Bir çileğin karnında soluklanmak
- Merve Duran
- 2 gün önce
- 10 dakikada okunur
Eda Sütunç’un Sıcak Prova isimli kişisel sergisi 7 Mayıs - 27 Haziran tarihleri arasında SANATORIUM Tophane’de gerçekleşiyor. Sergiden hareketle bakımın görünmez emeğine, kırılganlığına ve türler arasında kurduğu ilişkilere yakından bakıyoruz
Yazı: Merve Duran

Eda Sütunç, Sıcak Prova, Sergiden görünüm, 2026, SANATORIUM Tophane
“Ve çileklerin tadı ağırlaşıp ekşidi.”
– Sylvia Plath, Bitter Strawberries
Küçükken babaannemin çilek bahçesinden kocaman, parlak ve sulu çilekleri gizlice toplar, durmadan yerdim. Bir yaz, ormanın kıyısında gezinirken yaprakların arasında ilk defa minicik, acayip bir çilek bulmuştum. O kadar küçüktü ki büyüyememiş ve savunmasız “bebek” bir çilek olduğunu sanmıştım. Yabani dağ çileklerinin doğasının böyle olduğunu o zamanlar bilmediğimden onun için endişelenmiş, onu yiyememiş ve avucuma alıp o minik, yoğun ve tatlı kokulu şeye bakarak büyütmek istemiştim. Ona karşı içimde uyanan o garip şefkati, koruma ve yaşatma arzumu hiç unutmadım.
Eda Sütunç’un SANATORIUM Tophane’deki Sıcak Prova sergisine adım attığım ilk anda dikkatimi çeken çilek şeklindeki yerleştirmesi, beni küçüklüğümdeki o minik çileğin anısına döndürdü. Sergiyi gezdikçe bir çileğe, bir salyangoza, ötekilere verdiğimiz ve onlardan görmeyi arzu ettiğimiz bakım mefhumu, bu anıyı yalnızca kişisel bir hatıra olmaktan çıkarıp serginin ortak duygusuyla birleştirdi. Sıcak Prova’da bakım ve kırılganlık tek bir duygu ya da eylem olmaktan çıkıp her işte başka bir çehreyle karşımıza çıkıyor: kimi zaman sığınak, kimi zaman sırtımızda yük, kimi zamansa sonuçsuz bekleyişin yası veya veda ihtimali.
Sütunç’un nesli tükenmekte olan bir Arnavutköy çileği tohumuyla kurduğu türler arası bağ ve ona verdiği görünmez bakım emeği beni derinden etkiledi. Sergideki çileğin kabuksuz, kırılgan, içi boş, dışı tohumlarla kaplı, tuhaf benekli yapısını gözümde canlandırıp sanat tarihindeki anlamlarını düşünürken aklıma Hieronymus Bosch geldi.
“Tatlı” bir illüzyon
Ressam Hieronymus Bosch’un 1500’lerin başında yarattığı o tuhaf Dünyevi Zevkler Bahçesi triptiği, bir dönem kayıtlarda “çileksi meyve” çağrışımıyla anılmış. Çünkü bu kaotik bahçede, çıplak insanların çevresini sardığı, iştahla tırmandığı ve ısırdığı devasa çilekler duruyor. Bosch’un çileği baştan çıkarıcı görünse de insanın doymak bilmez bedensel arzularını ve dünyevi heveslerinin geçiciliğini taşıyan bir sembol olarak okunuyordu.
Eda Sütunç, Kabuklu Çilek, 2026, Elyaf, sünger, kumaş, iplik, ip, cam fanus, mantar, epoksi, pigment, keçe, hoparlör, tohum, aljinat, alçı, 120 × 190 × 120 cm
Sütunç’un Sıcak Prova sergisindeyse, galeride Bosch’un bahçesinden fırlamış gibi duran, içi boş, devasa Kabuklu Çilek isimli yerleştirmesiyle karşılaştım. İzleyiciler bu çilek formunun etrafında toplanıp onun “tatlılık” illüzyonuna kolayca aldanabilirler. Oysa ortada estetikleştirilmiş bir çekicilik yok aslında. Hatta dikkatli bakıldığında bazı işler oldukça abject ve rahatsız edici. Çilek ise bu sergide haz imajının ötesinde, cinsiyet çağrışımlarından uzak, tuhaf ve kırılgan bir türe dönüşüyor. Bosch’un çileği dünyevi zevkleri saklıyorsa, Sütunç’un çileği de yüzeyinin altında bakım veren kırılgan bedenlerin her gün omuzladığı yorucu, görünmez emeği saklıyor: Bir insanı içine alacak boyutlarda, içi demirden sert, dışı elyaflı bir çilek bu.
