top of page

Zamanın kokusu

Ani Çelik Arevyan’ın, 18. İstanbul Bienali Paralel Etkinlik kapsamında atölyesinde gerçekleşen, 35 yıl boyunca biriktirdiği parfüm şişelerini ateşte eriterek cam bedenlere dönüştürdüğü Geçmiş - Şimdiki Zaman adlı sergisini kaleme alan Nilüfer Kuyaş sanatçının fotoğraftan heykeli, oradan tekrar fotoğrafa uzanan bu içsel simyasını ve “zamanın kokusunu” arayışını anlatıyor. Aynı cam bedenlerin ışıkla yıkanan “görsel hikâyeleri” ise Bir Düşün İçinde adlı sergi kapsamında Merdiven Art Space’te gerçekleşti. Bu vesile ile sanatçının hafıza, zaman ve malzeme ile giriştiği bu çok katmanlı hesaplaşmayı inceledik


Yazı: Nilüfer Kuyaş

Fotoğraflar: Ani Çelik Arevyan




Ani Çelik Arevyan’ın sanat pratiği, ışığı inşa eden bir zihnin ürünü olmasıyla müsemma. Yıllardır objektifin arkasında kurduğu kusursuz, kurgusal ve tekinsiz dünyalar; bu kez malzemenin en kırılgan ve en dirençli hali olan camla ve ateşle buluştu. Bu buluşma Ani’nin kendi geçmişiyle, hafızasıyla ve zamanın uçuculuğuyla giriştiği cesur bir düellonun kaydı. Nilüfer Kuyaş’ın incelikli metninde de okuyacağınız üzere; Arevyan’ın 35 yıldır biriktirdiği parfüm şişelerini eritip “cam bedenler”e dönüştürmesi, estetik bir form arayışından çok Byung-Chul Han’a referansla, kaybolan anlatıyı geri çağırma çabası. Her biri birçok kez fırına giren, Ani’nin jestleriyle şekillenen ve sonunda yine sanatçının ayrılabilmek üzere fotoğrafladığı bu heykeller, Merdiven Art Space’te fiziksel varlıklarından sıyrılıp, ışık ve gölgeden ibaret birer görsel hikâye olarak tekrar karşımıza çıkıyor. Ani’nin, ürettiği heykellere bağlanmasına çözüm olarak onları kendi bildiği dile, yani fotoğrafa tercüme etmesi; serginin küratoryal omurgasını oluşturan en belirleyici unsur. Bu sergi, bir sanatçının kendi üretimiyle vedalaşma, onu dönüştürme ve nihayetinde ışıkla ebedileştirme ritüeli gibi bile okunabilir. Okuyacağınız bu metin, Ani’nin içsel yolculuğunun, malzemenin direncinin ve «kusursuz olmasa da çok güzel» olanın manifestosu gibi.

-Merve Akar Akgün



Ani Çelik Arevyan 35 senedir kullandığı parfümün şişelerini biriktirmiş. Onları kendi “cam bedenler”ine dönüştürmeye karar vermş. Sanatçının camla ilk buluşması… Parfüm şişeleri değişimden geçerek cam heykellere dönüşmüş.


Zihnimde sahneler canlandı. Bu bir çizgi film, bir bale ya da müzikal olsaydı, parfüm şişelerinden her birinin nasıl ateşe girdiğini, ateşte eriyip şekil değiştirdiğini, çıkışta heykele dönüştüğünü izlerdik. Her cam parçasının akışkan devinimiyle bir bedene büründüğü, dans ettiği, onu yaratan kişinin hayatından bir dönemi canlandırdığı, bir hikâyeyi anlattığı sahneler hayal ettim.


Ani Çelik Arevyan işte tam bunu yapmış. Benim gözümde her biri ya bir hareketin sonunda ya da bir başka harekete başlamak üzere, çok dinamik formlar. Bu cam heykelcikler sanatçının hayat hikâyesi.


“Beyazın Otobiyografisi” adını vermek istediğim bir performans çıktı karşıma. Cam rengi diye bir renk yok dünyada ama beyaz bütün diğer renkleri içeren bir saydamlık olduğu için bu ismi düşündüm galiba, heykellerin zaman zaman daha koyu, hafif renk almış yahut opak kıvrımları olsa da.


