olmadan) alıntılamak istediğim cümle şöyle: (Küratör küratörlüğünü üstlendiği sergiden bahsediyor) “Toplumsal meseleler –ekoloji, kimlik, beden, teknoloji, cinsiyet, hafıza– sanatın estetik diliyle iç içe geçmiş durumda.”
Okur okumaz çok ilginç geldi, yani sanatın estetik diliyle toplumsal meselelerin iç içe geçmesinden bahiste tuhaf bir şey yok elbette, fakat bu toplumsal meselelerin sözgelimi neler olduğunun örneklendiği parantez çok ilginç, çünkü sanat dünyasında toplumsal mesele deyince ne anladığımızı veya anlayabildiğimizi açığa çıkarıyor. Liste şöyle: 1) Ekoloji 2) Kimlik 3) Beden 4) Teknoloji 5) Cinsiyet 6) Hafıza.
Gerçekten ilginç değil mi, giderek agresifleşen ekonomik eşitsizlik, devlet-parti merkezli ekonominin yarattığı farklı sosyal ve ekonomik çatışma tipleri, çeşitli boyutlarıyla terör, Kürt hareketiyle devlet arasındaki yeni çözüm süreci, İsrail, Filistin ve Suriye’nin öne çıktığı genel olarak Ortadoğu problemlerinin ülkeye yansımaları, ülkedeki milyonlarca göçmenin fiili durumları ve gündelik yaşama derin ve teferruatlı etkileri, yeniden gündeme gelen sınıf meselesi ve bunun orta sınıfın alt sınıfa eklemlenerek bir “büyük genişlemiş alt-sınıf ” oluşturmakta olduğuna dair görüşleri öne çıkarması, yaygın sağlık hizmeti sorunları, alınamayan randevular, bulunamayan ilaçlar, olunamayan tedaviler, yurttan kaçan doktorlar ve diğer beyin göçleri, biri çöker möker diye ülkeden para kaçıranlar, hem yerel hem uluslararası mafyanın ülkedeki mevcudiyet alanının genişlediğine dair çokça veri ve söylem, büyük miktarda kara para aklanmasının etkilerine dair sözler, sürekli adi suçluların afla salınmasından veya zaten az ceza alacağını baştan bilmesinden dolayı sokaklarda silahlı şiddetin çok normalleştiği, bir caydırıcılığın olmadığı ülke şikayetleri, barınma sorunu ile yaşanan krizler, atanamayanlar, kabaran işsizlik ve genç işsizlik, yalnız yaşlılar ve türlü geçinememe halleri, yardım maaşlarıyla geçinen milyonlar ve bu maaşlara konmak veya bunları manipüle etmek için çevrilen dümenler, bütün muhalefetin hukuğun aletleştirilmesiyle bastırıldığına, warfare gibi lawfare sürdürüldüğüne dair eleştiriler, hukuk ve adaletle ilgili giderek büyüyen sorun yumakları, fiilen demokrasinin bütünüyle tehlikede olduğu, demokrasi geleneğini ülkeden komple kaldırmaya dönük adımların atılmakta olduğuna dair her gün okuduğumuz farklı analizler, her yerde herkeste korku, öfke, kaygı ve baskı sözleri, deprem korkusunu da depremin kendisini de kâra tahvil etmeye çalışan akıllar ve pratikler, ayrıca 1915 veya 1955’te vs değil, bugün yaşanan yalnız yaşlı gayrimüslimlerin mallarına çökme hikâyeleri, binbir farklı mala mülke konuma çökme hikâyesi, memlekette en çok kullanılan kavramlardan birinin “çökme” olması, basın masın yıllardır hak getire, haber almak, yorum, görüş duymak, tartışmak, öğrenmek, anlamak için hapsedildiğimiz az sayıda mecradan oluşan alanların, ki çoğu sosyal medyaya mahkûm, giderek daralması; görsellikle ve kültür tarihiyle ilgili gelişmeler de sert bu arada, Ayasofya’nın ve Kariye’nin tekrar camiye çevrilmeleri ve resimlerin üzerlerinin kapatılması, tarikatlar ve iktidar ilişkileri, ücretsiz erişilebilen eğitimin durumu, ülkede çocuk yetiştirme ile ilgili binbir yeni zorluk, bu arada gündemi kaplayan suça sürüklenen çocuk tartışmaları, kadın cinayetleri, namus cinayetleri, mafya cinayetleri, iş cinayetlerinde kaybettiğimiz işçiler arasında giderek daha fazla çocuk işçinin dikkat çekmesi, ve bu gibi ve bu gibi, saydıkça sayabiliriz ve saydıkça daha da içimiz şişecek muhtemelen. Bunlar ve daha bir sürüsünün olduğu ülkede –bunun bir de dünyanın genel sorunları olup bize dolaylı yansıyanları var, onlara hiç girmedim– toplumsal meseleler olarak sanatın ilgilendiği meseleleri tekrar hatırlayalım diyorum: 1) Ekoloji 2) Kimlik 3) Beden 4) Teknoloji 5) Cinsiyet 6) Hafıza.
