Yeni Türkiye Sineması'ndan manzaralar: Can Merdan Doğan

Türkiye'deki yeni sinemacıların filmleri ve kişisel hikâyeleri odağında şekillenen röportaj serimiz Yeni Türkiye Sineması'ndan manzaralar, sinema dünyasındaki sanatsal, kültürel ve politik gelişmeleri kayıt altına almayı ve yeni sinemacıların sesini daha fazla duyurmayı amaçlıyor. Serinin ilk konuğu olarak yazar ve yönetmen Can Merdan Doğan’ı ağırlıyoruz


Röportaj: Çağnur Öztürk


Can Merdan Doğan


Yazar ve yönetmen Can Merdan Doğan, arzuları ve toplum değerleri arasında seçim yapmaya zorlanan taksi şoförü Hasan’ın(Murat Kılıç) yaşadıklarını kendine özel bir ironiyle anlatan kara komedi türündeki Stiletto adlı kısa filmiyle Ankara Film Festivali En İyi Kısa Film Ödülü de dahil olmak üzere yurtiçi ve yurtdışında ödüller almaya ve izleyiciyle buluşmaya devam ediyor. Kendini ciddiye almadan kurduğu mizahi diliyle oldukça başarılı bir kısa film olan Stiletto, mağduriyetten çok “kuir” bir açılma ve kırılma anını göstererek Türkiye sinemasında yeni bir şey yapıyor. Doğan ile filmin çıkış sürecinden “Medya temsillerinde kuir teori”ye uzanan bir söyleşi gerçekleştirdik


Stiletto’nun çıkış hikâyesi nedir? Pembe Bir Aile Trajedisi’ni yazmaya ve çekmeye sizi götüren süreç nasıldı?


Almanya’da Hildesheim Üniversitesi’nde medya, tiyatro ve popüler kültür alanında 2017’den beri doktora öğrencisiyim. Pandeminin başlarında tezimin teorik bölümüne yoğunlaştığım bir süreç yaşadım. Çok fazla kuir okumalar yaptığım bir dönemdi. Bir yandan da teorik çalışmaların tek başına beni mutlu etmediğini düşündüğüm bir zamandı, öncesinde oyun yazarlığı ve senaristlik yapmıştım. Sanatsal üretimin tekrar beni çağırdığını hissediyordum. Bir gün Münih’te sokakta koşarken, çöpe atılmış bir çift topuklu ayakkabı beni bir anda bu hikâyeye sürükledi. İlham kaynağım oldu. Durumun kendisindeki hafiflik, hikâyeye benim de o hafiflikten yaklaşmam ve sonrasında yapımcım Erkan Taşkıran’a anlattığımda onun da benzer bir tepki vermesi, “o zaman yapalım bu işi” demesi süreci hızlandırdı. Hepimizin karşısına çıkan cinsiyet kodlarına ben de, özellikle çocukken maruz kalmıştım tabii ki. Yılbaşlarında ablamların kıyafetlerini giyip dans edip, oynamak istiyordum. Sözde aileme şov hazırlıyordum. Babam bu durumdan hiç memnun olmazdı. Ne yapacağını bilemezdi bu anlamda. Bir noktada kendi çocukluğumla da babamla da barıştım bu film üzerinden.


Can Merdan Doğan yönetmenliğindeki Stiletto kısa filminden, 2021


Ankara Film Festivali’nde ödül alırken “Her şeyi çok ciddiye alan bir ülkeyiz, sinemamız da maalesef böyle bir sinema, ben mizahın ve ironinin bu ülkeye çok yakıştığını ve çok ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.” demiştiniz. Filmin kendini de ciddiye almayan bir dili var ve bu ciddiye almayan tonun çok zor yakalandığını düşünüyorum ben de sinema(mız)da, Stiletto bunu çok iyi başarıyor. Bu dili oluştururken nelere dikkat ettiniz?

Ben de Stiletto’ya kadar yazdığım her şeyi, yaptığım her şeyi çok ciddiye alırdım. Sanki dünyayı kurtarıyoruz duygusuyla kalemin ve kağıdın başına geçmek çok tehlikeli bence. Yani Olimpos Dağı’ndan insanlığa bakıp, onlar adına her şeyi bildiğini düşünme hali büyük bir ego. Kimim ki ben? Alt tarafı bir hikâye anlatıyoruz, ve anlat işte hikâyeni. Her şeye cevap vermeden, sadece sorular sorarak bir hikâye yazdığınızda ve bunu paylaştığınızda, seyirci de o zaman kendinden bir şeyler buluyor. Bir yandan da bunu yapmanın getirdiği bir ciddiyet var, emek var. Yani bir hikâyeyi hafifletmek, ciddiye almayı, üzerinde incelikli çalışmayı da getiriyor. Bunu Dil Tarih’teki Dramatik Yazarlık Eğitimi’me borçluyum. Onun dışında da bu egoyu nedense hep erkek yönetmenlerde -ya da çoğunlukla- görüyoruz. Toplumun bütün yükünü üstünde taşıdığını zanneden, varoluş krizleri geçiren buhranlı erkeklik hallerinden sıkılmadık mı? Bizim yerimize her şeyin cevabını veren engin ve entelektüel beyaz, heteroseksüel yönetmenler çağı bitmeli diye düşünüyorum.