Sanatçı kendi ruhunu ve deneyimlerini izleyiciye açmış; tabii bu izleyiciden biraz çalışma ve hayal gücü istiyor. Bütün iyi sanat eserlerinde olduğu gibi, elinize hazır verilmiyor hikâye ama hemen hissediyorsunuz, bunun bir hayat yolculuğu olduğunu, yaşadığı çeşitli deneyimleri, uğradığı durakları, karşılaştığı dolambaçları, aştığı engelleri, duyduğu coşkuyu, hüzünü, özgürlük arayışını, biriktirdiği düşünceleri içerdiğini…


Geçmiş - Şimdiki Zaman adını vermiş sergiye. Bütün duvarları beyaz olan yüksek tavanlı studiosunda, pleksi kutuların içinde dans eden, kıvrılan ve kıvranan, bir yerlere doğru uzanan, kendi içine bükülen, sabit şekiller almış olsalar bile akışkan kalan, şeffaf figürler var.


Ani Çelik Arevyan’ın sanatında her zaman performatif bir yan görmüşümdür, jest; beden, hareket ve sahneleme üzerine işleri çoktur. Fakat ilk defa camla çalışırken heyecan verici yeni bir serüven çıkmış karşısına: Heykeller kendi formlarına ulaşana kadar ateşle oynamayı sürdürmek!



Yapıtların her biri kendi biçimini belirlemiş adeta, Ani’nin zihninde hedeflediği biçimi, malzeme de onunla birlikte arıyormuş gibi. Hem bir fikrin peşinden giden, hem doğaçlamaya ve denemeye açık bir çalışma tarzı tutturan Ani, “ (…) bu dönüşümle zamanın geçiciliğine karşı bir iz bırakmaya çalıştım. Eritilen ve yeniden biçimlenen şişeler, hafızayı somutlaştırarak ona yeni bir hayat veriyor.” diyerek hafızanın uçuculuğu ile zamanın döngüselliği arasında bir bağ kurduğunu söylüyor. Belki içinde barındırdığı farklı kişilikleri yansıtıyor olabilir bu durum, bazıları geri planda kalan, bazıları öne çıkan kişilik özelliklerimizin olması gibi. Kimi yerde içine kapanmış, kimi yerde bütün kısıtlamaları aşan bir Ani’nin otoportreleri gibi.


Bu serüveni bana anlatırken, beden formunu geride bırakır gibi soyutluğa uzanan heykeli gösterdi: “Bu aşamada, bütün içimden geçenleri bir manifesto şeklinde yazmak istedim!” Yazmış da. Cam Bedenler adlı bu metin, aynı zamanda ufacık sergi kataloğuna koyduğu yazı.


Ani’nin dille hep iyi bir ilişkisi olduğunu hatırladım o anda. Fotoğrafçıların dille ilişkilerinin çoğunlukla güçlü olduğunu düşünüyorum. En azından benim tanıdığım ve sevdiğim fotoğraf sanatçılarının hepsi öyle. Nedeni de, fotoğrafçıların gerçekliğe bakışlarında hep bir öykü kurma isteği olması bence. Ani de burada bir öykü kurmuş. İşaret ettiği heykelde bir aşkınlık arzusu var sanki. Beğendiğim bütün sanatçılarda aşkınlık ve içkinlik el ele gider. Bir yanda içkinlik, yani şimdi ve burada, şimdiki zamanda, içinde barındığımız varoluşun özü; diğer yanda aşkınlık, yani onun ötesinde bir başka gerçekliği arayış, zamanın ötesine dokunmak isteği.


Ani’nin bu heykellerle anlattığı öykü zamanla ilgili, zamana dair söyleyecek bir sözü olmasından kaynaklanıyor. İçkinlik ve aşkınlık arasında, üç boyut ile dürdüncü boyut arasında gidip gelen formlar gibi gözüktü bana hepsi.


Yazdığı metin kısmen onun hayat felsefesi, kısmen çalışmalarını anlatma çabası. Sonradan geri dönüp bakınca, metinde anahtar sözcükler ve tümceler çarpmış gözüne; bunları heykellerin isimleri olarak kullanabileceğini düşünüyor; derken bir şans oyunu oynuyor, daha doğrusu bir güven oyunu diyelim ona, hayata güvenmek, çünkü oğluna bırakmış, 35 yıldır hayatına tanıklık eden oğluna bırakmış, kura çeker gibi, hangi tümceyi hangi heykelle eşleştirip, isim olarak vereceğini. “Hepsi de birbiriyle çok uyumlu oldu” diye noktalıyor serüveni.


Benim en sevdiğim işin adı Görsel Bir Hikâye, Ani’nin, sanırım en özgür olanı bu, diyerek işaret ettiği heykel. Bedenden, yani şimdide ve burada olmaktan, aşkınlığa doğru uzanan figür. Benim için anlamı bu. Ani ne yazmış diye kataloğa bakıyorum: “Yaşantımız hem bir kabusun hem de bir düşün içinde var olmayı başarırken, geçiciliğe karşı sürekli bir mücadele içinde.” Kesinlikle aynı fikirdeyim.