Sütunç’un çileği, katılımcıların içine girebileceği geçici bir sığınak. Bosch’un bahçesinde insanlar çileği yutarken, Sütunç izleyicisini çileğin içine davet ediyor ve tüketimin yerini kucaklanma alıyor. Sanatçı, işin yüzeyindeki tohumları insan göbek deliği gibi şekillendirmiş; çilek bu hâliyle acayip, içine girilebilen bir karın gibi duruyor. Bu geçici sığınağın içine girip kendinizle baş başa kalabilir, içeride kalp atışlarını dinleyip başka bir yaşam üstüne düşünebilir ve Arnavutköy çileği tohumu alarak sorumluluk taşımak ve bakım vermek koşuluyla onu yanınızda götürebilirsiniz.
Bu noktada duvarda yazan Arnavutköy Çileği Bakım Kılavuzu, Yoko Ono’nun izleyiciyi pasif bir bakıştan çıkarıp eyleme çağıran kavramsal “talimat” işlerini aklıma getirdi. Ono, 1964’te yayımlanan Grapefruit isimli sanatçı kitabında izleyiciye “Dünyanın dönüş sesini dinle” ya da “Bir kibrit yak ve sönene kadar izle” gibi şiirsel talimatlar verir. Sütunç’un talimatları ise bu şiirselliği daha somut ve ekolojik bir zemine taşıyor. İzleyiciyi katılımcıya dönüştürerek ve onu tohumları zamanı geldiğinde, olması gerektiği şekilde çimlendirmeye yönlendirerek sergiyi tamamlanmamış, devamı gelecek bir sürece çeviriyor. Çilek ile bakım, sergide ilk olarak böyle karşımıza çıkıyor: kırılgan bir ihtimal ile yakınlık kurmak ve onu taşıma sorumluluğunu üstlenmek.
Sergiyi gezerken bu işin ilk anda yarattığı tatlı izlenimin altında, bir bitkiye, çocuğa ya da hayvana verilen bakım emeğinin kırılganlığını ve politikliğini kendiliğinden, doğal ve güçlü biçimde taşıdığını düşündüm. Çünkü şefkat yüklü görünmez emek, ataerkinin yanılsaması içinde yeterince önemli ve politik sayılmama ihtimalini hep taşıyor. Oysa sergi, tam da bu emeğin görünmezleştirilen ağırlığını sezdirerek bakımın kişisel olduğu kadar toplumsal ve politik bir zemin olduğunu hatırlatıyor.
Göbek kordonu, mekanik yalnızlık ve şefkatin şiddeti
Solda: Eda Sütunç, Birin İçinde Hepsi, 2026, Silikon, pigment, alüminyum tel, hışır, bant, iplik, sünger, polyester macun, 2.5 × 2.5 cm
Sağda: Eda Sütunç, İşlevini Yitirmiş Organlar: Yirmi Yaş Dişi, 2025, Seramik, sır, 27.9 × 50.8 × 33 cm
Galerinin vitrin camının hemen ardında ise izleyiciyi, sanatçının bir arkadaşının ya da tanıdığının göbeğinden alınmış alçı kalıp olan Birin İçinde Hepsi işi karşılıyor. Dışarıdan izleyiciye ilginç bir “hoş geldin” karşılaması bu. Serginin bu tuhaf girişi olan göbek ve bu göbekten çıkıp devasa bir kordona dönüşen form, mekân boyunca kıvrılarak tüm işlerin arasında dolaşıyor; adeta onları besliyor, birbirine teyelliyor ve galeriyi bir organizmaya dönüştürüyor. Kabuklu Çilek işinde bakım bir sarmalanma ve korunma ihtimali olarak belirirken, burada mekânı gezen bir bağa dönüşüyor. Bu da bana birlikte olmaya, bağ kurmaya, görünmez kordonlarla bağlanıp bakılmaya ne kadar muhtaç olduğumuzu hatırlatıyor.
