top of page

Zoe ile Bios’un bitmeyen savaşı

Nesli Türk’ün RAW-HAM isimli kişisel sergisi 16 Mayıs - 4 Temmuz 2026 tarihleri arasında Labirent Sanat’ta gerçekleşiyor. Serginin, beden ve canlılık üzerine açtığı tartışmayı değerlendiriyoruz


Yazı: Mahmut Wenda Koyuncu



Nesli Türk, Akış, 2025, Tuval üzerine yağlı boya, Diptik, 150x280cm


Nesli Türk’ün Labirent Sanat’ta RAW-HAM adıyla açtığı son sergisi hem plastik hem de teorik açıdan deşilmesi gereken zengin potansiyelleriyle dikkat çekiyor. Sergi ilk görüşte “canlı” denilen fenomenin plastik olarak temsil edilemezliği noktasını düşündürüyor. Bu durum işin içine insan ve hayvan arasındaki sınırların belirsizliğini ardından şimdiki zamanın laboratuvarlaşmış ortamında bir bütün halinde her şeyin nasıl da nesneleştiğini ifşa ediyor. 


Biz Nesli Türk’ün resimlerindeki deformasyonu genellikle “güç” ve “aşırılık” olarak okuma eğilimindeyiz ki buna dair çok güçlü argümanlar sunuyor bize sanatçı. Oysa bu sergide aslında onun gittikçe bir temsil edilemezlik noktasına doğru ilerlediğini görmek mümkün. Resimler bir anlamda “estetik yetersizliği” bakışa getirirken formun gittikçe içine çöktüğü bir espasa doğru evriliyor. Sanatçının önceki sergilerinde figürlerin kontürleri daha belirginken ve formsal bütünlük biraz daha ortadayken RAW-HAM’de formun iyice bozulduğunu görüyoruz.  Figürler sadece parçalanmıyor; kendilerini taşıma, temsil etme, belki de bir “özne” olarak inşa etme ve izleyiciye tutarlı bir imge sunma konusunda yapısal bir yetersizlik yaşıyorlar. Boyanın akışkanlığı formu ayakta tutamayacak derecede sınır aşabilen bir özellik taşıyor. Burada elbet mimesis (taklit) geleneğinin radikal terkini görmek mümkün ama asıl mesele formun (bedenin) acı ve etin varlığı karşısında yetersizliğinin sanatçı tarafından güçlü şekilde altının çizilmesi.


Yetersizlik hali imgelerde bir tür melankolik duruma işaret ediyor. Bilindiği gibi melankoli, nesnesi belirsiz bir kayıp duygusuna referans verir. Antik tıpta melankoli, vücuttaki kara safranın pıhtılaşması, kuruması ve yanmasıyla açıklanırdı. Nesli Türk’ün resminde o pıhtılaşmış morlar, yanık kahverengiler ve kurumuş kan tonları, aslında melankolinin modern ve laboratuvar temelli bir kimya raporu gibi işliyor. Sanatçı psikolojik bir durum olan melankoliyi romantize etmeden; onu doğrudan biyolojik bir salgı, pıhtılaşan bir tortu, yani fiziksel bir hastalık olarak masaya yatırıyor. Bu, melankolinin şiirselleştirilmesi değil, tıbbileştirilmesidir bir anlamda. 


Kayıp veya melankolik hal meseleyi hafızaya gönderir. Kayıp olan, koyulaşan, pıhtılaşan nedir? Öyleyse bizi bir kazı alanı bekliyordur ki resimler tamamen kazı alanını hatta bir olay mahallini işaret eder. Walter Benjamin’den biliriz ki bellek düz bir zaman çizgisi değil, kazılması gereken bir topografya/mekân’dır. Nesli Türk’ün resimlerinde deri de Benjaminci bir kazı alanıdır, bir olay mahallidir. Sanatçının spatulayla boyayı kazıması, katmanları üst üste yığması, tarihsel ve toplumsal travmaların bedenin üzerinde bıraktığı tortuları arayan bir arkeoloğun kazı hareketine benzetilebilir. Deri burada bir hafızanın, olayların pıhtılaştığı coğrafi bir harita gibidir. 



Nesli Türk, Eros ve Tanatos I (Şafak), 2025, Tuval üzerine yağlı boya, 175x200cm

Nesli Türk, Eros ve Tanatos II (Alacakaranlık), 2025, Tuval üzerine yağlı boya, 175x200cm


Bu deri kimin derisidir? Deri bir “medeniyet” elbisesiyse o elbisenin içinde ne tür bir varlık vardır? Giorgio Agamben Açıklık: İnsan ve Hayvan kitabında “antropolojik makine” diye bir kavram kullanır. Agamben’e göre “insan” doğuştan gelen biyolojik bir veri değildir. İnsan Batı düşüncesi içinde inşa edilmiş bir varlıktır. Agamben bu kurguyu üreten sisteme “antropolojik makine” der. Kısaca bahsedersek, makine iki yönlü çalışır: İlkin hayvanı ehlileştirip, onu insanlaştırır; sonra insanı içindeki biyolojik/hayvani özünden yalıtır ve onu “insan olmak”tan uzaklaştırır. Buradaki insan, canlı olarak insandır. Bunu da toplama kamplarında ve kliniklerde deneyimler. Nesli Türk’ün sergide serimlediği o soğuk, mesafeli laboratuvar havası bir nevi klinik ortam aslında Agamben’in antropolojik makinesinin temsili olarak görülebilir. Bilim, tıp vs. insanı hayvandan ayırmak, onu steril bir “kültür nesnesi” olarak sabitleyerek insan masasını inşa eder. Türk’ün resimlerinde bu masa/makine arıza yapmaya başlar. Sanatçı, makinenin insandan ayırmaya, bastırmaya, görünmez kılmaya çalıştığı o “hayvani özü” (et, salgı, pıhtı, kan..) dışavurumcu bir refleksle yüzeye fırlatır ve bu durumda makineyi işlevsiz bırakır. Kan, pıhtı, irin ve salgının heykelimsi bir görünüme kavuştuğu imgelerde; insanın hayvandan, hayvanın insandan ayrıştırılamadığı, makinenin dişlilerinin birbirine geçtiği belirsizlik bölgesi ortaya çıkar.