Ateşle ve camla çalışmak, Ani’nin sözünü ettiği bu mücadele için çok güzel bir metafor aynı zamanda. Cam ateşte erirken, ufacık bir zaman penceresi var, yoksa ulaşmaya çalıştığınız form yok oluyor. Geçicilik, bu çabanın özünde sanki. Ani geçmişle ve geçicilikle yüzleşmeye çalışırken bazen zorlandığını anlattı.


“Biraz kaygılı, tedirgin bir dönemim oldu yapım süreci içerisinde, bu hislerle camları kesmek, yırtmak istedim. Dışarı bırakmaya ve içeri almaya açık yaralar, kesitler. “Geçmişin kırılgan anlarını, bir şişede saklanmış bir koku gibi yeniden yapılandırarak, geleceğe dair olasılıklar yaratmaya çalıştım. Bu yaklaşımım hem duygusal bir sığınak hem de zamanın ötesine geçme arayışı oldu”.


Onun bu sözlerini ben şimdi aktarırken, heykeller arasında en sevdiklerimden seçtiğim grubun arasında İzlerin Gücü ve Karşı Bir İz adlı iki heykel geliyor aklıma. Zamanın ve hayatın uçuculuğuna karşı bir iz bırakmak isteği, zaten sanatın ve sanatçının temel yönelimi değil mi? Aslında hepimizin aradığı bir denge. Sanata bu yüzden ihtiyacımız var.


Belki de ruhumuzdaki yara izlerini ve onlardan yola çıkarak yaratmaya çalıştığımız iyileştirici hikâyeleri anımsattığı için beni etkiledi bu denklem. Geçmişimizden kalan yara izlerimiz olduğu gibi, mutluluk izleri de var mıdır acaba? Belki de yoktur, ama onları biz yaratabiliriz. Ani’nin “karşı izler” dediği şeyi ben biraz da böyle yorumluyorum. Mutluluk hayatın bir hediyesi olduğu gibi, aynı zamanda bir seçim. İnsan mutlu olmayı da seçebilir. Mutlu olmayı seçtiğimiz zamanlarla, acı çektiğimiz zamanlar birlikte örüyor hayatı.


İnsan bir otobiyografi yazmaya kalksa, yara izlerinin üzerinden tekrar geçmek hayli zor olurdu eminim. “Yaşam yazını” dediğimiz, günce veya anı gibi edebiyat türleri bu nedenle daima ilgimi çekmiştir. Hatırlamak sanatın çok önemli bir boyutu. Ama şimdiye bakmak, çabucak geçiveren mutluluk anlarını, ışığı, coşkuyu yakalamak da önemli. Ben fotoğrafı hep “şimdi” dediğimiz şeyi yakalamak gibi gördüm. Acaba heykelin zamanla ilişkisi nedir? Fotoğrafla heykel arasında, kamerayla bakmak ile camı şekillendirmek arasında bir ilişki var mı?


Var, çünkü işin esas varolma sebebi her zaman düşüncedir, diye cevap veriyor Ani, ama bu sefer düşüncenin peşinden giderken, fotoğrafın gerçekliğinden olabildiğince uzaklaşmak, başka bir gerçekliği, daha varoluşsal, daha içsel bir gerçekliği yakalamak istemiş.


“Zaman içinde yaptığım yolculuklar, daima fotoğrafın öncülüğünde şekillendi. Benim için her kare, bir anlatının, bir anı dondurmanın ve hafızayı geleceğe taşımanın bir yolu oldu. Bu sefer, geçmişin uçup giden izlerini camın dayanıklılığıyla birleştirmek istedim. cam fırınlarında eriterek yeniden şekillendirdiğim Kadın bedeni formundaki parfüm şişeleri ile, bu dönüşümle zamanın geçiciliğine karşı bir iz bırakmaya çalıştım. Otuz beş parfüm şişesinin benim hikâyelerimle ve geçmiş duygularımla, bazen romantik, bazen çok sert hallerimle örtüşmesiydi, bütün bunları yeniden yorumlamam benim için yeni bir sahneydi. Bir anlamda, bu otuz beş parfüm şişesi ile, otuz beş yılımın hayat hikâyesini anlattım.” diye ifade ediyor.


