Yitirilen geçmişin izlerine ışıkla dokunmak


İranlı sanatçı Sahand Hesamiyan’ın Majaz adlı proje sergisi 15 Aralık’a dek BLOK art space Büyük Valide Han ve BLOK art space Çukurcuma mekânlarında devam ediyor. İki mekânı birbirine bağlayan Hesamiyan, bilinmeyen ve metaforik olanlar ile görülen ve deneyimlenebilen arasında bir denge kurmayı amaçlıyor. İpel Yeğinsü’nün Majaz’a dair değerlendirmesine, sanatçıyla gerçekleştirilen röportaj eşlik ediyor

MAJAZ mekânsal yerleştirme (detay), BLOK art space Büyük Valide Han, Fotoğraf: Esen Küçüktütüncü

Güneşli bir Pazar sabahı, sanat tarihçisi Hikmet Mizanoğlu’nun Çukurcuma’daki antikacı dükkanında bir araya gelen çok özel bir grupla beraberim. Gözleri ilgiyle parlayan gazeteci, sanatçı ve mimarlar arasında Türk kahvesi ve çay ikramı eşliğinde gelişen sohbet, birlikte geçireceğimiz saatlerin renklerini müjdeliyor.

İranlı sanatçı Sahand Hesamiyan bizi eşi, BLOK art space’in kurucusu Hikmet Hanım ve direktörü Mine Kaplangı ile birlikte karşılıyor. Bu sıcak merhabanın ardından, MAJAZ sergisinin ana mekânı olan Büyük Valide Han’daki 53 numaralı odaya doğru yola çıkmadan önce projenin oluşum aşamasını görmek üzere galeri mekânına geçiyoruz. Son on yıldır çağdaş sanat koleksiyonu yapan Hikmet Hanım, Sahand’ı ilk kez Pera Müzesi’nde, Jameel Prize sergisindeki işleriyle keşfetmiş. Ancak İranlı bir sanatçıyla çalışmak istemesinin bir nedeni daha var. 17. yüzyılda Kösem Sultan’ın yaptırdığı ve İstanbul’un en büyük hanı olarak da bilinen Büyük Valide Han, 1905’e kadar İranlı tüccarların, ortasına Şii bir mescid inşa edecek, hatta burada Kuran-ı Kerim basacak kadar benimsediği bir yer olmuş.

MAJAZ mekânsal yerleştirme (detay), Sahand Hesamiyan, BLOK art space Büyük Valide Han, Fotoğraf: Gülin Ören

Galeride Sahand’ın, ışık sanatçısı Buşra Tunç ile birlikte gerçekleştirdiği yerleştirmenin hazırlık sürecini belgeleyen heykel, çizim ve kolajları inceliyoruz. Sanatçı, projenin çıkış noktasını şöyle anlatıyor: “Burada gördüğünüz strüktür, benim de ilgi alanımı oluşturan İran ve İslam mimarisinde kubbe ve kemerleri ayakta tutmak için kullanılan mukarnas kavramından yola çıkıyor. Hanı ziyaretim sırasında pencerelerden odaya giren ışığı ve gün boyunca nasıl dönüştüğünü görmek beni çok etkiledi. Ben de ışığın hareketini kullanarak mekânın geçmişiyle bir bağ kurmak istedim; bunu da ağır bir malzeme yerine hafif ve yumuşak olan ışık ile yapmaya çalıştım. Artık orada olmayan, ancak hala oradaymış gibi görünen bir katman yarattım; Farsça’da majaz sözcüğü tam da bu anlama geliyor”.

Galeriden ayrılıp bir sonraki durağımıza, Büyük Valide Han’a gidiyoruz; Mahmutpaşa’nın birbirine karışan çirkinlik ve güzelliklerini ardımızda bırakıp, hanın yüzyıllara direnen heybetli kapısından geçerek kendi zamanımızı terk ediyoruz. Pazar gününün dinginliğinde bizi tüm görkemiyle kuşatan bu kayıp çağ, dört bir yanına çakılan zevksiz tabelalar, kalitesiz porselen dişler gibi sırıtan alüminyum doğramalar ve derme çatma, kişiliksiz binaların altında can çekişiyor.

“Burası halıcılarıyla, tüccarlarıyla cıvıl cıvıl bir yerdi. Bir ara matbaacılar da burayı çok kullanırdı. Hatta girişte iki Fransız sahaf dükkanı bile vardı; 1950’lerden itibaren buranın canını çıkardılar” diyor Hikmet Hanım, her birinin geliş ve gidişine tanık olmuşçasına. Orta avluda Kösem Sultan’ın hanın mermer kulesinde gizlice biriktirdiği florinlerinin öyküsünü anlattıktan sonra avlunun bir köşesinde, ucube bir tentenin ardında sessizce bekleyen bir hazineyi işaret ediyor: “Orada bir Bizans kalıntısı var; bir binanın cephesi. İstanbul’da Bizans’tan kalma sivil mimari örneği bulmak pek mümkün değil”. Üzerinde pervasızca tepindiğimiz mirasın kırılan kemiklerinin çatırtılarını duyuyor; yitip giden öykülerin yasını tüm benliğimde hissediyorum.