Bu organik kordon, bedendeki göbek kordonunun yanında ağaçların yer altındaki mikorizal mantar ağlarını, yani “Wood Wide Web” adı verilen sistemi de hatırlattı bana. Ağaçlar aslında bağımsız bireyler olarak yaşamaz. Yeraltı “kordonu” sayesinde sağlıklı ağaçlar ölmek üzere olanlara bakım aktararak onları hayatta tutar. Sütunç’un mekânı dolaşan dev kablosu, yeraltındaki bu şefkatli ağın da bir replikası gibi. Bu bağ, sergideki işler yoluyla biyolojik ve özcü bir bağlanmadan ziyade soyut, kuir, dayanışma üreten dostluk ve yoldaşlık bağlarına da işaret ediyor.
Solda: Eda Sütunç, Sıcak Prova, Sergiden görünüm, 2026, SANATORIUM Tophane
Sağda: Eda Sütunç, Tek Kişilik Tahterevalli, 2026, Sessiz kompresör, hidrolik pnömatik sistem, alüminyum, çelik, tekerlek, elektrik sistemi, 100 × 300 × 126 cm
Şefkatli ağın ortasında metalik ve mekanik bir durak karşıma çıkıyor: Tek Kişilik Tahterevalli. Yanında bir kişilik olduğu ve maksimum ağırlığın 75 kg olduğu yazan, normalde ikinci kişiyle oynanan standart oyuncağın bir tarafına hidrolik bir kompresör motoru yerleştirilmiş. İki bedenin birbirini dengelediği ve yüklerini birlikte taşıdığı bir tahterevallinin yerini, tek kişinin karşısındaki makine aldığında geriye yalnızca mekanik, dengesiz ve ani aşağı-yukarı fırlamalar kalıyor. Bakım bu kez yokluğuyla karşımıza çıkıyor. Birlikte salınmanın yerini, savrulmamak için verilen yalnız bir çaba alıyor.
Tek kişilik tahterevalliye binmekten çekiniyor insan çünkü karşısında asgari müşterekte anlaşıp güvenebileceği, ihtimam bekleyebileceği bir insan yerine bir makine var. 75 kilo sınırı da bu yüzden yalnızca teknik bir uyarıdan ziyade, kişinin mekanik bir düzene emanet edildiğini hissettiren bir sınır gibi. Olası riskler ise sanki yalnızca izleyicinin tek başına taşıması gereken bir yükmüş gibi öylece ortada bırakılıyor. Oysa düşerken tutunacağımız ya da salınımı birlikte dengeleyeceğimiz bir “öteki” yoksa, bağımsızlığımız bizi yalnızlığımızla birlikte yere çakacaktır.
Bu sınırın karşısında, The Care Collective’in “umursamazlığın hüküm sürdüğü bir dünya” olarak tanımladığı neoliberal düzeni düşünüyorum. Neoliberalizmin ideal vatandaşı, kendi kendine yeten, dirençli ve otonom bir figürdür. Oysa bu fantezi, ortak kırılganlıklarımızı ve birbirimize olan bağlılığımızı tanımayı reddediyor. Yani birbirimize duyduğumuz ihtiyaç ve bağlılık hâli patolojik olarak etiketlenip hiper-bağımsızlık güzellenerek insanlar yalnızlığa itiliyor. Ancak Lynne Segal’in Yaslan Bana: Radikal Bakım Politikası kitabında hatırlattığı gibi, insanlığın en temel özelliği “özerklik ve güç iddiası değil, ilişkiselliğin ve kırılganlığın olumlanmasıdır.” Tam da bu noktada, Tek Kişilik Tahterevalli ile taşıyamadığım ve yardım istemekten çekindiğim yüklerin kırılganlığı karşısında dayanışmanın ve birlikteliğin kıymetini tekrar düşünüyorum.
Sergide bakımın kimi zaman da yüküyle ve fazlalığıyla oldukça yorucu olduğunu görüyorum. Bakım vermenin acı dolu ve zorlayıcı bir yanı olduğu aşikâr. Aslında İngilizcede bakım anlamına gelen care kelimesi de kaygı, endişe, üzüntü ve yas anlamına gelen Eski İngilizce caru kelimesinden geliyor. Bir canlının ihtiyaçlarına yönelmek, kaçınılmaz olarak kırılganlıkla ve tükenme ihtimaliyle de yüzleşmek demek. Acıdı isimli videoda da Sütunç’un kırmızı bir çileği kendi çıplak üst bedenine sürterek, tenini acıtıp ezerek parçalaması, tam da o kırılganlığın ardındaki bedensel acıyı açığa vuruyor. Ezilen çileğin kırmızı suyu adeta kan gibi akarken, bakım emeğinin ne derece şiddetli, yorucu ve tüketici bir tarafı olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum. Sütunç da sergideki Arnavutköy Çileği Bakım Kılavuzu metninin en sonuna şu talimatı yazıyor: “Taşımaya şimdi siz devam ediyorsunuz.” Böylece bakımın güven veren hissinin yanında, sorumluluğun elden ele aktarılan somut bir yüke de dönüşebileceğini gösteriyor.
