top of page

İstanbul’da bir gizli emek anıtı

11 dakika önce
6 dakikada okunur

Lin Fanglu’nun She’s Bestowed Love adlı eseri 24 Eylül itibariyle Dr. Xiaoxin Li’nin küratörlüğünde The Peninsula Istanbul’un Tarihi Yolcu Terminali binasında yer alan The Lobby alanında sanatseverlerle buluştu


Röportaj: Merve Akar Akgün



Lin Fanglu, Sanatçının ve The Peninsula’nın izniyle


She’s Bestowed Love yerleştirmenizde Gaia imgesi yeryüzünün ve kadının tükenmek bilmeyen gücünün somutlaştığı bir zemin olarak karşımıza çıkıyor. Ürettiğiniz formlar kıvrımları, düğümleri ve yükseltileriyle yaşayan bir topoğrafya inşa ediyor. 2021 Loewe Foundation Craft Prize ödüllü işiniz SHE, ham bir kumaşın anıtsal sessizliğine odaklanıyordu. İstanbul’daki yeni yerleştirmeniz ise son derece canlı, tutkulu ve yoğun bir kırmızıyla izleyiciyi karşılıyor. Aradaki bu geçiş pratiğinizde nasıl gerçekleşti? Beyazdan kırmızıya uzanırken, kadınlık ve yeryüzüne dair felsefi sorgunuzda neler değişti?

Benim için Gaia beden, toprak ve kadınlık deneyimi arasındaki ilişkiyi düşünmenin bir biçimi. Kumaşla çalışırken bedeni hep bir peyzaj gibi düşünüyorum: zamanın, emeğin, baskının, büyümenin ve dönüşümün izlerini taşıyan bir yüzey. SHE’de beyaz kumaş çok önemliydi, çünkü strüktürün doğrudan kendisinin konuşmasına alan açıyordu. Malzemenin önüne geçen neredeyse hiçbir dikkat dağıtıcı unsur yoktu. Kıvrımlar, düğümler, pileler ve hacimler bir tür sessiz topoğrafyaya dönüştü. Beyazlık aynı zamanda sıradan zamanın neredeyse dışına taşan bir askıda kalma hissi yarattı. SHE sessizdi ama güçsüz değildi; kumaşa işleyen fiziksel emek o sessizliğe belirgin bir ağırlık kazandırıyordu.

She’s Bestowed Love’daki kırmızı ise bedene çok daha yakın bir yerde duruyor. Bana kanı, sıcaklığı, arzuyu, canlılığı ve aynı zamanda toprağı hatırlatıyor. Kumaşın hafızayı aktif olarak üreten bir şeye dönüştüğünü hissettiriyor. Dolayısıyla beyazdan kırmızıya geçişi yalnızca bir renk değişimi olarak görmüyorum; bu, işin ısısındaki bir değişim. Beyaz işler hafıza ve sessizlikle ilişkileniyordu, kırmızı işler ise hafızayı şimdiki zamana, bedene ve daha dolaysız, duyusal bir alana taşıyor. Kumaşın hacmi de değişiyor, çünkü rengin de bir ağırlığı var. Kırmızı, kıvrımların daha derin, düğümlerin ise daha fazla görünmesini sağlıyor. Aynı jest aniden daha mahrem, daha tensel, hatta daha tekinsiz ve şiddetli bir hale gelebiliyor.


Yunnan’daki Bai etnik grubuna mensup kadınlardan devraldığınız geleneksel bağlama-boyama (tie-dye) ve düğümleme teknikleri, pratiğinizin felsefi omurgasını oluşturuyor. Düğüm atma eylemi özünde ikili bir yapı barındırır: Hem bir koruma jestidir hem de zamanı ve emeği tek bir noktaya bağlamanın bir yolu. Bedensel olarak talepkâr ve sabır gerektiren bu süreç sizin zaman deneyiminizi dönüştürüyor mu?

Düğüm, pratiğimdeki en temel jestlerden biri çünkü son derece yalın olmasına karşın karmaşık bir zaman kavrayışını içinde barındırıyor. Bir düğüm attığınızda bir gerilim noktası yaratıyorsunuz. Bir şeyleri bir araya getirip tutarak önceki haline geri dönmesini engelliyorsunuz. Bu durum bana göre hafızanın işleyişine çok yakın. Belirli anları hatırlarız, çünkü orada bir şey olmuştur; bir şey sıkılaşmış, tutulmuş ya da sabitlenmiş olabilir.

