Yeni Türkiye Sineması'ndan manzaralar: Tufan Taştan


Türkiye'deki yeni sinemacıların filmleri ve kişisel hikâyeleri odağında şekillenen röportaj serimiz Yeni Türkiye Sineması'ndan manzaralar, sinema dünyasındaki sanatsal, kültürel ve politik gelişmeleri kayıt altına almayı ve yeni sinemacıların sesini daha fazla duyurmayı amaçlıyor. Serinin sıradaki konuğu Sen Ben Lenin filminin yönetmeni Tufan Taştan


Röportaj: Çağnur Öztürk


Tufan Taştan


Dünya prömiyerini 43. Moskova Film Festivali’nde, Türkiye prömiyerini ise 40. İstanbul Film Festivali’nde gerçekleştiren ve İstanbul Film Festivali Jüri Özel Ödülü, Adana Altın Koza Film Festivali İzleyici Ödülü, Ankara Film Festivali En iyi Senaryo Ödülü dahil birçok ödülün sahibi olan Sen Ben Lenin, Sovyetler’in dağılmasından sonra denize atılan Lenin heykellerinden birinin Düzce’nin Akçakoca kıyılarına vurmasını konu alıyor ve “Lenin heykeli kasabanın meydanına dikilmek istense ne olur?” sorusu üzerinden geçmişten günümüze uzanan hem kara mizah hem polisiye öğeleri olan bir politik anlatı sunuyor. Yönetmen Tufan Taştan, ilk uzun metrajı Sen, Ben, Lenin’in senaryosunu yazar Barış Bıçakçı ile birlikte yazmış. Ve ilk filminde politik sinema ve Türkiye sineması adına umut vadeden katmanlı bir filme imza atıyor. Taştan ile ilk filminin hikayesinden Türkiye’de sinema yapmanın zorluklarına uzanan bir söyleşi yaptık.


Sen Ben Lenin filminden


Sen, Ben, Lenin gerçek bir olaydan ortaya çıkıyor. Senaryonun ve hikâyenin gelişim sürecinden bahseder misiniz?


Bizi harekete geçiren temel dürtü yarım kalmış bir gerçeği sinemanın olanaklarıyla tamamlamaktı. Yola çıktığımız tek gerçek, ahşap bir Lenin heykelinin Karadeniz’de bir sahil kasabasına vurmuş olması ve o dönem muhafazakâr bir belediye tarafından dikilmek istenmesiydi. Biz bu yarım kalan hikâyeyi sinema aracılığıyla tartışmak istedik. Lenin heykeli dikilseydi neler olacaktı, çok merak ettik... Bu süreci altı yılı aşkın bir zaman aralığında tamamladık. Bu film yapmak için iki senaryo bıraktık arkamızda. İlk yazdığımız senaryo izlediğiniz filmin öncesi gibiydi. Heykelin kasabaya gelmesi, tanınması, dikilmesi ve çalınmasıyla son bulan bir kasaba filmi. Uzun uğraşlar sonucunda, koşullar nedeniyle onu çekemeyince ikinci senaryoyu yazdık. Heykelin çalınmasının ardından neler olduğunun peşinden gitmeye çalıştık. Kurmacanın kurmacası oldu bir nevi.


Barış Bıçakçı ile ilk olarak Seyrek Yağmur kitabından uyarlanan Söz Uçar filminde bir araya geldiniz. Bir araya gelmeniz ve Sen, Ben, Lenin’i birlikte yazma süreci nasıl gerçekleşti?