Süreç ve çimlenmemiş tohuma yas
Sergide beni en çok etkileyen işlerden biri olan Arnavutköy Çileği Performansı’nda Sütunç, tohumları hamile birinin göbeğini andıran, şişkin bir cam haznede bir aydan uzun bir süre boyunca taşıyıp köklendirmeye çalışıyor. Bu süreçte çileğe dair tuttuğu neredeyse saplantılı ve şefkatli günlük notları, bana doğrudan hamileliğin ya da kadınlara, cinsiyet ile türden bağımsız bakım verenlere ve “annelik” yapanlara yüklenen farklı fedakârlık biçimlerinin kırılganlığını hatırlattı. Anneliğin kapsamı ve sınırları tarih boyunca kültürel ve ataerkil yapılar tarafından sınırlandırıldı. Sütunç’un sergide yaptığı müdahale ise bu kutsal, heteronormatif “annelik” alanına girip onu biyolojik bir zorunluluk olmaktan çıkarıyor.
Sütunç, biyolojik ve kurumsal anneliği, yani motherhood’u reddedip yerine türler arası, kuir bir şefkat ve gönüllü bakım verme pratiği olarak anneliği, yani mothering’i koyuyor. Kendi soyundan bir bebek taşımak yerine çilekle, üstelik nesli tükenmekte olan Arnavutköy çileğiyle neredeyse eş-bağımlı bir bağ kuruyor. Serginin de bir parçası olan samimi ve etkileyici performans günlüğünde “herkes işe gidiyor, ben sürekli çileği düşünüyorum” diye yazmış. Çevresindeki insanlar da performans süresince, zamanla doğacak bir bebeği sorar gibi sık sık çileği sormaya başlıyor.
Kapitalizmin bize dayattığı sonuç odaklılık ile hemen o can alıcı soru canlanıyor: Peki, çilek çimlendi mi? Hayır, çimlenmedi. Ancak serginin asıl güçlü yanı tam da bu “başarısızlık” anında. Sütunç’un pratiği, her emeğin mutlaka gözle görülüp ölçülebilir bir sonuç vermesi gerektiğini söyleyen acımasız mantığı elinin tersiyle itiyor; yerine süreci, bekleyişi ve o sürecin getirdiği yası koyuyor. Serginin isminin Sıcak Prova olması da bu süreklilik ve bitmemişlik hâliyle yakından alakalı. Sergi, bitmiş bir oyun yerine, boyuna yeni ihtimalleri sorgulayan, veda etmeyen, sürece eklenen, “son” olma vaadiyle gelen ama asla son olmayan bir provayı sahneliyor.
Solda: Eda Sütunç, Çilek Günlüğüm, 2025, Kuşe baskı, cam çerçeve, video, sütyen, cam fanus, 2.5 × 2.5 × 2.5 cm
Sağda: Yas Tohumları, 2025, Çilek çekirdekleri, epoksi, kağıt, 29.5 × 22 cm
O hâlde, çimlenmeyecek bir tohumu iki ay boyunca, inatla ve büyük bir adanmışlıkla bedende taşımanın anlamı nedir? Sütunç, çilek tohumunu taşıdığı süre boyunca şair Ocean Vuong’un sorusunu sormuş oluyor: “Peki ya zaman bir anne olsaydı?” Vuong, Time Is a Mother’da annesinin kaybının yarattığı boşlukta yeni bakım verme biçimleri arar. Sütunç’un tohumla kurduğu bağda da zaman, kuir bir şefkat pratiği olarak karşımıza çıkıyor. Çünkü zaman, her an ilaç olmasa ve sığınak sağlayamasa da yarayı bakımın ihtimamıyla el üstünde tutuyor. Böylece çimlenmeyen tohum da hâliyle bir sonuç ya da başarısızlık olmaktan çıkıyor.
