top of page

Ertesi zaman*

13 saat önce
5 dakikada okunur

Mustafa Boğa’nın Bu Baktığın Son Şey Olabilir başlıklı kişisel sergisi Martch Art Project’de 18 Eylül - 24 Ekim 2026 tarihleri arasında izleyiciyle buluşuyor. Sanatçının imgeleri ise bir yüzeyden diğerine, bir zamandan başka bir zamana geçerek yeniden karşımıza çıkıyor


Röportaj: Ceylân Önalp



Bir görüntüyü gördüğümüz anda onun başına gelecekleri bilmiyoruz. Bir defterin sayfalarına çizilen birbirinden farklı figürlerin yıllar sonra halıya dönüşeceğini, bir aile fotoğrafının başka bir malzemede yeniden karşımıza çıkacağını ya da görüntünün bir gün bambaşka bağlamda bize bakacağını nereden bilebiliriz? Mustafa Boğa’nın işleri tam da bu nedenle sinemadaki görüntü akışlarını hatırlatıyor.


Sinemada bazen asıl hikâye iki görüntünün arasında olur. Bir kare tek başına başka, yanına gelen kareyle birlikte başka bir şey söyler. Hatta bazen ikinci görüntü, ilkine dönüp bakışımızı bile değiştirir. Dolayısıyla, bir fotoğraf nakışın ritmine girdiğinde ya da yıllar önce bir deftere çizilmiş bir figür halının tekrar eden motifleri arasında yeniden ortaya çıktığında imge artık ilk gördüğümüz şey olmaz, değişir. Ama tamamen başka bir şeye de dönüşmez. Biraz tanıdık, biraz yabancı bir hal alır. Hafıza da güvenilir bir arşivci sayılmaz zaten. Proust’un madlen kurabiyesini ısırınca unuttuklarının bir anda geri gelmesi kulağa ne kadar romantik gelse de, hafıza çoğu zaman yaramaz bir çocuk gibi davranabiliyor. Bir şeyi saklıyor, başka bir şeyi büyütüyor, bazılarını da siliyor. Ve yıllar sonra, en beklenmedik anda kendimizden eski bir sahneyle karşılaşmamızı sağlayabiliyor. Belki Mustafa’nın eski çizimlerinin yeniden karşımıza çıkmasının tuhaf çekiciliği de burada gizli. Bir çizim, çizildiği anda çok şey ifade etmeyebilir. Ama yıllar sonra başka bir yüzeyde, başka bir elin emeğiyle yeniden ortaya çıktığında, geçmişteki görüntünün de sandığımız kadar sabit olmadığını gösterebilir. Bu noktada yalnızca figüre değil, figürün geçirdiği zamana bakabiliriz. Halının tekrar eden motifleri arasında çoğalan eski çizgi artık bir anının kopyası değildir, kendi başına yeniden hayat kazanan imgeye dönüşmüştür.


Kestik!


Şimdi gözlerimizi kapatıp üçe kadar sayıyoruz ve buraya kadar okuduklarımızı unutuyoruz. Tıpkı Glennkill: Bir Koyun Polisiyesi kitabından uyarlanan Bir Koyun Dedektifi filminde olduğu gibi. Çünkü unutmak da bazen hatırlamanın başka bir biçimi. Hatta insan, gerçekle yüzleşmek yerine kendi mutluluğu için cehaleti ve unutmayı seçebiliyorsa, hafızanın da bize her zaman hakikati anlatmasını beklemek biraz haksızlık olabilir.


Buradan hareketle, imgelerin de hafıza kadar yaramaz olduğunu düşünürsek mesele daha da ilginçleşiyor. Bir görüntü kayboluyor, sonra başka bir zamanda, başka bir bedende, başka bir yüzeyde çıkıp geliyor. Sanat tarihinin meraklı dedektifi Aby Warburg hayatının çoğunu bunun peşinde geçirmişti. Onun imgelerin nachlebeninden, yani farklı şekillerde hayatta kalmaya devam etmesinden söz etmesi bu yüzden kulağa hâlâ tuhaf biçimde güncel geliyor. Mustafa’nın işlerinde de geçmiş, cam fanusta korunan bir şey değil. Ara sıra kendini hatırlatan eski bir tanıdık gibi. Biraz konuşunca ne onun ne bizim aynı kişi olmadığımızı fark ediyoruz.


