Yaşamın ağırlığını askıya almak
- Berfin Küçükaçar
- 11 dakika önce
- 5 dakikada okunur
Bihter Yasemin Adalı'nın Haz ile Göklenir Dünya isimli kişisel sergisi 7 Şubat - 28 Mart 2026 tarihleri arasında Art On İstanbul’da gerçekleşiyor. Sanatçıyla kökle ışık, yıkımla oyun, nesneyle anlatı arasında kurduğu ilişkiler üzerine konuştuk
Röportaj: Berfin Küçükaçar

Bihter Yasemin Adalı. Fotoğraf: Emirkan Cörüt
Serginin başlığında yer alan “göklenir” ifadesi ilk anda yukarıya doğru bir hareketi çağrıştırıyor. Sergide yer alan resimleriniz ise, bu hareketi toprağa temas eden, köklenen ya da çözülme ihtimalini içinde barındıran bir hâlle yan yana getiriyor. Göklenmek kelimesi sizin pratiğinizde nasıl bir yerde; bu ifade bir yön ya da içinde kalınan bir hâl olarak nereden konuşuyor?
Bir gün atölyenin bir köşesinde üç farklı dönemden resim bir araya geldi. 2011’den, 2021’den, 2024’ten üç resim. Üçünde ortak bir imge vardı: Kökleri suya değen ağaçlar. Doğada bazı ağaçların kökleri suyla barışık. Örneğin, Longoz Ormanlarında yer alan Kızılağaçlar ve Dişbudaklar, suyun altındaki oksijensiz koşullara adapte olmuşlar. İmkânsızın içinde varlık sürdürüyorlar. Başka resimlerde ise, su dolu bir kase içinde kök versin diye bekletilen çelik alınmış dalları ve kesi alınmış yaprakları çiziyorum. Toprağından ayrılmış bir parçanın suda çürümek yerine, kendi gövdesinden yepyeni bir uzuv çıkarıyor. Yapraklar, köklenmeleri ve yaşama tutunmaları, yeşilin üzerinde beliren beyaz noktalar, “Yaşacağım” diye sesleniyor, yenilenmenin habercisi gibi geliyor.
Bitkileri ve onların çürümek ile köklenmek arasındaki seyrini izlerken boyamakta olduğum resim bir pencere önü bahçesine yada korunaklı bir seraya dönüşüyor. Orada su, toprak ve ağaç elementleri ve temsil ettikleri ile yaşama tutuma meselesine dair farklı ihtimalleri test ediyorum. Sürekli köklenmeye ve köklendirmeye çalışmak, yani sadece “hayata tutunmaya” odaklanmak, insanı yatay ve ağır bir düzleme hapsedebilir. Göklenme fiili, kök verme ve toprakla ilgili endişeleri bir kenara bırakmak istediğimde, bitkisel olanın hava ve ışık ile ilişkisini fark ettiğim bir anda ortaya çıktı. Hazla suya değen kökün mucizesi bittikten sonra, ışığa açılan yaprağın coşkusu başlar. Haz ile Göklenir Dünya ismi, bu dikey devinimi, kökün ıslak karanlığından yaprağın güneşli aydınlığına giden yolun keşfini anlatıyor.

Bihter Yasemin Adalı, Su Falı, 110 cm x 110 cm tuval üzeri yağlı boya
Bir şeyin henüz tamamlanmadığı, adını tam olarak bulmadığı ya da yerini kesinleştirmediği resimleriniz var. Üretim sürecinde siz de benzer bir yerde mi duruyorsunuz; çalışırken kendinizi o eşikte tutuyor musunuz?
Bir resme başlarken bazen gelişigüzel hareketlerin tuvalde bıraktığı izlerden doğaçlama bazen bir eskizin tuvale aktarımı bazen de bir fotoğraf ya da videodan alınan görselle yola çıkıyorum. Eskiz ve fotoğraftan ilhamla hareket etmek görsel olarak çözümü kolay bir üretim süreciyken, bedenin hareketlerinin bıraktığı izler ile çalışmak formun adının ve konumunun sürekli değiştiği bir eşikte kalmayı, devingen bir üretim sürecini mecbur kılıyor. İmgelerin kılıktan kılığa büründüğü, konum değiştirdiği sürece şahit olmak, bedenden çıkan öyküyü tuval üzerinde görmek belki ileriki yıllarda stop-motion animasyon veya video-performans gibi mecralarda üretmek, izleyiciyi eşikteki hâle ortak etmeme olanak tanıyabilir. Şimdilik izleyici, olayın geçtiği yeri görüyor ve ipuçlarından orada neler olmuş olabileceğine dair görsel bir bulmaca ile baş başa kalıyor.