2015 yılının Kasım ayında Barış ile birlikte Sen Ben Lenin için çalışmaya başladık. 2017 yılının yaz aylarında, ilk senaryoyu bitirmek üzereyken araya Söz Uçar girdi. Faşizmin KHK’larla boy gösterdiği bir dönemde Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın direnişi bizi çağırdı. Bir şey yapmamız lazım diyerek Sen Ben Lenin’in senaryo sürecine ara verip, Söz Uçar adlı kısa filmi çektik. Yapabileceğimiz en iyi şeyin, bildiğimiz alandan bir hikâye anlatmak olduğunu düşündük. Güzel bir ekiple, kolektif bir şekilde Söz Uçar’ı gerçek kıldık. Dayanışmayla böyle bir kısa filmi çekebilmek, Sen Ben Lenin için de umut oldu, güç verdi. Bu hikâyeyi de dayanışmayla, kolektif bir ruhla anlatabileceğimize olan inancımız güçlendi. Belki de bunun motivasyonuyla, Barış ile birlikte ikinci senaryoyu yazmaya girişip Sen Ben Lenin’den vazgeçmedik.


Sen Ben Lenin filminden


Barış Bıçakçı ile çalışmak nasıl?


Çok güzel! Barış her şeyin ötesinde iyi bir arkadaş. Onunla yola çıktığım için şanslı olduğumu düşünüyorum. Bu senaryoda bir edebiyatçı ile birlikte çalışmanın getirdiği artıların yanında filmin bütününe çok katkısı oldu Barış’ın, kısaca birlikte yaptık diyebilirim. Senaryodan yapıma, çekim aşamalarından kurguya kadar hep omuz omuza olduk. Anlaşabildiğiniz biriyle aynı hayali kurmak, aynı düş için yola çıkmak, aynı derdi paylaşmak çok değerli. İyi ki var. Şimdi yeni projemiz için ara vermeden çalışmaya devam ediyoruz.


 

“Lenin benim için hayal gücünün iktidara gelebileceğinin kanıtıdır.”

 

Peki Lenin ile çalışmak nasıl? :)) Lenin sizin için ne ifade ediyor?


En zor soru bu oldu! Lenin’i birkaç cümleyle anlatmak zor. Lenin’in heykelinden çok fikriyatıyla ilgilenen biriyim. Elbette ki dünya tarihi için değerli bir figür, sosyalizmi bir hayalden gerçek bir deneyime dönüştüren, SSCB tecrübesini bize gösteren, önemli isimlerden biri. Of böyle çok zor olacak belki filmden doğru anlatmayı deneyebilirim. Benim için Lenin’in vücut bulmuş hali, Ahmet Abi. Küçücük bir kasabada Lenin’in hayaline ortak olmak için bir iktidarı karşısına almış ve korku salmış biri. Sonra, zorla kaybedilmiş bir insan. Kasabanın sahip çıktığı en güzel abisi... Lenin’i anlatmanın en iyi yolu onunla aynı mücadelede yürüyenleri, direnenleri, dayanışma gösterenleri ve vazgeçmeyenleri anlatmaktır... Ezcümle, Lenin benim için hayal gücünün iktidara gelebileceğinin kanıtıdır.


Sen Ben Lenin filminden


Hem kara mizahı hem polisiyeyi dengeli ve başarılı bir şekilde anlatan, her karakterin derinliğinin ayrı ayrı düşünüldüğü bir Türkiye portresi çiziyorsunuz, evrensel bir politik olaydan yola çıkıp 12 Eylül darbesinden Cumartesi Anneleri’ne, faili meçhullerden işkencelere kadar birçok politik olayla yüzleşmeyi sağlıyorsunuz. Film, Lenin ile başlayıp Ahmet Abi ile bitiyor… Politik ve polisiye bir kara mizah yapmak çok zor bence, Türkiye Sineması’nda zor yakalanan bir durum ve siz bunu filmin bütününde çok başarılı ve dengeli anlatıyorsunuz. Yazım ve çekim sürecinde nelere dikkat ettiniz bu dengeyi ve uyumu gözetirken?