Bai kadınlarından öğrendiğim teknikler başlangıçta güncel sanat formları olarak geliştirilmemişti. Gündelik hayata, giyime, ev içi emeğe, topluluğa ve nesiller arası aktarıma aitti. Beni asıl cezbeden de tam olarak bu sıradan emek ile onun içinde gizlenen o muazzam zaman arasındaki ilişkiydi.

Bir düğümü aceleye getiremezsiniz. Ellerinizi tekrar tekrar kullanmak, bazen aynı jesti yüzlerce, binlerce kez yinelemek zorundasınız. Bu da benim zaman deneyimimi baştan aşağı dönüştürüyor, evet. Bu şekilde çalıştığımda zaman, akıp giden soyut bir kavram olmaktan çıkıyor, fizikselleşiyor. Ellerimde, parmaklarımda, bedenimde ve nihayetinde kumaşta birikiyor. İşte bu yüzden düğümü neredeyse arkeolojik bir nesne gibi görüyorum. Çoktan geçip gitmiş bir anı barındırıyor ama maddesel olarak varlığını sürdürmeye devam ediyor. Bir düğüm, aslında küçük bir arşiv gibidir: Bir elin hareketini, bir bedenin uyguladığı baskıyı ve belirli bir eylemin süresini kaydeder. Belki de zanaata bu denli ilgi duymamın nedeni budur. Zanaat, ortaya çıkan bitmiş nesneyi, onu var eden zamandan ve emekten ayırmanıza izin vermez.



Solda: Lin Fanglu, She’s Bestowed Love yapım aşamasında, Sanatçının ve The Peninsula’nın izniyle

Sağda: Lin Fanglu, She’s Bestowed Love, detay, Sanatçının ve The Peninsula’nın izniyle


Sanatsal pratiğinizin merkezinde, tarihe geçmeyen kadınların görünmeyen emeğine saygı duruşu var. She’s Body ve Threads of Change gibi serilerinizde, geleneksel olarak ev içi ya da yerel alanlara hapsedilmiş zanaatları anıtsal ve heykelsi kütlelere dönüştürmüştünüz. She’s Bestowed Love ise tarihi mimariye sahip bir otelin lobi alanında konumlanıyor. Mahrem alanlara ve anonim kadın tarihlerine kök salmış bir zanaatı The Peninsula’nın anıtsal ve kamusal ölçeğine taşımak, yapıt ile izleyici arasındaki diyaloğu yeniden tanımlayacak mı?

Kadın emeğinin günlük yaşamın temelinde yer almasına karşın tarihsel olarak nasıl görünmez kılındığı beni her zaman derinden düşündürmüştür. Tekstil çalışmaları bunun en özel örneklerinden biridir. Nesiller boyu kadınlar kıyafetler dikmiş, onarımlar yapmış, malzemeleri hazırlamış; boyamış, dokumuş ve aileleri, toplulukları için nesneler üretmiş. Bu edimler çoğunlukla ev içi emek olarak nitelendirilmiş ve özel alanla özdeşleştirildikleri için de kolayca göz ardı edilmiş. Bir kimse ancak fiziksel sürece yakından baktığında, sürecin barındırdığı bilgi birikimi ve emeği görebilir.