Bihter Yasemin Adalı, Haz ile Göklenir Dünya, Sergiden görünüm, Art On, 2026. Fotoğraf: Kayhan Kaygusuz. Sanatçının ve Art On İstanbul'un izniyle
Sizin de şimdi bahsettiğiniz gibi serginin geneline sirayet eden bir eşikte olma hâli var. Ben kişisel olarak bu durumu biraz huzursuz ve uzun süre taşınması zor bir yerde hissediyorum. İşlerinizde sık sık karşılaştığımız bu eşik hâliyle çalışırken, bu duyguya alan açmak sizin için neyi mümkün kılıyor?
Sergide beliren o eşik hâli, hiperdinamik bir belirsizlik alanı; her şeyin yerinden oynadığı, dengenin pamuk ipliğine bağlı olduğu bir yer. Bu huzursuzluğa alan açmak, seramik gibi kırılgan bir malzemeden domino taşlarını üretirken de bu ikili doğayı aktarmak istedim.
Dominolarla iki farklı oyun oynanabiliyor. İlkinde taşları dikey ve ardı ardına dizerek o meşhur “domino etkisi”ni beklersiniz. Bu, tek bir dokunuşla gelen zincirleme bir yıkımdır ama tuhaf bir şekilde bu yıkım anı bir hazla kodlanır. Dakikalar boyunca dikkatle dizilen taşların, saniyeler içinde her şeyin devrilişini izlemenin o gerilimli keyfi... İkinci oyun ise taşları eşleyerek, mantıklı bir dizgi oluşturup elindeki taşları bitirene kadar sürdürdüğün bir kurgudur. Bu, bir insanın kendi hayatından anlamlı bir olay örüntüsü çıkarana kadar hikayesini tekrar tekrar anlatmasına bir nevi psikoterapötik dışavuruma benzetilebilir.
Burada “eşik”, oyunu kurallarına göre oynamanın imkânsızlığı, sabırla parçaları birbirine ekleyerek bir öz-anlatı inşa etmek ile mutlak yıkıma tek bir dokunuş mesafede durmak arasındaki gerilimde açılıyor. Seramik malzemenin kırılganlığı, bu gerilimi her an kalıcı bir kayba dönüştürebilecek bir risk unsuru. Yerleştirmeyi kurgularken domino ve okey taşlarının biçimsel akrabalığı, oyun kavramını daha geniş bir düzleme taşıdı. Hiperdinamik bir dünyada, eşikteki varoluşumuzu sürdürürken oyun ve oyalanma, yaşamın ağırlığını askıya alan (by-pass eden) ve neşeyi taze tutmaya dair geliştirilen bilinçli bir direniş biçimi olabilir mi?
Bihter Yasemin Adalı, Haz ile Göklenir Dünya, Sergiden görünüm, Art On İstanbul, 2026. Fotoğraf: Kayhan Kaygusuz. Sanatçının ve Art On İstanbul'un izniyle
Resimlerinizde karşılaştığımız nesneler, gündelik işlevlerinden çok, başka bir şeye dönüşme ihtimaliyle var oluyor. Üretim sürecinde bir nesnenin ne olduğu bilgisinin askıya alındığı o ara hâlde çalışmak sizin için nasıl bir karşılık buluyor?
