Yeni Türkiye Sineması'ndan manzaralar: Erdem Tepegöz


Türkiye'deki yeni sinemacıların filmleri ve kişisel hikâyeleri odağında şekillenen röportaj serimiz Yeni Türkiye Sineması'ndan manzaralar, sinema dünyasındaki sanatsal, kültürel ve politik gelişmeleri kayıt altına almayı ve yeni sinemacıların sesini daha fazla duyurmayı amaçlıyor. Serinin sıradaki konuğu Zerre ve Gölgeler İçinde filmlerinin yönetmeni Erdem Tepegöz


Röportaj: Çağnur Öztürk

Erdem Tepegöz


Erdem Tepegöz ilk filmi Zerre ile birçok ödül kazanmıştı. İkinci uzun metrajı Gölgeler İçinde ile bu kez Türkiye’de iyi yapılamayan bir tür olan bilim-kurguyu müthiş bir soğukkanlılıkla başarmış. Zamansız ve mekânsız distopik bir hikâyeden oluşan filmde, ilkel bir teknolojiyle yönetilen bir fabrikada çalışan maden işçisi, çalıştığı makinenin sorun çıkarmasıyla içinde bulunduğu sistemi sorgulamaya başlıyor ve fabrikanın bilmediği derinlikleriyle yüzleşiyor. Gürcistan’ın bir kasabasında yer alan bir maden tesisini film setine dönüştüren Tepegöz, mekânı da filmin en önemli karakteri yaparak bu alegorik, politik, evrensel anlatısını destekliyor.


Gölgeler İçinde filminden bir kare


Gölgeler İçinde de ilk filminiz Zerre gibi politik bir film. Sizi Zerre’den sonra Gölgeler İçinde’yi anlatmaya iten nedenler neydi? Hikâye gelişimi nasıl oldu? İkisinin de ortak noktası işçi hikâyeleri olmaları. Bu ortaklık için ne dersiniz?


Hikâyeleri kurarken kesinlikle tür kaygısı gütmeden, planlamadan, kendi içsel heyecanıma ve anlatmak istediğim soruya odaklanarak tasarlıyorum. İlk filmim Zerre sosyal gerçekçi bir hikâye olarak konumlandı. Gölgeler İçinde filmini de aynı temanın farklı bir yorumuyla, sosyal gerçekçi bir bilim-kurgu olarak belki ele alabiliriz. Belgesel ve fotoğraf ile uğraşmanın yansımasıyla, içimde birikenler hikâye olarak beni etkiliyor. İçinizde ne birikiyorsa, o dışarı çıkıyor.


Güncel hayatımızda herkes gibi ben de bir çarka sıkışmış gibi hissediyorum. Bir şeylerden çıkışın yollarını arıyor gibiyiz sürekli. Bunu bir fabrika metaforunda anlatmak, bunu yaparken de sınıfsal bir sorgulamayı yapma fikri beni Gölgeler İçinde'yi gerçekleştirme heyecanına kadar getirdi. Aslında iki filmimin de ortak noktası türler veya politik alt metinler değil; cevabını bulamadığım kendi sorularımı, sanatsal bir ifade yöntemi ile belgelemek. Sorularımı zihnimden çıkarıp bir yere sinematografik olarak kaydetmek ana amacım.


Gölgeler İçinde filminden bir kare


Foucault, iktidarın görünmezliğinden bahseder, tezini öne sürerken Jeremy Bentham’ın tasarladığı Panoptikon'a atıfta bulunur. Artık tek kişilik ve yüzünü sürekli gördüğümüz bir kral iktidarı yerine, insanların iktidarın yaptığı gözlem empozisyonu nedeniyle kendi kendini kontrol ettiği görünmez bir iktidar vardır. İktidar biçim değiştirmiştir. İktidar artık tamamen farklı bir otorite yöntemi kullanmaktadır. İktidar artık bir kişinin iktidarı değil “gözün iktidarı”dır. Filmde böyle bir ‘göz’ iktidarının hakimiyeti ile ilgili neler demek istersiniz? “Gölge” metaforunu açar mısınız biraz?