Bu çalışmanın kökeninde parfüm şişeleri olması, bana Kore asıllı felsefeci Byung Chul Han’ın Zamanın Kokusu adlı kitabını hatırlattı. O kitapta, zaman teknolojiyle giderek atomlaştığı için, “nokta zaman” dediği kesintilerle ilerlediği için ve “sürem” dediğimiz bütünlüğünü yitirmekte olduğu için, zamanın kendine özgü kokusunu da kaybetmekte olduğumuzu ileri sürüyordu düşünür. Bize “vita contemplativa” dediği düşünceli yaşamayı, deneyimi düşünceyle harmanlamayı, zamanın içinde durmayı, belli bir yerde ve belli bir zamanda “bulunmak” fiilini yeniden keşfetmeyi öneriyordu.


Ani Çelik Arevyan bu cam heykellerle bence tam da bunu denemiş. Zamanda bulunmayı, zamanın süremini yakalamayı denemiş. Geçmişte zaman ya mitolojik, ya tarihseldi, hep bir anlatı vardı, şimdi teknoloji çağında ise zamanın anlatı boyutu eksiliyor; halbuki zamana “kokusunu” veren, özünü oluşturan şey tam da anlatı, çünkü zamanın çekim merkezini, akışını tutabilen en önemli olgudur anlatı. Bunun heykelle de yapılabileceğini ve bir gün Ani’nin heykellerinde bu olguyla karşılaşacağımı hiç düşünmemiştim. Ani’nin heykelleri, zamanın kokusunu bize geri veriyor, çünkü hepsi de içlerindeki anlatı izleriyle vücut bulmuşlar.


İşin zanaat kısmı ayrıca baş döndürücü. “Bir tane heykelin nihai formunu alması için en az 15-20 kez fırına girmesi gerekiyor,” diye anlattı.


“Formlar, beden jestleri için kendi pratiğimdeki izleri takip ettim, doğal olarak. Bu hareketleri cam malzemeye uyarlamak, teknik olarak hızla soğuyan ve müdahale edilemiyecek kadar sertleşen camda bir hayli zordu. Tekrar tekrar fırına girdiğinde bir önceki yaptıklarım da değişiyordu, ben karşı koymak yerine, camın kendi yapısında, dinamik bir çalışmayla sonuca ulaşıyordum.”


Ani bunları anlatırken, arada gözüm videoya gidiyor, ama bu zorlu çalışmada hangi jestlere ihtiyacı olduğunu kısacık sürede anlamak imkânsız. Jestlerim adını verdiği, en beğendiklerim arasında yer alan heykel belki bu çabayı da özetliyor: esneklik, uyum sağlamak, bazen iradesiyle kesin bir müdahale, bazen yumuşak bir kıvrılış. Dramatik olana, sahnelemeye, jeste bu kadar yatkın bir sanatçının kendi kişisel jest sözlüğünü çözmek gerçekten zor. Hayranlıkla izliyorum.


Ateşin başında bu kadar emek, iki yıl boyunca öğrenme ve hazırlanma, ve ardından iki yıllık yapım süreci olağanüstü yoğun bir dönem olmuş. “Dönüştürdüğüm “cam bedenler” den kopmak çok zor olacaktı, biliyordum. Onların fotoğraflarını çekmek aramızdaki görünmeyen bağıları sabitlemek gibi oldu. Fotoğrafın görsel anlatısıyla camın fiziksel ve dokunsal gücünü bir araya getirdim. Ve onları Bir Düşün İçinde adlı bir fotoğraf serisine dönüştürdüm!”


İki aynayı karşılıklı yerleştirirseniz, her şey sonsuza kadar yansır, öyle bir duygu yarattı bu heykellerin dizilişi bende. Ani’nin Arasında adını verdiği heykel, bunu tek başına yapıyor sanki. Hayatın başlangıcından önce ve bitişinden sonra da uzayıp giden başka bir zaman varmış ve biz arada o iki uca birden dokunmak arzusuyla kollarımızı açmışız gibi.


Hikâyelere adını verdiği heykelin kıvrımları, hayatımız boyunca yaşadığımız ve anlattığımız, anlattıkça dönüştürdüğümüz, dönüştürdükçe paylaştığımız hikâyelerin bir simgesi.


Yolculuklar adlı heykel ise, bence bir atlayış. Taze bir başlangıca işaret ediyor benim bakışımla. Salto Vitale denilen, bilinmezlerle dolu olsa bile hayata atlayış, hayata güvenmek, hayata duyduğumuz inanç gibi.