Trans-nesne kavramını çok seviyorum. Nesneleri zamanın içinde trans hâlinde, tam da bir başka şeye dönüşmek üzereyken yakalıyorum; bir mektup zarfını bir eve, bir asma kilidi bir lahite veya bir tapınağa dönüştüğü eşikte çiziyorum. Her şey ve herkes olduğundan başka bir şeye dönüşme sürecinde birbiri için açılan bir kanal gibi; hepimiz birbirimizin bakışı altında bir halden diğerine dönüşerek sürekli bir akış hâlinde var oluyoruz. Her bakış aslında bir yansıtma eylemi; bir şeye baktığımızda ona dair bir idea yansıtırız: Onun potansiyelini fark eden bir ihtimali, etik bir beklentiyi, neye dönüşeceğine dair duyulan korkuyu, ihtiyaç duyduğumuz bir yoksunluğu ya da dönüşmesini arzuladığımız o tutkuyu yansıtırız. Tüm bu bakış biçimleri, nesneyi harekete geçirerek onu farklı bir varoluş biçimine iter. Başkalaştırır.
Bana sıklıkla sorulan sorulardan biri psikoterapist pratiğimin sanatsal uğraşıma nasıl yön verdiği üzerine. Terapist olmak her şeyden çok, bir bakış terbiyesi, umutla bakmak. Özgürleştirerek bakmak, koşulsuz bir saygıyla bakmak. Bakışı kirleten kişisel, kültürel, kitlesel unsurları fark edip onlardan arındırılmış bir bakış sunabilmek.
Bihter Yasemin Adalı, Haz ile Göklenir Dünya'da sergilenen yapıtları üzerine çalışırken. Fotoğraf: Emirkan Cörüt
Üretiminizde resim hep güçlü bir çıkış noktası olarak duruyor ama işleriniz zamanla ses, performans ve farklı anlatı biçimlerine doğru açılıyor. Bu geçişleri çalışırken nasıl kuruyorsunuz; resim sizin için bu süreçte sabit bir merkez mi, yoksa başka disiplinlere doğru hareket etmenizi mümkün kılan bir zemin mi oluyor?
Resim gerçekten de sabit bir merkez, resmin içinden hikâye çıkabilir. Dans resmin içine gizlenebilir, üretim sürecinde terapötik bir farkındalık anı yaşanabilir. Resim yapmanın olumlu ve olumsuz yan etkileri olabilir. İz bırakmanın ve izler ile çalışmanın yalınlığı gibisi yok. Disipliner arası geçişler kendiliğinden oluyor, resmi yaparken şiir insanın diline dolanabiliyor. Şiirin içindeki manzara, resmin alt yazısı gibi zihnimde belirebiliyor. Her zaman acemisi olduğum bir mecranın sularına girecek cesareti bulamıyorum, orada bir hayli direnç ile karşılaşıyorum. Son zamanlarda keşfettiğim, ne kadar çok direnç varsa o kadar karşı koymak gerekli, çünkü resmin dışında bir formun oluşması ve farklı bir dilden resme doğru seslenmesi resmin okunaklı hale gelmesi için de elzem. Rüyalarımızı da sadece görmüyoruz, dokunsal, devinsel ve sözel parçaları ile bir bütünler. Dediğin gibi, imgeler başka formlara geçitler açan zeminler.
Bihter Yasemin Adalı, Haz ile Göklenir Dünya, Sergiden görünüm, Art On İstanbul, 2026. Fotoğraf: Kayhan Kaygusuz. Sanatçının ve Art On İstanbul'un izniyle
Sergide rüya anlatılarının öne çıktığı kabinden hareketle, aynı zamanda sanat terapisi alanında da çalışan biri olarak, rüya, anlatı ve sesle kurulan bu yapı sizin için hangi bilgi ve deneyim alanlarına temas ediyor? Bu sergide kurulan düzenekle terapi pratiğiniz arasında nasıl bir düşünsel yakınlık ya da mesafe görüyorsunuz?
Psikoterapistlik etik kurallarla, klinik duyarlılıkla her seçim üzerine düşünerek hareket ettiğiniz bir alan, terapi bağlamı dışında rüya ve anlatı ile karşılaşacak olmak beni heyecanlandırıyor. Anlatanların sesiyle muhafaza edilen, anonim bir rüya arşivine kulak verebilmek ve rüyaları performe edebilmek üzere dinlemek müthiş bir özgürlük alanı olacak.





































Yorumlar