Tekrar ediyorum, bu bir kişinin görüşü canım, ne büyütüyorsunluk bir liste değil, bu, okuyan hiç kimsenin okurken takılmadığı, hepimizin (sanat dünyası anlamında hepimizin) aslında makul bulduğu, o yüzden de kolayca dillendirilebilen bir liste.
Sanatın meselesi değil toplumsal meseleler, böyle bir mecburiyet de yok, dense anlarım, olabilir öyle bir pozisyon. “İç içe falan geçirmiyorum arkadaşım ben sanatın estetik diliyle toplumsal meseleleri, ayrı tutuyorum,” dense başka. Ama “biz eleştirel bir sanat yapıyoruz, burası eleştirel bir sanat dünyası ve toplumsal meselelere duyarlıyız, toplumsal meselelerle uğraşıyoruz, bunları gündeme getiriyoruz, sorgulamaların önünü açıyoruz,” deyip sonra da “Peki toplumsal mesele derken ne kastediyorsunuz?” dendiğinde çeşitli versiyonlarıyla yukarıdaki listeyi masaya sürmemizi çok yadırgıyorum. Garip bir yabancılık hissi veriyor. Sinemada, tiyatroda, edebiyatta biri toplumsal meselelere duyarlı olmaktan söz ettiğinde gerçekten kendi perspektifinden ne görüyorsa, neye duyarlıysa onu öne çıkararak, yukarıdaki gibi sahici bir toplumsal meseleye değinmekten çekinmiyor. Bir tek sanat dünyasının toplumsal meselelere değmeyecek şekilde özenle hazırlanmış bir toplumsal meseleler listesi var sanki.
Sahiden de çok büyük bir sanatta eleştirellik mesaisini ekoloji merkezli işler, sergiler ve söylemler üstleniyor sözgelimi (ama tabii doğrudan memleketteki madencilikler, 700 yeni obruğa yol açan yanlış uygulamalar, mega altyapı projeleri, tarım politikaları, vs ile değil). Hakikaten soruyorum, yeni bir serginin daha insan-merkezliliği eleştiren ultra bayat bir nesne odaklı ontoloji ile konuştuğuna ve tüm izleyicilerin de hemfikir olup bitkilere, taşlara ve nesnelere kıymet vermenin önemini bilebildikleri için kendi kendilerini kutladıklarına tanıklık etmek istiyor muyuz? Korkarım buna acı ve sanat dünyasına özgü yanıtımız şu: Evet. Kişisel olan politiktir, oto-kurmaca çağı… iyi güzel de bu kadar çok hiçbir şeye bağlanmayan kişisel hikâye anlatısını kim istifleyecek? Kim kataloglayacak, derleyecek, hatta editleyecek? Kimlik çatışmalarının çok sayıda akstan duman ettiği bir ülkede kimlik konuşmayı sterilleştirmiş ve soyutlamış bir dille kim ne yapacak? Beden derken işyerlerinde her gün parçalanan uzuvlar kimin aklına gelecek? Teknolojiye erişim konusundaki uçurumların hangi sosyal katmanlara işaret ettiğini kim kurcalayacak? Cinsiyet belasına hakiki şiddetle iç içe çatır çatır kim bakacak? Morglar ne anlatıyor biliyor muyuz, avukatların telefonları ne anlatıyor veya uzak ölümlerin değil bugünkü ölümlerin hafızası ne söylüyor? Yoksa eleştirel olmak için bunları değil de hangi aynı düşünürün, aynı makalesinin, aynı terimine gönderme yapmak gerektiğini mi bilmek elzem?


Yorumlar