Öncelikle çok teşekkür ederim. Bunu başarabildiysek ne mutlu bize. Sinemamızda bu dediğiniz dengenin eksik olduğunu düşünüyorum. Politik bir olayı anlatırken duyguların dramatize edilmesine, uç noktalarda gezinilmesine, dramın da dramının yapılmasına karşıyım. Brechtyen bir şekilde gerçekle aramıza mesafe koymanın doğru olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle kara mizahın çok önemli olduğu kanısındayım. Özellikle "gülmenin devrimci bir eylem" olduğunu unutmadan kendi gerçeklerimizle yüzleşmeye çalışıyorum. Dediğiniz gibi filmi başlatan Lenin’in heykeli, bitiren ise kasabanın kendi Lenin’i: Ahmet Abi. Bir heykeli ya da mezarı olmayan bir geçmiş... Bu noktada politik olanı polisiye bir damarla sorgulamaya çalıştık. Lenin’in kasabadaki etkileriyle beraber, kasabalıların gösterdiği dayanışmayla geçmişine bir kapı açtık. Bu sırada da bize çok tanıdık gelecek karakterler ile bir ülke panoraması çıkarmak istedik. Senaryo aşamasında, sette hatta kurgu sürecinde dahi bizi en çok zorlayan bu dengeyi, hikâyenin omurgasına sadık kalarak korumak oldu.


Sen Ben Lenin filminden


Fizik Öğretmenliği ve Uzay Bilimleri bölümlerini yarıda bırakıp tiyatro eğitimi almışsınız ve sonra İletişim Fakültesi çift anadal yapmışsınız… İçinizdeki sinema tutkusunu ufak bir gecikmeyle keşfetmişsiniz gibi... Lenin’in “Tüm sanatlar içinde sinema bizim için en önemlisidir.” şeklinde bir sözü var. Siz ne düşünüyorsunuz sinema için?


Sinema içinde sanatın birçok disiplinini barındırdığı ve zamana karşı yaşadığı için ölümsüz bir sanat. Elbette tiyatronun ya da müziğin o "an"a dair seyirciyle karşılıklı ilerleyen farklı duygu durumları var o yüzden yerleri ayrı. Fakat sinemanın içinde bütün sanatları yaşatabilme tutkusu, hayal gücünün sınırsız olması çok heyecan verici. Tabii Lenin’e de katılıyorum, dediği gibi bir yanıyla da sinema kitle sanatı. Daha çok insana ulaşabilmek ve derdinizi daha çok insanla paylaşabilmek için önemli bir aracı hayatımızda. Ben yaşadığımız bu dünyayla derdi olan bir hikâye anlatıcısı olarak, her hikâyenin kendi formunda sanatın bir disipliniyle anlatabileceğini düşünüyorum. Bugün sinema yaparak küfemde biriktirdiğim hikayelerimi anlatmak istiyorum. Rüzgarın beni nereye sürükleyeceğini bilmeden. Önemli olan bu yaşadığımız düzenle hesaplaşmak, insanların hayatlarına ve hayallerine temas edebilecek bir hikayeyi anlatıyor olmak. Bazen sinema, bazen tiyatro, bazen müzik, bazen şiir...


 

“Düzenle ya da iktidarla bir derdi olanlar ve ürettikleri eserde bunu dillendirenler hep tipiye karşı yürümek zorunda.”

 

Bir Ankaralı olarak CerModern bünyesindeki CAVA Enstitü’de Bir Film Yaratmak, Gerilla Film Yapımı, gibi atölyelerin eğitmenliğini yapmışsınız. Özellikle Gerilla Film Yapımı başlığı çok dikkat çekici, katılmak isterdim. Neler anlatıyordunuz katılımcılara, gerilla film yapma konusunda? Gerilla film nasıl yapılır?