Can Merdan Doğan yönetmenliğindeki Stiletto kısa filminden, 2021


Bu dilde Murat Kılıç’ın oyunculuğunun da müthiş katkısı olduğunu düşünüyorum. Nasıl karar verdiniz Hasan olmasına?


Plastik olarak hem klişe taksici tipine uygun, ama aynı zamanda da fazla erkeksi olmayan, daha doğrusu erkeksi ve kadınsılığı da karikatüre kaçmadan sınırlarında dolaşan birisi olmalıydı. Murat benim için müthiş bir oyuncuydu, hem yetenek hem de plastik olarak. Uygulayıcı yapımcımız Selda Durna, o sırada Murat’la başka bir filmin setindeydi. Senaryomuzu Selda üzerinden Murat’a ulaştırdık. Benim için Murat’ın ne düşüneceği çok önemliydi. Türkiye’de erkekliğin performe edildiği diziler ve filmlere oldukça sık rast geldiğimiz için, bir erkek oyuncunun böyle bir rolü kabul etmeyebileceği gibi bir önyargım -belki de önbilgim- vardı. Murat’ın senaryoyu çok sevmesi, bana inanması, benim bu işi yapabileceğimi de hissettiren önemli bir nokta oldu, çünkü ikimiz de birbirimizi tanımıyorduk. Hem o hem de Nihal’in senaryoya ve bana inanmaları çok büyük bir şanstı benim için.


 

“Birbirimizi bir kalıba sokmadan bakmayı başarabilsek, çevreyi de bir kenara koyup birbirimizi sevmeyi öğrenebileceğiz.”

 

“Filmi babam izledi, filmi babamın izlemesinden çok korkuyordum. Oğlum seninle gurur duyuyorum, çünkü sosyal bir meseleye parmak basmışsın.” da demiştiniz törende. Bunu biraz açmak isterim: Babanızla izlerken tepkileri neler oldu ve siz onun neleri düşünmesini isterdiniz?


Babamı çok seviyorum. Çok derin, ertelenmiş, birbirimize geç kaldığımız bir ilişki bizimkisi. Babam bir asker emeklisi. Hiç severek yaptığını düşünmüyorum işini. 68 kuşağının özgürlükler için mücadele ettiği bir dönemde, babam askeri okuldaymış. Babamın maddi imkânları olsaydı muhtemelen, askeri okulda olmak yerine, o kuşakla beraber meydanlarda olmayı seçerdi. Hayatı çok zor geçmiş bir adam. Köyde okul olmadığı için halamın yanında kalıp ortaokul okumuş, okula gitmek için Anadolu’nun bir köyünden başka bir köye kilometrelerce yürümüş bir adam. O kadar sofistike bir adam ki, bu zorluklara rağmen, gitmiş Fransızca öğrenmiş, Fransız Dili’ni kazanmış, askeri okulu birincilikle bitirmiş. Şu aralar Ulus Baker ve Spinoza’yı beraber okuyup anlamaya çalışıyor. Ne düşünmesini isteyebilirim ki böyle çabalayan bir adamın? İyi ki böyle bir babam var diyorum. Sonra 22 yaşında annemle evlenmiş. Annem de 20 yaşındaymış. Onlar için ben baş edilmesi zor bir varoluş oldum hep. Bir yandan hep gurur duydukları, komik buldukları bir çocuk; öte yandan da çevre ne der diye bastırmaya çalıştıkları bir varoluş. Aslında Türkiye gibi. Birbirimizi bir kalıba sokmadan bakmayı başarabilsek, çevreyi de bir kenara koyup birbirimizi sevmeyi öğrenebileceğiz. Ben babama ulaştım, çok şey ifade ediyor onun bu cümlesi benim için. Bu bana yetti.


 

“Yaptığım şey, LGBT temsili ya da kadın temsilinin ötesinde, bu temsillerin oluştuğu heteronormatif aklı/kurguyu eleştiriyor.”

 

Medya temsillerinde kuir teori çalışan bir doktora öğrencisi olarak akademi ve teoriden nasıl besleniyorsunuz?