She’s Body’de, bu gizli emeği, artık küçük ya da özel kalamayacak bir olgu olarak ele alıp ona bir beden kazandırmak istedim. Ölçek bu noktada önem kazandı çünkü emekle kurduğumuz ilişkiyi dönüştürüyor. Bir şey anıtsal boyuta ulaştığında, ona bambaşka bir gözle bakmak zorunda kalıyoruz. She’s Bestowed Love’ın The Peninsula’ya yerleştirilmesi ise bambaşka bir karşılaşma biçimi doğuruyor. Yapıt insanların içinden geçip gittiği bir alana dahil oluyor. Bunu ilginç buluyorum. Eserin günlük yaşamdan kopmasını istemiyorum. Çalışmama ilham veren kadınlar tekstillerini müzeler ya da galeriler için değil yaşamın bir parçası oldukları için ürettiler. Dolayısıyla yapıtı bir otel lobisinde konumlandırınca artık insanların karşılaşmalarının, sohbetlerinin ve anılarının bir parçası haline geliyor. Umarım izleyici, yapıtla karşılaşmadan önce Bai tekstil geleneklerinin tüm tarihini kavramak zorunda değil ve sadece bir şeyler hissetmesini isterim; bir sıcaklık, ağırlık, gerilim, yakınlık duygusu ve hatta bir bedenin varlığı. Benim için bu fiziksel karşılaşma, şimdiden bir diyalog biçimi.


Dr. Xiaoxin Li’nin küratörlüğünü üstlendiği bu projede yapıtınız İstanbul’da, Doğu ile Batı’nın, tarih ile çağdaş olanın kesişim noktasında yer alan bir şehirde, sergileniyor. Tekstil, İpek Yolu’na kadar uzanan geçmişiyle tarihte kültürler arası en eski mecralardan biri olmuş. Bai kadınlarının geleneksel teknikleriyle üretilen bu kırmızı formlar ile İstanbul’un Neoklasik, tarihi mimarisi arasındaki diyaloğu nasıl okuyorsunuz?

İstanbul bu yapıt için çok anlamlı bir yer. Hem farklı coğrafyaların, kültürlerin, dinlerin, tarihlerin ve değişim sistemlerinin kesişim noktasında yer alıyor hem de hafıza katmanlarıyla örülü. Kumaşlar da bu tür bir hareketi içinde barındırır; insanlarla birlikte seyahat ederek teknikleri, hikâyeleri, inançları ve kimlikleri bir yerden diğerine taşırlar. İpek Yolu bunun tarihi örneklerinden biri ancak tekstil alışverişi çok daha geniş bir alanı kaplıyor.

She’s Bestowed Love’daki kırmızı formlar, Yunnan’daki Bai kadınlarının deneyimlerine dayanan tekniklerden doğuyor ama İstanbul’a ulaştıklarında kaçınılmaz olarak başka bir tarihin içine giriyorlar. Bu iki tarihin birbirinin aynısı kılınması gerektiğine inanmıyorum. Aslında aralarındaki mesafe benim ilgimi daha çok çekiyor. İstanbul’un mimarisinin kendine has bir ağırlığı, tarihi, simetrisi ve kalıcılığı var. Benim kumaşım ise tekrar, gerilim, katlama, bağlama ve bedensel emek aracılığıyla üretiliyor. Biri mimari, diğeri bedensel. Ancak her ikisi de birikim yoluyla inşa ediliyor. Belki de buluştukları yer burasıdır. Mimari taş aracılığıyla hatırlar, kumaş ise dokunuş ve muhtemelen hafızaları aynı olmadığı için çatışıyorlar da. Bence bu gerilim önemli. Doğu ile Batı ya da binanın tarihiyle tekstile kazınmış tarih arasındaki farkı silmek istemiyorum. Aksine, yapıtın tam da o ikisinin arasındaki boşluğu doldurmasını arzuluyorum. Benim için İstanbul, yapıtın yaşamında bir başka katmana dönüşüyor.


Pekin’deki Merkez Güzel Sanatlar Akademisi’nin (CAFA) titiz akademik altyapısından süzülüp gelen bir sanatçı olarak, geleneksel zanaatı avangard bir çağdaş dile dönüştürüyorsunuz. Tekstil genellikle “yumuşak” veya “ev içi” olarak algılanırken, siz kumaşa mermer veya bronz muamelesi yapıyor, onu mekana hükmeden bir yapıta dönüştürüyorsunuz. Düşüncenizdeki hangi kavramsal değişim, tekstile dair bu konvansiyonel algıyı yıkmanızı sağladı?