Ankara’da sinema yapma düşüncesi beni her zaman mutlu ediyor. Bu kentin sinema, tiyatro, müzik ve edebiyat konusunda bir okul işlevi gördüğüne inanıyorum. Bir nebze de olsa buna katkı sağlamayı düşleyerek CAVA (Cinema and Audio Visual Arts) Enstitü’yü kurduk. Amatör ya da profesyonel birçok insanı sinemanın farklı disiplinleriyle buluşturduk. Her atölyede ben de yeni bir şey öğrendim. Özellikle Gerilla Film Yapımı en pratik atölyelerimizden biriydi. Somut olarak bir fikri bir filme dönüştürme aşamalarını katılımcılarla birlikte deneyimledik. Örneğin Bir Kelime adlı kısa filmim o atölyenin sonucudur, Ezel Akay ile birlikte gerçekleştirdik o süreci. Atölye boyunca fikirden hikâyeye, hikâyeden senaryoya, senaryodan filme geçişleri gerilla usulü dediğimiz bütçesiz ve yaratıcı çözümlerle ortaya çıkarmak üzerine pratikler yaptık. Profesyonel bir set kurmadan elinizde olan imkânlarla bir film yapmak için gerekenleri yarattık. Plastik su borularından slider yapmaktan tutun da ampullerden soft ışıklar tasarlamaya, kağıt ve makastan sanat malzemeleri yaratmaya kadar zanaatkar bir süreci yaratıcı bir süreçle harmanladık.


Sen Ben Lenin filminden


Sen. Ben. Lenin’i izledikten sonra ve de sizi tanıdıktan sonra; Türkiye Sineması adına, çok umutlandım politik sinema adına. Özellikle de epey tatlı sularda geçen filmler ve ödül törenleriyle çevriliyiz. Altın Koza’da konuşmanız ve Cumartesi Anneleri’ne ödülü ithaf etmeniz çok güzeldi… Bundan sonra nasıl projeler hedefliyorsunuz, mutlaka yapmak istedikleriniz var mı? Politik sinema için neler düşünüyorsunuz?


Umarım yüzünüzü kara çıkarmam! Sanata yaklaşımımda, politik olmayan bir sinemanın mümkün olmadığını düşünüyorum. Bence söylediğimiz ya da söylememeyi tercih ettiğimiz her şey politiktir. Biz kamerayı açtığımız andan itibaren seyirciyi kendi yarattığımız bir dünyaya davet ediyoruz. Bu nedenle politik olmayan bir sinemanın yani apolitik olanın da politik bir tercih olduğunu düşünüyorum... Sen Ben Lenin, küçük bir kasabaya vuran Lenin heykeliyle başlayıp, devletin zorla kaybettiği bir devrimci olan Ahmet Abi’nin hikâyesiyle son bulan bir film. Kasabanın geçmişiyle yüzleşmeye çalışan bir film. Bu nedenle o ödülü, gerçek sahiplerine, yıllardır mücadele etmekten vazgeçmeyen Cumartesi Anneleri’ne ithaf etmek istedim... Elbette anlatacak çok hikâyemiz var. Bizim gibi ülkelerde en zor olan "ilk neyi" anlatacağınızı seçmekte. O kadar çok acıyla kavrulmuşuz ki bunlardan hangisini öncelikli anlatacağınızı bilmiyorsunuz...


İlk filmini çekmiş bir yönetmen olarak sizi en çok zorlayan ne oldu? Ülke koşullarını dünya ölçeğinde kıyaslamanızı istesem?


Düzenle ya da iktidarla bir derdi olanlar ve ürettikleri eserde bunu dillendirenler hep tipiye karşı yürümek zorunda. Ülkemizde de dünyada da koşullar benzer: Bir kar fırtınasının içinde gibiyiz ve bir şekilde eve varmaya çalışıyoruz... Yukarıda da bahsettiğim gibi altı yıllık bir sürecin sonunda, arkasında iki senaryo bıraktıktan sonra bu filmi ortaya çıkarabildik. İçinde Lenin geçen bir film yapmak, ilk film yapmaktan biraz daha zordu. Bence bağımsız sinema yapmanın en büyük zorluğu bağımsız kalabilmekte, sansür ve oto-sansür uygulamadan eseri ortaya çıkarabilmekte. Maddi koşulların imkânsıza yakın olduğu bir ülkede bunu yapmak inandığımız bir hikâyeden vazgeçmemekle oldu. Dayanışmanın inceliği, sinemanın kolektif ruhu ve bizimle aynı derde hemhal olan insanların elini taşın altına koyup, bizimle omuz omuza yürümesi bu filmi perdeye taşımamızı sağladı.