En büyük sınırın ve iktidar araçlarının hakimiyetinin düşüncede başladığına inanıyorum. Geri kalan tüm yargılar, tanımlamalar düşünsel sürecin kalıpları ile ilgili. Kişinin düşünce boyutu ya görmediği duvarın ötesini kabulleniyor ya da sorguluyor. Foucault'da da iktidar kavramının kişinin düşünsel yapısını etkileyerek bir form kazandığını biliyoruz. Korku, itaat, çalışma, özgürlük, isyan düşünce gücümüze dıştan gelen etkiler sonucu, bizde eylem ve davranış olarak tezahür ediyor. Bu dışardan gelen uyaranlar da aslında göz aracılığı ile gelen verilerin, zihinde düşünce olarak sınıflandırması. Ne zaman ki gözden gelen bu veriyi olduğu gibi kabul edip düşünce üretmek yerine, araya bir filtre koyarsak ki bunun adı bilinç, işte o zaman o gelen kandırmacalı verinin istediği düşünceyi üretmemizin önünü kesmiş oluyoruz. Bilinçlenmek, farkındalık ve uyanış Foucault'un bahsettiği iktidarı, otoriteyi, görünmez iktidar yargısını yeniden yorumlayabiliyor ve ilk yeni düşünce orada başlıyor. Bunun için de ilk başlangıç soru sormak.

“Gölge” metaforu da aslında Platon'un “mağara” metaforundan hareketle; bizler asıl ışığı ararken, kendi gölgemiz ile gerçeği tanımlamamızın yanılsaması olarak filmde vurgulanıyor. Kendi yansımamız bizim için gerçek ve o yine gözün gördüğü oynanmış bir veri. Ancak bir üst düşünce sistemi devreye girince; gölgenin dışarıdan gelen ışığın, gerçeğin bir karşılığı olduğu yorumuna ulaşabiliyoruz. “Mağara”da gördüğümüz sadece bir yanılsama.


 

“Çalışanlar o bölgeden dışarı hiç çıkmamış ve hayatı boyunca fabrikada işçi olarak var olmuşlar. Madenden çıkan taşları yıkamak dışında bir görevi olmayan bu insanlar neyin içinde olduklarından habersiz yaşıyorlar. Farkındalıkları ve sorgulama sistemleri neredeyse çalışmıyor gibi…Her yerde benzer sorgulamaların ve derin uyku halinin yaşanıyor olduğunu görüyoruz.”

 


Filmde bir Sovyet estetiği de seziliyor. İçerik olarak da Rus bilim-kurgu külliyatından da beslendiğinizi biliyorum… Soyvetler ve Rus bilim-kurgularından etkilendiğiniz kaynaklar var mı?


Bilim-kurgu denince bildiğimiz klişe bir kalıp var kafamızda oluşan maalesef. Aslında bu tür birçok felsefi metinleri veya anlatılması zor soruları sinemada ve edebiyatta anlatabilmek için ilginç bir deney alanı olarak kullanılabilir. Bunun en çok kullanıldığı zaman, sputnik dönemindeki Rus sineması oluyor. O dönemin sinemayı ve edebiyatı etkilemesi çok ilgimi çekiyor. O yüzden tek tek eser ismi vermektense, dönemsel sanatsal arayışlardan ve türsel yeniliklerden çok beslendiğimi söyleyebilirim.


Gölgeler İçinde filminin kamera arkasından


Peki, Sovyet/Rus estetiğinin hissedildiği bu filmin Günümüz Türkiyesi’yle bir bağlantısı var mı? Dünyanın farklı yerlerinde benzer şeyler yaşanıyor olabilir mi?


Filmi çektiğimiz maden ve fabrika bölgesinde bile buna benzer çok olay yaşanıyor. Çekim mekânlarımız Gürcistan'da gerçek, çalışan madenlerden oluşuyor ve bu fabrikalarda babadan oğula geçen bir işçilik düzeni hakim. Çalışanlar o bölgeden dışarı hiç çıkmamış ve hayatı boyunca fabrikada işçi olarak var olmuşlar. Madenden çıkan taşları yıkamak dışında bir görevi olmayan bu insanlar neyin içinde olduklarından habersiz yaşıyorlar. Farkındalıkları ve sorgulama sistemleri neredeyse çalışmıyor gibi. En temel ve derin bir soru olan “Neyin içindeyiz?” sorusu, eminim ki onlar için bir şey ifade etmiyorsa; tüm dünyada da aynen böyle uyuyan ve içinde olduğu yapıları sorgulamayan çok fazla insan var. Her yerde benzer sorgulamaların ve derin uyku halinin yaşanıyor olduğunu görüyoruz.