MAJAZ sergisinden (detay), BLOK art space Büyük Valide Han No: 53, Fotoğraf: Esen Küçüktütüncü

Üst kata çıkıyoruz; onlarca elektrik kablosunun aç solucanlar misali delip geçtiği duvarları, yüzyılların yorgunluğunu çatlaklarında taşıyan tavanlarıyla buranın durumu daha da üzücü. Eskiden 1 TL karşılığı çıkılabilen çatı katı, kubbelerin bazıları yoğun yağışlar nedeniyle çökünce kapatılmış. Koridorlar boyunca uzanan hurda yığınları tarihi bir handan çok terk edilmiş bir fabrikada gibi hissettiriyor insanı.

MAJAZ mekânsal yerleştirme (detay), Sahand Hesamiyan, BLOK art space Büyük Valide Han, Fotoğraf: Gülin Ören

Birbirinden derme çatma bir dizi kapının önünden geçip, BLOK art space’in proje alanı olarak kullandığı 53 numaralı odaya varıyoruz. İçeri girer girmez uhrevi bir atmosfer kucaklıyor bizi. Tek duyulan, yorgun kubbenin narin kıvrımlarında usulca dolaşan geleneksel bir ezgi. Artık yerinde yeller esen pandantifler, odanın merkezinden yayılan ışıkla bir an için yaşam buluyor. Kendi döngüsü içinde devinip duran mukarnasın hayaleti karşısında büyülenen biz ölümlüler ise, akıp giden tarihin isimsiz gölgeleri arasında kendimizi arıyoruz.

Burada Sahand, İslam ve İran mimarisinde pencere ışığı, gölge gibi öğelerin görünmez olanı görünür kılmak için kullanıldığından söz ediyor ve sergi fikrinin nasıl doğduğuna bir kez daha değiniyor: “BLOK art space ile uzun süredir iletişim halindeydik. Mekânın fotoğraflarını görünce çok heyecanlandım. İlk ziyaretimde pencereler açıktı ve içeri odanın mimarisini vurgulayan çok güzel bir ışık giriyordu. Aklımda en çok kalan da bu oldu. Galerinin önerisiyle mimar ve ışık sanatçısı Buşra Tunç ile işbirliği yapmak da olumlu sonuç verdi. Kinetik elemanları kendisi tasarladı; hareket eden ışık ve gölgeler hafiflik ve akışkanlık hissi yarattı”.

Bu noktada ben de söze karışıyorum. Sorular soruları doğurdukça, sohbet koyulaşıyor.

MAJAZ sergisinden, BLOK art space Çukurcuma, Fotoğraf: Esen Küçüktütüncü

Zamanın akışını da hatırlattı bana... Bir güneş saati gibi... Bu akışta hiçbir şey sabit kalmıyor... Yapıtın bu coğrafyadaki dini ve mitolojik kavramlarla bir ilişkisi var mı?

Açıkçası konuya bu yönden yaklaşmadım. Yeni bir mekân duygusu yaratmaktı amacım. Kubbeye ışık vurduğunda çok güzel detaylar görülebiliyor; böylece yapının geçmişteki görkemli günlerini de bir katman olarak ele alıp vurgulamış oluyorum.

Kültürel mirasa bir saygı duruşu gibi aynı zamanda... Her zaman kültürel miras ile mi çalışıyorsunuz?

Kültürel mirası gerçekten seviyorum. Çok değerli ve önemli. Onu günümüze de taşımalıyız; huzurlu bir yaşam için onunla bağ kurmalıyız. Gerçek sükuneti ancak bu binalarda bulabiliriz; çünkü yapıldıkları dönemlerde bu huzuru sağlamaları önemsenirdi.

Mimarinin meditatif ve spiritüel yönü...

Tam olarak bununla ilgileniyorum. Dini ya da mitolojik yönüyle değil. Bu tür binaların çoğu camilerle ilişkilendirilerek yapılmış olsa da, içinde bulunduğumuz pazar yeri dahil bazıları da dini işlevi olmayan, sivil mimari örnekleri.

Rejim aniden değiştiğinde paradigma da değişiyor; geçmiş tamamen inkar edilebiliyor. Günümüz İran’ının Pers geçmişiyle olan ilişkisi konusunda neler söylemek istersiniz?

Sert geçişler bu coğrafyada hep olmuş. Geçmişi yok sayıp yerine Batı’dan tamamen yeni şeyler getirmek bana göre sorunlu. İktidarlar değişirken oradaki insanlar değişmiyor; o yere özgü bazı şeyler var ve var olmaya devam edecek. Gelenekler silinmek yerine, zaman içinde dönüşerek yeni bir sentez oluşturmalı.

Sizce ilk kez gördüğünüz İstanbul ile bugünkü arasında neler değişmiş peki?