top of page

Kırılganlık ile direnç arasında

Camın dönüşümü ve toplumsal hafızayla olan ilişkisi üzerine çalışan Gamze Araz Eskinazi’nin üretimleri, 2021 yılında Summart’ta Mahmut Wenda Koyuncu küratörlüğünde gerçekleşen Olumlayan Dünya sergisinde izleyiciyle buluşmuştu. Sanatçının Bir İz isimli kişisel sergisi 9 Nisan - 9 Haziran 2026 tarihleri arasında yine Summart çatısı altında gerçekleşiyor. Eskinazi ile serginin hazırlıkları esnasında buluşup pratiği ve yeni dönem işleriyle ilgili merak ettiklerimizi sorduk


Röportaj: Merve Akar Akgün



Gamze Araz Eskinazi, 2026. Fotoğraf: Berk Kır


Sıcak cam atölyelerinde ateşin yakıcı gücü ve nefesinizle cama şekil veriyorsunuz. Cam, doğası gereği hem son derece kırılgan hem de ancak yanarak yeniden var olabilen bir malzeme. İnsanın kendi varoluşunu ve dünyayı anlama arzusunu, böylesine akışkan ama aynı zamanda kesin sınırlar çizen bir malzemeyle ifade etmesi sizin pratiğinize nasıl yansıyor?

Camla çalışmak, aslında sürekli bir eşikte durmak demek. Özellikle sıcak cam atölyesinde çalışırken deneyimlediğiniz tek gerçek camın ne tam katı ne tam sıvı olduğudur. Cam sürekli bir dönüşüm halidir. Bu hal, insanın varoluşuna dair en temel çelişkiyi yansıtır: Kırılganlık ile direnç arasındaki gerilim. Ateşin yakıcı gücü, kontrol ve teslimiyet arasındaki ilişkiyi görünür kılar. Camı şekillendirirken  onu yönlendirdiğinizi düşünürsünüz; oysa aslında malzemenin kendi sınırlarına uymayı öğrenirsiniz. Isı biraz fazla olduğunda form çöker, biraz eksik olduğunda nefesiniz karşılık bulmaz. Bu, insanın dünyayı anlama çabasına benzer: Mutlak hakimiyet mümkün değildir, ama tamamen edilgen olmak da üretimi imkânsız kılar. Pratiğimde bu denge, bilinçli bir risk alanı olarak yer alır.

Nefes ise sürecin en kişisel boyutu. Cama üflediğinizde, görünmeyen bir şeyi — nefesi, yani yaşamı — görünür bir hacme dönüştürürsünüz. Bu, insanın kendi iç dünyasını maddi bir forma aktarma arzusunun çok doğrudan bir metaforudur. Ancak cam soğuduğunda o form sabitlenir; akışkanlık sona erer ve kesin sınırlar belirir. İşte tam burada kırılganlık başlar. Bu kırılganlık, bana göre, insan varoluşunun kaçınılmaz gerçeğidir: Her biçim bir gün kırılabilir.

Dolayısıyla pratiğimde cam, yalnızca bir malzeme değil; dönüşümün, sınırın ve faniliğin somutlaşmış halidir. Ateşle yanarak yeniden var olması, yok oluşun aynı zamanda bir başlangıç olduğunu hatırlatır. Ve her üretim, aslında şunu sorar: Şekil verdiğimiz şey gerçekten cam mı, yoksa kendi varoluşumuza dair bir deneme mi?



Olumlayan Dünya, Sergiden görünüm, 2021, Summart


Geçmişte yer aldığınız Mahmut Wenda Koyunca küratörlüğünde Summart’ta gerçekleşen Olumlayan Dünya sergisi Rosi Braidotti’nin “olumlayıcı siyaset” kavramı üzerinden dünyanın tahribatına karşı yaşamı yeniden örgütlemeyi merkeze alıyordu. Bugün savaşların ve krizlerin giderek daha çok hakim olduğu bir dünyada, sanatı bir direnç alanı olarak kurgulamak felsefi yaklaşımınızda nasıl yer buluyor? Bu olumlama halini bugün siz nasıl yorumluyorsunuz?