Geçenlerde The Nature Of isimli podcastin yeni bölümünü dinliyordum. Konuk, on yılı aşkın bir süre önce Filistin’de nesilden nesile aktarılan yerli tohum çeşitlerini korumak için Palestinian Heirloom Seed Library’yi kuran Vivien Sansour’du. Sansour, programda tohumlar hakkında şöyle diyordu: “Tohumlar aynı anda hem ölümü hem de yaşamı simgeler. Ölü bir şeye, bitmiş bir şeye benzerler. (...) Onlar, yaşamın sonsuz ihtimallerini temsil ederler. Tam ‘bu son’ dediğimiz her seferinde, belki de bir dönüşüm ve başka bir şey için bir ihtimal olduğunu keşfedersiniz.” Sütunç’un tohumu da aynı şekilde dışarıdan “ölü bir şeye” benziyordu ama o sonsuz ihtimallerin ağırlığını tek başına göğüslüyordu. Tüketim odaklı bakış, tohumu sadece kâra dönüşecek bir ürün olarak görebilir oysa tohum, doğası gereği saf bir potansiyeli ve bazen de sessizce karanlıkta kalarak çimlenmeyi reddedişi taşıyor.
Sütunç, performansın sonunda çimlenmemiş çileğin yasını tutuyor. Bu iş, o tanıdık “Hangi hayatların yası tutulabilir?” sorusunu, insan-olmayan dünyaya genişletmiş oluyor. Hiç “doğmamış”, yani çimlenememiş bir çileğin de yasını tutabilir insan. Zaten yalnızca kaybettiklerimizin değil, hiç sahip olmadıklarımızın ve sahip olma ihtimallerimizin de yasını, farkında bile olmadan her gün defalarca tutarız. Kucağımızda taşıyıp taşıyamadığımızı düşünme şansı bile verilmemiş bir yükle her an yola devam ederiz. Eda’nın performansı ve tahterevallisi tam da bu düşüncelerin birleşimi gibi.
Tuhaf yükler ve herkes için bakım
Solda: Eda Sütunç, Sıcak Prova, Sergiden görünüm, 2026, SANATORIUM Tophane
Sağda: Eda Sütunç, Sentetik Köken, 2024, Alüminyum levha, epoksi, sakız, 260 × 75 × 75 cm
Bedenlerimizin taşıdığı evrimsel yükleri düşününce, Sütunç’un İşlevini Yitirmiş Organlar: Yirmi Yaş Dişi isimli seramik heykeli bize biyolojik evrimimizin artık kullanamadığımız ama bir türlü atamadığımız yüklerini hatırlatıyor. Alüminyum, epoksi ve çiğnenmiş sakızdan üretilen Sentetik Köken isimli dev DNA sarmalı yerleştirme ise doğa algımızla yakından alakalı. Çiğnenmiş sakızlar, yani ağzımızın içinden, tükürüğümüzden çıkan, DNA’mızı taşıyan ama doğaya karışamayan o sentetik kütle... Sentetik Köken işindeki DNA sarmalına ait her gen yapıtaşı temsilinin içinde çiğnenmiş sakız var. DNA sarmalının dibindeki toprağa yerleşen Mutasyonlu Çilekler ile bu anlatı tamamlanıyor. Biz artık toprağa tükürdüğümüz plastik sakızlarla, işlevsiz dişlerimizle, sentetikleşen kökenlerimizle bu dünyada var olmaya çalışan tuhaf canlılarız.
Solda: Eda Sütunç, Banff Kinship (Akrabalık) Topluluğu, 2023, HD Stereo, 02:30 (çift kanallı)
Galerinin alt katındaki çift kanallı video işi Kinship Community in Banff’taki spekülatif kurguda ise, dünyanın başka hiçbir yerinde bulunmayan ve nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan küçücük Banff kaynak salyangozları, performansçıların bedenindeki mağaraya en çok benzeyen o ıslak, sıcak ve karanlık yere, ağızlarının içine yerleştiriliyor. Dilin üzerinde çiğnenmiş bir sakız gibi duran ve muhtemelen sakızdan yapılmış bu tuhaf, kabuklu canlılara mırıldanarak ninniler söyleniyor.
İnsan ağzını düşünüyorum. Dünyayı yutan, sindiren, tüketimin sınırsız iştahını sembolize eden bir organ. Sütunç’un performansçılarının ağzı ise geçici ve şefkatli bir yuva oluyor; yani bakım yine bir sığınağa dönüşüyor. İnsan bedeni salyangoza bir sığınak olurken, salyangoz da insanı “üstün”, merkezdeki tür olmaktan çıkarıp ekolojik bir kuluçkaya, şefkatli bir yoldaş türe dönüştürüyor. Serginin bu kısmında bakım artık başka bir canlıya geçici yuva ve yoldaş olup zamanı geldiğinde onu bırakabilmek anlamına geliyor.
