top of page

Müze ile mozole arasındaki ses benzerliğini aşmak

Sakıp Sabancı Müzesi, yeni döneminde “müze” kavramının bizzat kendisini tartışmaya açıyor. Göreve gelir gelmez, katılımcılığı ve sosyal adaleti merkeze alan Suzanne Lacy sergisiyle net bir tavır ortaya koyan Müze Müdürü Prof. Dr. Ahu Antmen ile konuştuk. “Müzelik olma” kavramını tersten okuyan, kurumu bir otorite değil bir “paydaş” olarak konumlayan ve sergi salonlarını yaşayan bir “agora”ya dönüştürmeyi hedefleyen Antmen, SSM’nin yeni yol haritasını, koleksiyonun geleceğini ve dijital çağda “birlikte” olmanın direnişini Unlimited'a anlattı. Bu röportaj, Suzanne Lacy’nin Birlikte / Togæther sergisinin arkasındaki küratoryal ve kurumsal vizyonu anlamak için kritik bir tamamlayıcı


Röportaj: Merve Akar Akgün



Suzanne Lacy ve Ahu Antmen, Birlikte / Togæther sergisinde, Sakıp Sabancı Müzesi, 2025Fotoğraf: Canberk Ulusan


Yıllarca sanat tarihçisi ve akademisyen kimliğinizle “kurumu” dışarıdan analiz ettiniz, şimdi ise bir kurumun, Sakıp Sabancı Müzesi’nin, en tepesindesiniz. Müze dünyası küresel ölçekte büyük bir kimlik krizi ve dönüşüm yaşıyor; ICOM’un (Uluslararası Müzeler Konseyi) yeni müze tanımında katılımcılık, şeffaflık ve sosyal adalet vurguları artık korumanın ve sergilemenin önüne geçti. Suzanne Lacy sergisiyle yaptığınız açılış ve artan kamusal programlarınız, SSM’yi yaşayan ve tartışan ve hatta bazen rahatsız eden bir “agora”ya dönüştürme arzusunun ilanı mı?

Özünde ideolojik mekânlar olarak şekillenen müzecilik olgusunu değerlendirirken eleştirel sorgulama özellikle önem taşıyor, bu da işaret ettiğiniz gibi, ICOM’un günümüzde müzecilik pratikleri için yeni bir tavır ve yeni bir tanım arayışının nedenlerini gündeme getiriyor. 21. yüzyıl başlarken kimlik olgusu belki yapay zekadan kaynaklı daha karmaşık bir hal alacak ama, kimlik çatışmalarının devam edeceği açık. Modern müzecilik 20. yüzyılda şekillenirken koruma ve sergileme ön plandaydı ve baskın kimliklerin korunması ve sergilenmesi etrafında şekillenmişti. Şimdi artık maddi ya da sanatsal kültür olsun, müze teşhirlerinde gördüğümüz nesnelerin öncelikle nasıl olup da o müzenin koleksiyonuna girdiği (ve başka birtakım nesnelerin neden giremediği); neyin neden ve nasıl korunduğu gibi yeni bir kültürel düşünce sisteminden bakılmaya çalışılıyor. Müzelerin geçmişteki koleksiyon politikaları şeffaflaşıyor; toplumsal adalet vurgusuyla yeniden şekilleniyor. Dolayısıyla ben müzelerde bugün yaşanan dönüşümü bir kriz değil de bir fırsat olarak görüyorum; daha çoğulcu bir temsil sisteminin kapıları aralanıyor. Böyle bir zamanda SSM’de, günümüzde müzecilik pratiklerini dönüştüren bir sanatçı olarak tanımlanan Suzanne Lacy’nin müze de dahil tüm kamusal alanlarda kimin ve neyin görünüp görünmediğiyle ilgili sorgulamalarını gündeme getirmek, toplumsallık ve katılımcılık vurgusu yapan, kamusallığın anlamını sorgulamamıza zemin oluşturan yaklaşımını sergilemek, müzemizi sergi süresince bir tür agoraya dönüştürdüğü algısı yaratıyorsa bu sevindirici. Öte yandan, Sakıp Sabancı Müzesi’nin, sanat olgusunu çok sesli politik bir alan olarak hayal eden Joseph Beuys, Marina Abramovic, Agnes Denes, Ai Wei Wei gibi sanatçıların yapıtlarına da evsahipliği yapmış olduğunu unutmayalım.


Siz, aynı zamanda, Türkiye sanat yazınında eleştirel düşünceyi ve feminist okumayı her zaman merkeze almış bir yazarsınız. Suzanne Lacy’nin pratiği de tam olarak “ilişkisel estetik” ve toplumsal yüzleşme üzerine kurulu. Genellikle kurumsal eleştiri (institutional critique) dediğimiz şey, sanatçıların müzeye dışarıdan yönelttiği bir oktur. Fakat siz bu sergiyle eleştiriyi bizzat kurumun kalbine, yönetici koltuğundan davet ettiniz. Bir sanat tarihçisi olarak, müzenin otoriter sesini kısıp, yerine daha çok sesli, belki de daha kırılgan ve geçişken bir anlatı koymak, SSM’nin yerleşik koleksiyonunu ve o köklü hafızasını nasıl dönüştürecek?