Başlangıçların gücüne inanıyorum ve en sevdiğim felsefecilerden Hannah Arendt’in Natality (doğumluluk) teorisi geliyor aklıma. İnsan daima yeni başlangıçlar yapabildiği için, kendi doğumuna anlam verir, dediğini hatırlıyorum Arendt’in. İnsanlık Durumu adlı kitabından kendi çevirimle aktarayım:

“Başlangıcın doğasında, yeni bir şeyi harekete geçirmek var. Her başlangıçta şaşırtıcı, beklenmedik bir taraf var. (…) Doğumda tanık olduğumuz başlangıç ilkesinin, dünyada her an geçerli olmasının nedeni, dünyaya gelen her insanın yeni bir şey başlatmak, yani eyleme geçmek kapasitesine sahip oluşudur.”


Arendt’in bu düşüncelerden çıkarttığı sonuç, daha da ilginç. İnsan yaratıldığı zaman, özgürlük düşüncesi de doğmuş oluyor. Yaşamanın böylece kazandığı açık uçluluk ve umut ilkesi Ani Çelik Arevyan’ın Yeni Bir Hayat adını verdiği heykelde çıkıyor karşıma. Biraz Sürrealist kadın sanatçıların işlerini de hatırlattı bana sergi. Bol miktarda doğa motifleri de kullanmış sanatçı, ama hepsi sonunda birer kadın figürüne doğru evriliyorlar; bazen soyut ve düşsel yönlere gitmelerine de izin vermiş, belki otuz beş yıl boyunca kendi büründüğü ruh hallerini, duyguları ve hayalleri temsil ediyorlar.


 “Sanat pratiğimde bu ikilikleri sorguluyor, kendi geçmişimi ve hafızamı koku ve beden jestlerim ile bıraktıkları izlerin gücü üzerinden yeniden yorumluyorum”


Fotoğraf çekerken, istediği içeriği bulduğu zaman alabildiğince rahat ilerlediğini, çünkü çok alışık olduğu bir mecra ile içinden geldiği gibi çalıştığını, karşılaşacağı sürprizleri de iyi manipüle edebildiğini anlattı, ama camla çalışırken bu konfor alanından çıkmayı göze almış; kendine karşı dürüst olmayı göze almış, kendi jestlerine sadık kalmayı yepyeni bir malzemeyle denemiş. Hızla değişen dünyayla birlikte kendini yenilemek istemiş. “Kendi değişen zamanıma karşılık vermek” diye tanımlıyor bunu. Bir bakıma, fotoğrafı yeniden düşünmek için yönelmiş heykele. Arendt’in kast ettiği anlamda, yeni başlangıç yapmanın daha güzel bir örneğini düşünemiyorum.


Ani çoğunlukla filmden ilham aldığını, işlerini film gibi kurguladığını söylüyor. Sinemadaki montajla yol alma şekli, hayal gücünü en çok harekete geçiren şeylerden biri. Günün birinde deneysel bir filmle ortaya çıkarsa hiç şaşırmayacağım. Bu heykel dizisindeki dinamizm de oradan geliyor sanki.


Camda istediği şeffaflık ise, tıpkı Sürrealizm’e duyduğu ilgi gibi, kendinden daha fazla şey vermek için arkasına saklanabileceği bir oyun alanı olarak çekici gelmiş ona, ya da rüyalarda bulduğumuz, daha derin olan öteki gerçeklik gibi, yahut bilinç dışına uzanış gibi, “bir yüzme hali” dediği daha üst gerçeklik bir bakıma. “Şeffaflığın arkasındaki anlatım çok daha derin” diye tanımlıyor bunu.


Alışık olduğundan çok farklı bir malzemeyle ve teknikle kendini ifade etmeye çalışması, Ani’yi mükemmelcilikten de biraz uzaklaştırmış, onu özgürleştirmiş. Sahici kalmak için mükemmel olmamayı göze almak - bu da sanatçılık serüveninde önemli bir olgunluk aşaması olsa gerek.


Heykelleri için kaleme aldığı metinde, “Hiçbiri kusursuz değil ama çok güzeller” cümlesini o yüzden slogan gibi kullanmış Ani.


Onun cesaretini hayranlıkla selamlıyorum.



Yorumlar


Bu gönderiye yorum yapmak artık mümkün değil. Daha fazla bilgi için site sahibiyle iletişime geçin.

Bütün yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Yazı ve fotoğrafların tüm hakları Unlimited’a aittir. İzinsiz alıntı yapılamaz.

All content is the sole responsibility of the authors. All rights to the texts and images belong to Unlimited.

No part of this publication may be reproduced or quoted without permission.

Unlimited Publications

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
bottom of page