Yönetmen Erdem Tepegöz, Gölgeler İçinde filminin kamera arkasından


Tür olarak bizde pek iyi yapıl(a)mayan bir türü deneyip çok başarılı bir filme imza atmışssınız. Distopik bir bilim-kurgu çekmenin zorlukları neler oldu? Bir daha denemek ister misiniz? Bundan sonra türler arasında dolaşmayı planlıyor musunuz?


Teşekkür ederim. Bilim-kurgu birçok sorunu ve düşünceyi deneyimleyebilmek için benzersiz bir alan ve özgürlük açıyor. Bu sınırsızlığın da kendi içinde korkutucu handikapları var. Sonsuz bir beyaz sayfa gibi. Sınır olmayınca kaybolabilmek çok kolay. O yüzden daha hikâyeyi kurmadan önce o sınırları çıkarmak gerekiyor. Yani önce o bilim-kurgusal dünyanın kodlarını, yapısını, inançlarını, alışkanlıklarını bulmak gerekiyor. İşiniz sadece hikâye ile sınırlı kalmamış oluyor ki bu oldukça zor bir süreç.


Bilim-kurguyu tekrar denemeyi çok istiyorum. Üzerine çalıştığım birçok bilim-kurgu hikâye de var. Her ne kadar çok fazla efor istese de çok heyecanlandığım bir tür. Fakat çok farklı türler arasında dolaşmayı pek planlamıyorum. Bu sürekli yeni cephe açmaya benzer. Tek bir türü anlamaya çalışmak için bile çok okuma yapmalı, düşünmeli, referans işler izlemelisiniz. O açıdan her seferinde yeni bir türe dalmak için maalesef uzun bir zamana ve yaşama sahip olmadığımızı düşünüyorum.


Gölgeler İçinde filminden bir kare


Filmde bir cinsiyetsizlik hali var ama yine de sormak istedim. Kadın karakter yok denebilir. Sadece birkaç replik duyuyoruz, neden?


Burada cins farkından ziyade baskın bir tek tip sınıf bilinci var. Mesela yıkandıkları yerde bu farkın olmamasını betimliyor filmdeki bir sahne zaten. Bu fabrikada çalışanlar artık robotik bir yapıdalar. Bir makinenin çarkı gibi sadece çalışmak ve uyumak için hayattalar algısı nedeniyle programlanmış tek bir karakter ve tek bir insan yapısı ile onları görüyoruz. Ayrıca tüm filmi sadece bir karakterin gözünden gördüğümüz için, diğer karakterler daha azmış gibi göze çarpıyor. İlk filmim Zerre'de de tüm filmi kadın bir karakter gözünden izlediğimiz için, o filmde de aynı durum diğer karakterler yokmuş gibi bir algı yaratıyordu maalesef.


Gölgeler İçinde filminden bir kare


Antropoloji okumanızın sinemanıza nasıl katkıları oluyor?


Sinema zaten, başka alanlardan çok fazla beslenen bir sanat olduğu için bence tamamen multidisipliner bir alan. Bu açıdan antropolojinin fikirlerime çok katkısı oluyor. Antropolojinin asıl ilgilendiği alan olan insanın ve toplulukların davranışları, ritüelleri, inançları, düşünce ve duygu sistemlerini araştırması, bizim kendimizi anlamamıza büyük kaynak sağlıyor.

Gölgeler İçinde filminde anlattığım topluluğu, çalışma notlarımda tam bir arkaik insan ve ilkel bir kabileymiş gibi düşünmeye çalışıyordum. Kapalı bir sistem içinde kendilerine ait ritüelleri olan, yazı, sayı, para, isim kullanmadan kendi yaşama kültürlerini kurmuş bir topluluk gibi tasarlamıştım. Bu durum filmdeki bölgede yaşayan fabrika çalışanlarını, adına sinema dediğimiz laboratuvarda alıp inceliyormuşum, deney yapıyormuşum gibi farklı bir bakış açısı yaratmış oldu. Şu an üzerine çalıştığım yeni hikâyem de ritüeller ve tabular üzerine. Okuma yaptıkça antropolojinin sinemaya çok katkısı olabileceğini fark ediyorum.