Suzanne Lacy, feminist yaklaşımının getirdiği yeni metodolojiler ve malzemelerle; ve henüz ilişkisel estetik diye bir tanım yokken yeni tür kamusal sanat olarak adlandırdığı katılımcı pratikleriyle, kendi kuşağının birçok sanatçısı gibi, kurumsal eleştiri olarak adlandırılan yaklaşımın da bir temsilcisi elbette. Bu tür bir pratiği müzeye davet etmek demek, geleneksel müze fikrini yapıbozuma uğrattığı kadar, müze için yeni ve yaratıcı bir alan da açar, işin bu boyutu özellikle ilgi çekici. Suzanne Lacy örneği her müze için bir meydan okuma gibi. Toplumsal olguları birlikte tartışmak üzere yüzlerce insanın gönüllü olarak bir araya geldiği birkaç saatlik bir gönül bağını nasıl görünür kılmalı? Nasıl sergilemeli? Farklı ülkelerde, farklı yerel soru(n)lar etrafında şekillenen Lacy performanslarını her müzenin kendi bağlamına taşıma biçimi farklı ve zaten işin özü burada. Böylece müzeler salt bir mekân değil, ya da bir otorite değil, bir paydaş olarak sergi sürecinin bir parçası haline geliyor. 20. yüzyılın çok değerli, ama zamana dayalı üretimlerinin nasıl gösterileceği kadar nasıl korunacağı müzeler için başlı başına bir mesele; Lacy sergisinin çok önemli bir boyutu da bu. Müzenin yerleşik koeksiyonlarını sergilerken de izleyicimizle birlikte soru sormaya ve araştırmaya öncelik vereceğimiz bir teşhir yaklaşımını yeğleyeceğimizi söyleyebilirim.



Suzanne Lacy, Birlikte / Togæther, Sergiden görünüm, Sakıp Sabancı Müzesi, 2025. Fotoğraf: Canberk Ulusan. Sanatçının ve Sakıp Sabancı Müzesi'nin izniyle


Türkiye’de özel müzecilik, sermaye gruplarının himayesinde gelişen ve ister istemez belirli bir sınıfın temsil alanı olarak algılanan bir yapıya sahip. Ancak sizin son dönemdeki hamlelerinizde, daha geniş bir yurttaş kitlesi için bir buluşma noktası yapma gayreti seziyorum. Bir yanda holding bünyesinde bir özel müze gerçekliği, diğer yanda sizin temsil ettiğiniz toplumsal/kamusal sorumluluk bilinci... Bu iki kavram, özellikle ekonomik krizlerin kültüre erişimi zorlaştırdığı 2025 Türkiyesi’nde birbirini nasıl besleyecek? SSM’nin özel duvarlarını kamusal ihtiyaçlara ne kadar esnetebilirsiniz?

Özel ya da devlet müzeleri olsun, bu kurumlar bir müze olmaktan kaynaklı olarak, zaten kamusal ihtiyaçları gözetmekle yükümlü diye düşünüyorum. Bir müzeye kültürel değerini kazandıran piyasa dinamiklerinden uzak duruşudur, bu konuda taviz verildiğinde tabelasında müze yazıp yazmaması fark etmez. Türkiye’de özel müzecilik elbette belli sermaye gruplarının himayesinde yola çıktı; ancak özel müzeleri yalnızca bu açıdan görmek yanıltıcı olabilir. İşaret ettiğiniz toplumsal/kamusal sorumluluk bilinci, bu müzelerde çalışan hemen bütün arkadaşlarımızda var, her gün kamuyla haşır neşir olunan bir kurumda çalışmanın bence ister istemez kişiye kazandıracağı bir bilinç bu. SSM’ye gelirsek, bu müzenin kuruluş felsefesi zaten paylaşım fikri üzerine kurulu; özel bir haneyi tüm koleksiyonlarıyla birlikte bir üniversite müzesine dönüştürme fikri SSM’yi başka özel müzelerden ayırıyor. Bu yönü, SSM’nin kendi koleksiyonlarını ve ilgili kültürel olguları daha çok araştırarak kamuyla paylaşmak sorumluluğu yüklüyor. Bu sorumluluk elbette nasıl bir sergi programının tercih edileceğine ve ya da bu sergilerin kamuya nasıl sunulacağına da yansıyor.


Küratörlüğünü üstlendiğiniz Üryan, Çıplak, Nü'nün sergi kataloğunda Türk resminde modernleşmeyi beden ve cinsiyet üzerinden çok katmanlı bir şekilde okumuştunuz. SSM ise Türk resim tarihinin en kanonik eserlerine ev sahipliği yapan bir hafıza mekânı. Sizin yönetiminizde, depolarda duran veya duvarda asılı olan Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi eserlerini, bugünün kuir teorisi, feminist tarih yazımı veya post-kolonyal bakış açılarıyla yeniden kürate edilmiş, ters köşe sergilerde görecek miyiz? Yoksa çağdaş sergiler yeniyi temsil ederken, koleksiyon gelenekseli korumaya devam mı edecek?

