Politik sanat için topuk
Yazı: Süreyyya Evren
Sinema veya roman gibi disiplinlerle sanat dünyasını, özellikle son yirmi yıldaki üretimler üzerinden karşılaştırınca, birkaç açıdan derin bir politik referans farkı ortaya çıktığını daha önce yazmıştım. Kastım şuydu: İçinde bulunduğumuz çağ ve coğrafya hakkındaki politik temaların hiçbiri sanatta temsil edilmezken hepsi diğer disiplinlerde o ya da bu şekilde ele alınıyor. Sanatta çok garip bir gözlerini kapama ve politik sanat konusu olarak baştan onaylanmış bir iki, neredeyse hiç değişmeyen ve tüm sanat dünyasının hemfikir olduğu konuda eser üretmek yaygın. Antroposen gibi. Zaten sanat dünyasında herkesin aynı fikirde olması, aynı fikirde olmayanların barınamadığı bir konsensüs rejimi sorunu var, basit söyleyecek olursam, pat diye öne çıkan İslamcı sanatçıları, Marksist sanatçıları, Kemalist sanatçıları sayamamamız dahi bir işaret. Herkes konsensüsün izin verdiği kadar ve çerçevede ve ilkelerle solcu, herkes aynı sınıra kadar liberal, aynı sınıra kadar laik, aynı sınıra kadar kimlik politikalarından yana. Hep her politik konuda hep birlikte hareket ediliyor, hep bir aut Caesar aut nihil (ya Sezar ya hiç), ya devlet başa ya kuzgun leşe havası var. Bu havada, hiç sınıf sorunlarını gündeme getirmeden, yoksulluğu, iş cinayetlerini, göçmen sorunlarını, çocuk evliliklerini, suça sürüklenen çocukları, yenidoğan cinayetlerini, deprem, yangın, orman yangını gibi felaketlerin yönetsel tutumlarla bambaşka bir politik eksene taşınması gibi durumları görmezden gelme var. Şimdi mesela Cuma namazında en yetkili dini merciden camilerde kadınların miras hakkından mahrum edilmesi konuşulan bir ortam sonuçta içinde yaşadığımız. Bunların bu kadar az mesele edilmesi, tek tük mesele eden çıktığında da yalnız kalması, bunları bir serginin, küratörün veya yazarın birbirine bağlayamaması idi bana problematik gelen.
Ama şu soruyla karşılaştım bir panelde: Neye politik sanat diyoruz ki?
Evet, neye diyoruz, diyelim?
Ben politik sanatı çok da karmaşık bir anlamda kullanmıyorum. Politik bir mesele hakkında, yani “yaşam nasıl düzenlenmeli”yi ilgilendiren bir mesele hakkında söz alan, yaşamın düzenlenişinde gördüğü aksaklıklara işaret eden, yaşamın farklı şekilde düzenlenebileceğini ima eden sanat gibi kullanıyorum. “Nasıl yaşamalı?” sorusu politik bir soru da olabiliyor elbet “polis nasıl düzenlenmeli?” ile başlayan yaşam nasıl düzenlenmeli sorularıyla birleştiğinde. Ancak ben gene de bunların salt etik felsefe olarak kalabilecek bir soruyu (yani “nasıl yaşamalı” sorusunu) politik bir soruya (“yaşam genel olarak nasıl düzenlenmeli”) vereceğimiz yanıta nasıl uyarlamalı kaygısıyla birleştirerek okumaya yaklaşıyorum. O yüzden “politik sanat” denince, sözgelimi “iş koşullarının yaşamlarımızda nasıl düzenlendiğiyle ilgili eserler”i anlıyorum. Elbette sanatın farklı bir bilgi biçimi olduğunu, kendi otonomisi olduğunu, en azından teoride bağışık, bağımsız ve özgür olduğunu, dolayısıyla illa ki bir konuyu birebir işlemediğini (bir köşe yazısı olmadığını), kendi sanatsal (ister form ister süreç) geleneği içinde geliştirdiği bir dille kendi irdelemesini, sorgulamasını yaptığını kabul ederek söylüyorum bunu. Ve her zaman sanat dünyasının nasıl düzenleneceğine veya genel olarak bilginin (ve sanata dair bilginin) nasıl düzenleneceğine dair işleri de yaşamın yeniden düzenlenmesi teşebbüsleri anlamında politik sayabileceğimizi bilerek söylüyorum. Tabii bu söylediğim bir anda neyin politik sanat olduğuna dair alanı genişletiyor. Taze incelediğim birşey olduğu için sırf anıyorum, yoksa benzer bin şey anılabilir, John Latham’ın (1921–2006) 1966’da Londra’daki St Martin’s School of Art kütüphanesinden Clement Greenberg’in Art and Culture (1961) kitabını ödünç aldığı, öğrencilerle birlikte sayfaları çiğneyip tükürdükleri, posayı fermante edip bir şişeye aktardıkları ve kütüphaneye bu şekilde iade etmeye çalıştıkları iş (Still and Chew) bile bu anlamda politik sanat. Sanata dair bilginin yapımına ve sanat tarihi yazımına; aynı zamanda kütüphaneye, bilginin biriktirilmesine hatta kitap formuna dönük bir söz içeriyor. Bir yeni alan açma derdi var. Ben bugün bunun bile az olduğunu görüyorum, çünkü bu bile, herkesin aynı fikirde olduğu bir şey değildir ve dolayısıyla bizde yapılsa eleştirel bir iş sayılması güç olurdu. Bugün bizde bir kitap çiğnenecek ve tükürülecek olsa bunun eleştirel bir iş sayılabilmesini mümkün kılacak tek ihtimal, çiğnenen kitapların eleştirelliği konusunda konsensüs olması. Herkesin çiğnenmesini iyi bulacağı bir kitabı çiğnemeye ve herkesin tükürülmesini doğru bulacağı bir kitabın tükürülmesine eleştirel veya politik sanat diyoruz. Halbuki benim anladığım anlamıyla politik sanat, meseleyi bir agoraya çeken, orasından burasından meseleyi delen, çekiştiren, atıyorum Murathan Mungan’ın 995 Km’de (Metis, 2023) başarıyla yaptığı gibi kötü adamı (Musa Anter’i öldüren kontrgerilla ile de birlikte çalışan Hizbullahçı tetikçi, diyelim kısaca) konuşturan, onu dillendiren, onun ağzından, iç sesinden, bakışından romanı yürüten, onun bakış açısıyla evren kurabilen, iyi ile kötüyü yeniden ve yeniden değerlendirebilen sanattır. Bunun örneklerini, denemelerini, sınır zorlayan kalkışmalarını diğer disiplinlerde, dediğim gibi en basitinden sinemada, romanda, sık sık görüp sanatta hiç göremedikçe durumu yadırgıyorum. Ama bir çekince ve alan açma ihtiyacı da hissediyorum.