Teorik okumalar çok önemli. Bazen yazarken bir hikâye anlatmanın yalın olduğunu, didaktik olmamak gerektiğini hatırlamak gerekiyor. Teorik dil benim için diyalog yazarken zaman zaman sorun oluyor. O yüzden bir süre okumaları bıraktığım, yazmaya hazırlandığım bir süreç var. Popüler kültür bu ara dönemde beni besleyebiliyor. Soru sormayı becerebilme anlamında akademik çalışmaların, özellikle sosyal bilimlerin, felsefenin değeri yadsınamaz. Bir hikâyeye aslında bir durumu merak ederek, o duruma dair soru sorarak başlıyorum. Stiletto özelinde mesela, “Bir nesne kim olduğumuzu tarif edebilir mi?” sorusuydu benim merakımı uyandıran. Soru sorabilmek için teorik olarak beslenmek çok önemli. Kuir okumalar burada devreye giriyor. Kuir bir kimlik değil, kimliğin karşısında duran ve ikili toplumsal inşaları yapıbozuma uğratan bir tür araç aslında. Tarifi zor olmakla beraber, her türlü ikili inşa yapısına, kadınlık erkeklik gibi, kimlik inşalarına dair altüst edici sorular soruyor. Yani siz “kadınlık” derken, hangi kadınlıktan bahsediyorsunuz? Ya da “erkeklik” gibi... Bu kadınlıklar ve erkeklikler bir inşa değil mi ve üretilmemişler mi? Niye kadın ya da erkek olmakla bu kadar özdeşleşiyoruz? Çünkü bütün sistem bunun üzerine kurulu bir yandan. Medya bu temsilleri pazarlıyor adeta. Kuir okumalar tam da bu noktada ufuk açıcıydı benim için. Çünkü beni sürekli tarif eden bir kurgu var. Beni sürekli normların karşısında tarif eden, normlara uygun olup olmamakla sınayan bir sisteme soru sorma ve belki de dönüştürme imkânı veriyor kuir. Olay matriks yani. (Gülüyor).


Can Merdan Doğan yönetmenliğindeki Stiletto kısa filminden, 2021


Dünyada ve Türkiye’de kuir sinema karşılaştırması yapmanızı istesem neler dersiniz? Stiletto, mağduriyetten çok “kuir” bir açılma ve kırılma anını göstererek Türkiye sinemasında yeni bir şey yapıyor bence.


Kuir işlerden aklımıza LGBT temsilleri gelmemeli. Ama bir yandan LGBT temsilleriyle kurulu bir hikâye yapısı da olabilir kuir olan. Bu anlamda birçok LGBT temsili, heteronormatif matris dediğimiz yapıyı tekrar da edebiliyor. Kuir olan bir aradalık, bir tür imkân yaratıp, sorusuyla normu alt üst etme hali. Bence Buñuel kuir bir yönetmendi. Pasolini de. Pasolini, faşizmin varoluşlarımızın üzerindeki yoğun etkisini göstererek kuir bir hamle yaptı sinema tarihinde. Yani yönetmenin kimliği değil, gay ya da hetero olması değil onu kuir yapan, elindeki toplumsal normlara dair sorduğu sorular, bir yandan da onu yeniden o norm içinde tarif etmemesi alt üst etmesi. Bir süre sonra kuir sinema yaptığını düşünen herkes, bir tür tarife soyunuyor. O kuir olmuyor o zaman. O yüzden yazarken tarif etmemeye çok dikkat ettim. Bu sebeple de yaptığım şey, LGBT temsili ya da kadın temsilinin ötesinde, bu temsillerin oluştuğu heteronormatif aklı/kurguyu eleştiriyor. Bu kategorilerin de sorunlu kategoriler olduğunu söylüyor. Bence Türkiye’de mağduriyet tekrar ediliyor, çok kötü bir temsil bu. Size azınlık olarak saygı duyulmanız gerektiği üzerinden bir yer biçilmiş, çünkü kimlik siyaseti üzerinden bir tür mağdura saygı duyma politikası, sanki birileri size bu alanı bu hakkı tanıyorum diyor. Film yapmak, teoriden bu anlamda farklı. Bu benim entelektüel faaliyetim değil sadece, bu hikâyeler aracılığıyla bir tür tahayyülü de ortaya koymalıyız. Dünya sinemasında da bazı örnekler var elbette hem deneyimlerden hem de entelektüel birikimden süzülüp gelen, ama sadece formla oynayan ve kendini tekrar eden de çok iş var. İçerik yine tarif ediliyor bu işlerde.


Can Merdan Doğan yönetmenliğindeki Stiletto kısa filminden, 2021


Kısa filminizde “Acaba uzun metraj çekse neler olur?” dedirten ve insanı heyecanlandıran bir sinema dili vardı. Gelecek projeleriniz neler? Ufukta bir yerde uzun metraj görünüyor mu?

Evet, yine bu meseleler etrafında dönen tek mekânlı bir film hikâyesi var yolda. Bir yandan da Çağıl Bocut ile birlikte bir oyun projesi geliştiriyoruz. Süreç çok heyecanlı benim için, umarım bu heyecanı prodüksiyon koşulları da destekler. (Gülüyor)