Sakıp Sabancı Müzesi aynı çatı altında çok zengin içeriklerin sergilendiği bir yer; Emirgân’da bahçesiyle birlikte köşkün kendisi ve içindeki dekoratif eserler; kitap ve hat koleksiyonu; resim koleksiyonu; öte yandan geçici modern ve çağdaş dönem sergileri... Bunların hepsi, bir bütün olarak, Türkiye’nin nasıl modernleştiğinin, bu ülkenin kültürel ilgi alanlarının bir aynası gibidir. Müzede geleneksel ve çağdaş arasında bir geçirgenlik de var. Örneğin, Kitap Sanatları ve Hat Koleksiyonu içinde “geleneksel” korunurken, o koleksiyonla birebir bağlantılı çağdaş bir Kutluğ Ataman eseri de koleksiyonun içindedir. Murat Durusoy’un koleksiyonumuza yeni katılan Doğa Sonrası Etüdleri başlıklı dijital eserini de hem bahçeyle hem kitap sanatlarındaki bitki bezemeleriyle konuşması açısından aynı koleksiyon içinde sergiliyoruz ve bitki/çiçek olgusunun farklı çağlardaki anlamlarını sorguluyoruz. Bunlar, müzenin o salonlarında yalnızca gelenekseli görmeyi bekleyen izleyiciye, sizin deyiminizle ters köşe bir deneyim yaşatıyor ve farklı bir kültürel açılım sağlıyor. Aynı şekilde resim koleksiyonumuz için de tarihsel bir hafızayı farklı biçimlerde okumayı, yorumlamayı tetikleyecek teşhir biçimleri amaçlıyoruz.



Suzanne Lacy, Birlikte / Togæther, Sergiden görünüm, Sakıp Sabancı Müzesi, 2025. Fotoğraf: Canberk Ulusan. Sanatçının ve Sakıp Sabancı Müzesi'nin izniyle


Paul Valéry, yıllar önce müzeleri “sanatın mezarlığı” olarak tanımlamıştı. Bugün ise dijitalleşme ve yapay zekâ ile sanatın nesneden bağımsızlaştığı bir çağdayız. Siz ise göreve gelir gelmez insanları fiziksel olarak bir araya getiren, bedensel deneyime ve diyaloğa dayalı (Lacy’nin Kristal Örtü performansı gibi) işlere ağırlık verdiniz. Bu, dijitalin soğukluğuna ve ekran bağımlılığına karşı, müzenin insan insana temasını savunan bir direniş refleksi mi? 2026’ya girerken müzenin fiziksel varlığını, dijital dünyanın hızı karşısında nasıl bir deneyim alanı olarak konumlandırıyorsunuz?

Müzelik olmak diye birşey var!.. Adorno’nun dediği gibi, müze ile mozole arasında ses benzerliğinden öte bir çağrışım söz konusu. Fakat başta da değindiğiniz gibi, artık salt koruma ve sergileme pratiklerinden ibaret değil müze deneyimleri; katılım ve paylaşımın çeşitli biçimleri ön planda. İzleyicinin sanat eserleriyle etkileşiminde tarihsel bilgi edinimi veya estetik deneyimin yanı sıra sanat eserlerinin sağaltıcı boyutları ya da ruhsal/kişisel gelişime sağladığı açılımlar gündemde. Suzanne Lacy sergisinde çok sayıda ekran da var, ama bunlar amaç değil araç olarak anlatıyı/mesajı aktarmak için kullanıldı; serginin ana teması olan birliktelik ve dayanışma kavramlarının gerçekleştiği anları görünür kılıyorlar. Bu açıdan o ekranlar arasında, örneğin Kristal Örtü performansını sergilerken gerçek bir kilimin dokusunu hissetmek; eline kalem alıp yazı yazmak; masalarda birlikte oturup yaşlanmak üzerine konuşmak, karanlık bir arenada dile gelen şiddet karşısında birlikte utanmak – yani fizikselliğimizi, bedenselliğimizi hissetmek, serginin tasarlanan deneyim biçimi açısından çok önemliydi. Müzeler tam da dediğiniz gibi, zamanın şiddetine direnebildiğimiz, fiziksel bir deneyim yaşayabildiğimiz benzersiz zaman yolculukları sunuyorlar. Bu açıdan, bir teşhiri kurgularken ziyaretçilerin yalnızca zihinleriyle değil, algıyla, duyguyla gezdiğini unutmasak daha iyi!

Bütün yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Yazı ve fotoğrafların tüm hakları Unlimited’a aittir. İzinsiz alıntı yapılamaz.

All content is the sole responsibility of the authors. All rights to the texts and images belong to Unlimited.

No part of this publication may be reproduced or quoted without permission.

Unlimited Publications

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
bottom of page