Bu dönüşümün önemli bir kısmı malzemede gerçekleşiyor: Fotoğrafın bir anda yakaladığı şeyi iğne ve ipin çok daha yavaş dünyasına, kumaşın, elin ve tekrarın zamanına teslim etmek. Bu süreçte imge artık yalnızca bakılan bir şey olmaktan çıkıyor; yapılmış, işlenmiş, dokunmuş bir şeye dönüşüyor. Belki de bu yüzden sanatçının işlerine bakarken imgelerin kendisinden çok, başlarından geçenleri merak etmeye başlıyoruz.


Üstelik kendisi bu yolculuğu sadece malzemeler arasında yapmıyor. Uzun zamandır farklı ülkelerde konuk sanatçı programlarına katılıyor, başka coğrafyalarda üretiyor ve sergiliyor. Başka bir yerde çalışmanın ona kendi pratiğine biraz dışarıdan bakma imkânı verdiğini söylüyor. İlginç olan şu: İnsan kendinden uzaklaşmak için başka bir ülkeye gidebiliyor ama hafıza pasaport kontrolünde bırakılmıyor. Valize koymasanız da sizinle geliyor. Tıpkı sanatçının işlerinde coğrafya değişse bile ısrarla geri dönen bazı imgeler gibi.


Sonuçta, üretim bazen yeni bir şey bulmaktan çok, neden aynı şeyin peşinden tekrar tekrar gittiğini anlamaya çalışmakla ilgili. Sinan Eren Erk’in bu sergi için yazdığı metinde de sanatçının işlerinin başka katmanlarına, başka başlangıç ve sonlarına uzanan daha geniş bir harita var. Benim baktığım yer biraz daha dar: Bir imgenin peşine takılıp nereye kadar gidebileceğimizi merak ediyorum. Bu dar açıyı biraz daha genişletmek adına Mustafa Boğa ile kısa bir söyleşi yaptık.



Solda: Bu baktığın son şey olabilir sergisinden yerleştirme fotoğrafı. Solda: What Remains, Serbest nakış tekniği, 2026, 57 × 137 cm. Ortada: Elsewhere, Serbest nakış tekniği, 2026, 57 × 137 cm, Sağda: Now Here, Serbest nakış tekniği, 2026, 57 × 137 cm

Sağda: Bu baktığın son şey olabilir sergisinden yerleştirme fotoğrafı. Önde: Untitled 2, Özel tasarım Anadolu halısı, 2026, 170 × 170 cm. Arkada: I Am Not Afraid to Be Alone in the Dark, Serbest nakış tekniği, 2026, 51 × 59 cm


Serginin başlığı bizi doğrudan bakma eylemi üzerine düşünmeye çağırıyor. Arşivindeki görüntüleri başka bir malzemeye, zamana ya da bağlama taşıdığında, onları yeniden görme biçimimiz de değişiyor mu?

Evet, kesinlikle değişiyor. Benim için bir görüntüyü arşivden çıkarıp başka bir malzemeye aktarmak sadece onu yeniden üretmek değil, onunla yeniden karşılaşmak gibi. Eski fotoğraflar veya aile arşivinden gelen görüntüler, ilk halleriyle belirli bir zamana ve hikâyeye aitken, nakış, kumaş, halı ya da başka bir malzemeye dönüştüklerinde o bağ biraz çözülüyor. Görüntünün kendisi kadar, ona bugün nasıl baktığım ve onu nasıl hatırladığım da işin bir parçası oluyor.