Agamben Antik Yunan’dan devraldığı hayatı dair iki kavram tuvallerde birbirinin içine geçer. Tüm canlıların ortak özelliği olarak saf, çıplak, biyolojik hayat olarak Zoe ve bireyi kültürel, toplumsal bir varlık haile getiren hayat olarak Bios. Modern iktidar Bios’un alanıdır. Bios, çıplak hayatı (Zoe) denetimde tutar ve onu istisna olarak kodlar. Türk’ün formları, üzerine giydirilmiş Bios’un tüm rollerini kaybettirir. Figüratif parçalanma çıplak hayatı görünür kılar ve Bios’u devre dışı bırakır. Başta da dediğimiz gibi boya katmanlarının sızması, akması, başka alanları kat etmesi formu dağıtır. İktidarın konfor alanını ve medeniyet anlatısını “hukuka ve siyasete” tabi özneyi eritir. Özne, canlıya dönüşerek, saf organik bir bedene yani et, kemik ve sinir olarak çıplak hayata bırakır kendini. Estetik olan dağılmıştır. Pentürdeki klinik ışık, çıplak hayatın gözetim altındaki varlığını gösterir. Röntgenleniyoruz, tomografilerden geçiyoruz ve kameralar her an üstümüzdedir. Boya katmanlardaki hırçınlık bu manada tam bir görüntülemeyi engeller, çıplak hayat nesneleştirmeye direnmektedir. Zoe tekinsiz, kontrol edilemez bir uzama kayar.


Nesli Türk, Çiğ II, 2024, Şamot çamuru ile serbest elle şekillendirme, 31x21,5x24cm

Nesli Türk, Çiğ III, 2024, Şamot çamuru ile serbest elle şekillendirme, 23x33x24cm


Agamben’in bu noktadaki derdi Heiddeger’ledir. Heiddeger hayvanı yoksullukla ele almıştı. Hayvan çevresine gömülüdür ona göre. Hayvan dünyayı bir nesne olarak kavrayamaz ve onun içinde erimiştir. İnsan (Dasein) ise dünyaya “açıktır”, dünyada gizlenmiş olanı (manayı) görebilir ama bu açıklık aynı zamanda onda varoluşsal bir sıkıntıya ve acı deneyimine yol açar. RAW-HAM’daki figürlerin o amorf, yüzeyle iç içe geçmiş, nereye ait olduğu belli olmayan bakışları ve duruşları, tam olarak bu iki durumun sınır çizgisindedir. Figürler ne tam bir insan gibi dünyaya mesafeli ve “açık” bir gözle bakabilirler, ne de bir hayvan gibi çevrelerinin içinde bütünüyle kaybolmuşlardır.


Resimlerdeki o tuhaf durağanlık ve et yığını olma hali, insanın hayvani köklerine doğru çekilirken yaşadığı o “derin sıkıntı” anını düşündürtüyor. Nesli Türk, insanı hayvandan ayıran o felsefi yarayı kapatmıyor; tam tersine, o yaranın kendisini kanayan, pıhtılaşan boya katmanları ile aşırı köpürtüyor. Hep canlı ve hep orada.


Dolayısyla Agamben’in gözlüğüyle baktığımızda, sanatçı resmi bir “insan-hayvan eşiği” ya da Zoe ile Bios arasındaki bitmez bir savaş alanı olarak görür. Sanatçının kurduğu laboratuvarı (tuvalin yüzeyi veya sergi alanı) “antropolojik makinenin laboratuvarı” olarak, figürlerini ise “kültürün elinden kaçıp kendi çıplak hayatına (Zoe) sığınan insan-hayvanlar” olarak değerlendirebiliriz.


Sonuç olarak Türk’ün o soğuk, mesafeli laboratuvar ışığı, modern sistemin insan bedenini nasıl bütünüyle “şeyleştirdiğinin” ve onu alınıp satılır, parçalanır, yedeklenebilir bir “organik hammadde”ye dönüştürdüğünün bir göstergesi olarak okunabilir. Tuvallerdeki et olma hali, sadece varoluşsal bir başkaldırı değildir; geç kapitalizmin biyopolitik çağında, insanın kendi bedeni üzerindeki egemenliğini kaybederek saf bir “nesneye” ve “kaynağa” indirgenmesinin yarattığı o derin sosyo-ekonomik dehşettir.



Nesli Türk, RAW-HAM, Sergiden görünüm, 2026, Labirent Sanat

Yorumlar


Bu gönderiye yorum yapmak artık mümkün değil. Daha fazla bilgi için site sahibiyle iletişime geçin.

Bütün yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Yazı ve fotoğrafların tüm hakları Unlimited’a aittir. İzinsiz alıntı yapılamaz.

All content is the sole responsibility of the authors. All rights to the texts and images belong to Unlimited.

No part of this publication may be reproduced or quoted without permission.

Unlimited Publications

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
bottom of page