Bu eylem ile sergide bakım emeği en mahrem olandan en uzak, tuhaf ve alakasız olana doğru çoğalıp genişleyen, normatif sınırları ihlal eden bir etik hâline geliyor. Sentetik DNA sarmallarının arasına karışan çiğnenmiş sakızları ve ağızda saklanan o sümüksü salyangozları düşünürken aklıma Hayao Miyazaki’nin Ruhların Kaçışı animesindeki meşhur hamam sahnesi geliyor. Herkes modern dünyanın çöpleriyle kaplı, iğrenç kokan “Kokuşmuş Ruh”tan kaçarken, küçük Chihiro o tekinsiz varlığa şefkatle bakar, onu temizler ve içinden insanlığın çöplerini çıkarır. Aslında iğrenç sanılan o varlık, kadim bir Nehir Ruhu’dur.
Sütunç’un sergisi de bize Chihiro’nun bu radikal şefkatini hatırlatıyor. Kapitalizmin sunduğu steril ve parlak doğa yanılsaması yerine, yeryüzünün yoğun nefesiyle ve sümüksü salgılarıyla, mutasyonlarla dolu, kimi zaman rahatsız edici varoluşuna kucak açıyor. Asıl kokuşmuşluğun kapitalizmin ve tüketimin getirdiği, insan eliyle kirletilen ve yok olan dünyada farklı bir türe kucak açıp eşlik etmenin estetik olmayan hâlini, Eda videosuyla açıkça gösteriyor.
Sonu olmayan veda
Sanat dünyasına hâkim olan o devasa, anıtsal ve köşeli erkeklik bakışının arasında, nefes alan bedeni kurumsal bir üreme makinesine dönüştürmeyi reddedip yeryüzünün kırılganlarına şefkatli bir bakım alanı açan ve kuir bağlar kuran bu sergi bana inanılmaz iyi geldi. Sergi, politik olanın yalnızca yüksek sesli olmak zorunda olmadığını; kah melankolik kah umutlu, kırılgan ve kendine has bir varoluşun da güçlü biçimde politik olabileceğini düşündürdü. Özünde güçlü bir feminist bakım emeği ve ekofeminist etik tartışmasını barındıran Sıcak Prova, bu hız çağında hayatta kalmak için kime ve neye yaslanmamız gerektiğini türleri aşan akışkan ihtimamıyla yeniden düşündürüyor.
Bu sergide tek kişilik tahterevallinin ağır yalnızlık yükü, ağzımızda bir salyangozu yaşatmanın garip şefkatiyle ve yeryüzündeki tüm yaşam formlarıyla göbek bağımızı yeniden hatırlamamızla hafifliyor. Bir meyvenin ve ıslak bedensel temasların ardında yatan görünmez emek, dünyayı değiştirebilecek yeni ihtimallerin sıcak provasının ta kendisi.
Ve her şeyin sonunda, hüzünlü ve özgür ayrılık anı… Sanatçı, bakım vermenin aslında sahip olmak anlamına gelmediğini hatırlatıyor. Tıpkı Kinship Community in Banff videosunda salyangozların büyüdüklerinde yeniden kendi yaşam alanlarına bırakılışında olduğu gibi, bakım vermek ve yoldaşlık zamanı geldiğinde veda edebilmeyi, yeni ihtimaller ve karşılaşmalar için umutla, dirençle, dayanışmayla yola devam etmeyi içeriyor. Ancak bu aslında tam anlamıyla bir veda değil.
Sıcak Prova, yapboz parçalarının bir araya gelişi gibi tamamlanan bütün ve etkileyici hikayesiyle bize şunu gösteriyor: Bakım, belli bir türün ya da cinsiyetin doğasına indirgenemeyecek, dünyayı, birbirimizi ve insan-olmayan yoldaşlarımızı hayatta tutmak ve birlikte var olmak için yapmak zorunda olduğumuz en anlamlı direniş ve dayanışma eylemidir. Bu fikirle serginin ardından Eda’nın işlerini düşünüyor, küçüklük hatıramdan kopup gelen minik çileği anıyor ve bir veda yerine tekrar karşılaşma ümidiyle, videodaki salyangozlardan ayrılma sahnesindeki ifadeyle fısıldıyorum: “Sonra görüşürüz.”





























Yorumlar