Serginin başlığı da aslında bu bakma halini biraz daha ileri taşıyor. “Bu baktığın son şey olabilir” derken sadece izleyicinin o anda baktığı şeyin son görüntüsü olabileceğini söylemiyorum; aynı zamanda içinde bulunduğumuz anın ve var olma biçimimizin de son olabileceğine işaret ediyorum. Hayatlarımızın bu kadar geçici olduğunu bilerek, yaşadığımız karmaşık duygulara ve içinde bulunduğumuz ana belki biraz daha dikkatli bakmaya davet ediyorum izleyiciyi. Üst üste yığılmış oyuncak bebeklerden oluşan epoksi heykelde de aslında ulaşmaya çalıştığım şey bu. Parçalanmış bedenlere bakarken başlangıç ve sonla karşı karşıya kalıyoruz. O görüntünün içinde hem oluşma hem de yok olma hali aynı anda var. Sanırım arşiv görüntülerine tekrar bakarken de benim için benzer bir şey oluyor: Bir görüntüye bakarken sadece geçmişe değil, onun artık geri gelmeyecek oluşuna ve bizim de o ana bir gün son kez bakıyor olabileceğimize bakıyoruz.


Uzun zamandır farklı ülkelerde konuk sanatçı programlarına katılıyor, farklı bağlamlarda sergiler üretiyorsun. Şanghay’daki Swatch Art Peace Hotel Residency gibi deneyimler, üretim biçimini ya da kendine sanatçı olarak bakışını nasıl değiştirdi?

Farklı ülkelerde ve farklı koşullarda üretmek, aslında kendi pratiğime biraz dışarıdan bakmamı sağladı. Özellikle Şanghay’daki konuk sanatçı programı benim için bu açıdan önemliydi. Alıştığım çevreden, insanlardan ve gündelik hayattan uzaklaşınca, işlerimde sürekli geri döndüğüm bazı şeyleri daha net görmeye başladım. Bir yandan yeni malzemeler ve yeni yöntemlerle karşılaşırken, diğer yandan ne kadar farklı bir yerde olursam olayım kendi hafızamın, geçmişimin ve bazı imgelerin benimle birlikte geldiğini fark ettim. Sanırım konuk sanatçı programlarının bana kattığı en önemli şey, üretimimi değiştirmekten çok, neden bazı şeylere tekrar tekrar döndüğümü anlamaya başlamam oldu.



Solda: Mustafa Boğa, Untitled 3, detay, Serbest nakış tekniği, 2026, 66 × 104 cm Sağda: Mustafa Boğa, Untitled 1, detay, Serbest nakış tekniği ve kapitone çerçeve, 2026, 74 × 77 cm


Daha önce üretim sürecini, bazı işleri önce içgüdüyle yapıp anlamlarını sonradan keşfetmek olarak tarif etmiştin. Bu sergide de böyle bir süreç var mı? Üretirken henüz adını koyamadığın ama sonradan dönüp baktığında fark ettiğin şey ne oldu?

Bu sergide de bunun olduğunu düşünüyorum. Bir işe başlarken çoğu zaman ne söylemek istediğimi tam olarak bilmiyorum. Önce bir görüntü, bir cümle, bir malzeme ya da sadece bir his beni harekete geçiriyor. Anlam biraz daha sonra ortaya çıkıyor. Bu sergide geriye dönüp baktığımda, üzerinde çalıştığım işlerin düşündüğümden daha fazla “son” ve “başlangıç” fikri etrafında toplandığını fark ettim. Ölüm, kayıp, savaş ya da umutsuzluk gibi şeylerle doğrudan ilgilenirken bile, işlerin içinde sürekli bir devam etme hali vardı. Sanırım üretirken henüz adını koyamadığım şey buydu: Bir şeyin bitmesiyle başka bir şeyin başlaması arasındaki o belirsiz alan.


* Bu yazı başlığını Jacques Rancière’in 2020 yılında Lemis Yayınları’ndan ikinci baskısı çıkan aynı isimli kitabından almaktadır.

Yorumlar


Bu gönderiye yorum yapmak artık mümkün değil. Daha fazla bilgi için site sahibiyle iletişime geçin.

Bütün yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Yazı ve fotoğrafların tüm hakları Unlimited’a aittir. İzinsiz alıntı yapılamaz.

All content is the sole responsibility of the authors. All rights to the texts and images belong to Unlimited.

No part of this publication may be reproduced or quoted without permission.

Unlimited Publications

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
bottom of page