Kumaş yumuşaktır ancak yumuşaklık ile zayıflık aynı şey değildir. Aslında tekstile ilgi duymamın nedenlerinden biri de tam olarak, geleneksel olarak yumuşaklıkla, ev içi yaşamla ve kadınlıkla bağdaştırılan bir malzeme fiziksel sınırlarına kadar zorlandığında neler olduğunu anlamak istememdi. Bai batik tekniğiyle ilk karşılaştığımda, böylesine basit edimler yoluyla gerçekleşebilecek dönüşüm beni büyülemişti. Bir parça kumaşı katlıyor, bağlıyor, dikiyor, çektiriyor ve sıkıyorsunuz; kumaşın yüzeyi zamanla kendine has bir yapı geliştirmeye başlıyor. Malzeme neredeyse mimari bir nitelik kazanıyor. Bu benim için önemli bir dönüm noktası oldu. Heykelin mutlaka taş, metal veya bronz gibi sert malzemelerle başlamak zorunda olmadığını anlamaya başladım. Heykel, gerilimden de doğabilir. Yapıtlarımın sertliği, malzemenin kendi sertliğinden gelmiyor; emeğin ve basıncın birikiminden doğuyor. Kumaş yine kumaş olarak kalıyor, yumuşak, esnek ve kırılganlığını koruyor. Ama aynı zamanda devasa bir ağırlığı taşıyabiliyor. Bu bağlamda, yapıtın direncini tam da yumuşçaklığından aldığını düşünüyorum. Sertleşerek direnmek yerine, tutmaya, bükülmeye, esnemeye ve var olmaya devam ederek direnç gösteriyor. Bunu kadınlarla da çok güçlü bir şekilde bağdaştırıyorum.


She’s Bestowed Love başlığı, yaşamın ve sevginin döngüsel doğasına işaret ediyor. Ancak bugün sosyo-politik değişimler ve küresel kırılganlıklar ortasında, “sevgi” kavramı romantikleştirilebiliyor ya da fazlasıyla basite indirgenebiliyor. Yapıtınızda, Bai kadınlarının dayanıklılığına sırtını yaslayan sevgi çok daha temel, toprağa basan ve boyun eğmez bir şey olarak ortaya çıkıyor.

Sevginin sıklıkla yanlış anlaşıldığını düşünüyorum. Sevgiyi mahrem, duygusal veya romantik bir şey olarak alma eğiliminde olsak da bana göre sevgi çok daha fiziksel. Sevgi, bir şeyle ilgilenmeye devam etme kararı, tekrardır. Bakımdır. Emektir. Bir şeyin hayatta kalmasını sağlama edimidir. Tekniklerini incelediğim kadınları düşündüğümde, aklıma ilk gelen şey kurban edilme dili olmuyor. Onların devam edebilme gücünü düşünüyorum. Bir teknik, birileri onu yapmaya devam ettiği için hayatta kalır. Bir parça kumaş, birileri onu onardığı için hayatta kalır. Bir aile tarihi, birileri onu hatırladığı için hayatta kalır. Bir bilgi biçimi, birileri onu başka birine öğrettiği için hayatta kalır.

Bu eylemler küçük görünebilir ancak aslında son derece güçlü birer direnç biçimidir. Yok olmaya karşı direnirler. İşte bu yüzden sevgi benim için pasif değil, fiziksel bir yapısı var. Zaman, dikkat, sabır ve bazen de muazzam bir çaba gerektiriyor. Dolayısıyla She’s Bestowed Love, idealize edilmiş bir duygu olarak sevgiyi ele almıyor. Sevginin, malzemeye fiziksel olarak işlenmiş bir olgu olmasından bahsediyor. Düğümler önemli çünkü her bir düğüm, tutma yönünde bir jesttir. Bir şeyi sevmek, bir anlamda onun kaybolup gitmesini reddetmek demek. Belki de en temel direnç biçimi budur: Dünyanın bizden sürekli olarak unutmamızı istediği şeylere tutunmaya devam etmek.



The Peninsula Istanbul


Yorumlar


Bu gönderiye yorum yapmak artık mümkün değil. Daha fazla bilgi için site sahibiyle iletişime geçin.

Bütün yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Yazı ve fotoğrafların tüm hakları Unlimited’a aittir. İzinsiz alıntı yapılamaz.

All content is the sole responsibility of the authors. All rights to the texts and images belong to Unlimited.

No part of this publication may be reproduced or quoted without permission.

Unlimited Publications

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
bottom of page