Şu sanki denebilir: Sanatın nomos’a başkaldırıya ihtiyacı yok mekânı biçimlendirmek ve dünya kurmak için, aksine, kendi sanat dünyasının geçerli nomos’una maksimum uyumlanmak ve onun kendini kurmasına aracılık etmek (güvenli, garantili) yolu var önünde. Sanat bu anlamda, sanat dünyasının egemen konsensüslerinin kendilerini var ettikleri bedene, aracı ve alıcı cisme ama aynı zamanda alana dönüşüyor. Dönebiliyor. Nomos’a başkaldırının olmazsa olmaz sanat nedir koşulu olması, politik yönü baskın sanat tarihçisinin veya eleştirmeninin temennisi gibi daha çok. Dahası, sanat yapma biçimleri içindeki her yeniliği (diyelim Picasso’nun zaman olgusunu tuvale taşımasını) kendinde politik sayamıyorum asla. Formda, bakışta veya süreçte gerçekleştirilen her yeniliği sanata dair bilginin ve bu anlamda sanat dünyasının ve yaşamın yeniden düzenlenmesine dair bir öneri addedemiyorum. Siyasi paradigma içi yenilikler de son derece mümkündür. Ayrıca sanat tarihinin gene o bölgelerinden gidecek olsak ve Picasso’dan bir şey seçecek olsak, hâlâ Guernica’yı (1937) veya aynı sergiden Alexander Calder’ın Cıva Çeşmesi’ni (Mercury Fountain, 1937) konuları ve masaya getirdikleri dolayısıyla politik sanat eserleri sayıyorum. İki yıl sonra aynı sanatçıların, Picasso’nun ikonik Sarı Saçlı Kadın’ını (Woman with Yellow Hair, 1939) veya Calder’ın çığır açan Istakoz Kapanı ve Balık Kuyruğu’nu (Lobster Trap and Fish Tail, 1939) yapması için sanatçıların form veya süreç anlamında bir nomos’u hedeflemeleri gerekmiyordu. Özetle, sallanan her yapı politik bir yapı sayılmak zorunda değil.
Nomos’a karşı olmak için nomos’u hedeflemek gerekiyor diye düşünüyorum. Nomos’u mesele etmeye niyetlenmiş olmak. Ve sözgelimi yaşamımız artık seçilmiş belediye başkanlarının hapse atılabileceği, hapisteki isimlerin hukuki sebeplerle orada olmadıklarını düşünmenin gündelikleştiği bir şekilde düzenlendiyse, içinde bulunduğumuz yasalardan biri de bu demektir. Elbette sanat eserinin yüzünü döndüğü politik mesele ile ne yaptığı, stratejisinin ne olduğu sanatsal olarak esas, sonuçta sanatın otonomisi nasıl sorusuna verdiği yanıtlarda kopmasını sağlıyor. Gene de post-truth çağında esas fark edenin taraf olmak olmasını bir yana bırakarak, sanat eserinin neyi referans aldığına, neyi konu aldığına bakmaya meylediyorum. Bu herhangi bir sanatçının nasıl bir sanatçı olduğu hakkında bir araştırma değil, ama politik sanatın ne olduğu (belki de gerçekten dediğim doğrudan anlamda var olup olmadığı) ve varsa neler verebileceğiyle ilgili bir araştırma. 995 Km’nin kurduğu dünya ile siyasi tarihe (sözgelimi en yalın ifadeyle sert 1990’lara), toplumsal tarihe, bilgi biçimlerine yeni bir gözle bakabiliyorsak, ötekinin ruhunun içinden geçebiliyorsak, ya da, Burak Delier’in Festus Okey cinayetiyle ilgili sergisi Tarihin Küçük Odası’nda (Karşı Sanat, 2022) olduğu gibi bir tek kişinin gözlerden uzak ölümünün politik sanatın kurduğu dünya içinde nasıl yasa’yı yoğun ışık altında tutabildiğini takip edebiliyorsak, neden bu noktaları birleştirmek için çaba göstermek denenmesin?..
Niyetim, politik sanat örneklerinin yokluğu azlığı, tekilliği, dağınıklığı hakkında yakınmaları askıya alıp, yasa’nın yerini, belki formunu ve aşil topuğunu tekrar düşünmeyi cazip gösterecek kanallar aramak.


Yorumlar