Mahmut Wenda Koyuncu küratörlüğünde Summart’ta gerçekleşen Olumlayan Dünya sergisi, Rosi Braidotti’nin “olumlayıcı siyaset” kavramını, yıkımın ortasında yaşamı yeniden kurma kapasitesi olarak ele alıyordu. Braidotti’nin düşüncesinde olumlama, naif bir iyimserlik değil; tam tersine, travmayı inkâr etmeden, kaybın ve kırılganlığın içinden yeni özneleşme ve dayanışma biçimleri üretme iradesidir. Bugün savaşların, ekolojik krizlerin ve yapısal eşitsizliklerin daha görünür ve yoğun olduğu bir bağlamda, sanatı bir direnç alanı olarak düşünmek benim için tam da bu üretken güçle ilişkili. Sanat, temsil etmekle yetinmeyip duyumsama biçimlerimizi dönüştürdüğünde politikleşir. Direnç burada doğrudan slogan üretmekten ziyade, algı rejimlerini kırmak, normatif olanı askıya almak ve müşterek bir hassasiyet alanı açmakla ilgilidir.

Olumlama halini bugün daha kolektif bir pratik olarak yorumluyorum. Artık yalnızca bireysel öznenin direnci değil; insan-merkezci olmayan, çoklu varoluşları (insan, hayvan, bitki, teknoloji) birlikte düşünebilen bir etik-politik zeminin inşası söz konusu. Bu da sanatı, kırılganlıkları görünür kılan ama aynı zamanda bakım, dayanışma ve müşterekleşme imkânlarını araştıran bir alan haline getiriyor.

Kısacası, olumlama benim için bugünün krizlerini hafifletmek değil; onların içinden geçerek, yaşamı yeniden örgütleme cesaretini estetik ve düşünsel düzlemde çoğaltmak demek. Sanat bu anlamda bir kaçış değil, tam tersine dünyanın ağırlığını taşımanın ve onu dönüştürmenin araçlarından biri.



Gamze Araz Eskinazi’nin atölyesinden


Cam alanında güncel pratikler hem tekniğin sınırlarını uçlara esnetiyor hem de malzemeyi dönüştürüyor. Sizin özellikle ileri dönüşüm (upcycle) odaklı festivallerdeki çalışmalarınızda atığa ikinci bir şans vererek estetik bir forma ulaştığınızı biliyorum. Tüketim toplumunun geride bıraktığı bu fazlalıkları sanat eserine dönüştürürken, nesnenin toplumsal hafızasıyla nasıl bir diyalog kuruyorsunuz?

Cam alanında bugün gördüğümüz deneysel pratikler, yalnızca teknik virtüöziteyi değil, malzemenin etik ve politik boyutlarını da görünür kılıyor. Özellikle ileri dönüşüm (upcycle) odaklı festivaller — örneğin Upcycle İstanbul Art & Design Festival ya da Born in Bradford Upcycle Festival gibi oluşumlar — atığın estetik, kavramsal ve toplumsal potansiyelini tartışmaya açan önemli platformlar sunuyor.

Atığı bir “ham madde” olarak ele almak yerine, onu geçmiş deneyimlerin taşıyıcısı bir tanık olarak görmeyi önemsiyorum. Çünkü cam, gündelik hayatta en çok dolaşımda olan malzemelerden biri: Bir içecek şişesi, bir parfüm şişesi ya da bir pencere camı; her biri belirli bir kullanım kültürüne, ekonomik dolaşıma ve kişisel anıya temas etmiş nesneler. Bu nesneleri dönüştürürken ilk yaptığım şey, onların anonimleşmiş kimliğini geri çağırmak oluyor. Bu noktada iki yönlü bir diyalog kuruluyor. İlki; fiziksel hafızayla diyalog: Camın üzerindeki çizikler, opaklaşmalar, kırık kenarlar aslında nesnenin geçirdiği zamanın izleri. Bu izleri tamamen silmek yerine, formun içine dahil etmeyi tercih ediyorum. Kusuru gizlemek değil, görünür kılmak önemli. Böylece eser, pürüzsüz ve “sıfırdan” üretilmiş bir objenin steril estetiğinden uzaklaşıyor; yaşanmışlık taşıyan bir yüzey sunuyor. Diğeri ise toplumsal hafızayla diyalog: Tüketim toplumunun ürettiği atık, aslında kolektif alışkanlıklarımızın somut bir arşivi. Seri üretim cam ambalajı sanat nesnesine dönüştürdüğünüzde, o nesne artık yalnızca estetik bir form değil; aynı zamanda bir soruya dönüşüyor: “Bu nesne neden bu kadar kısa süreli kullanıldı?”

Bu sorgulama, izleyicinin kendi tüketim pratikleriyle yüzleşmesini sağlıyor. Dönüşüm süreci, yalnızca malzemenin değil, bakışın da dönüşümü haline geliyor.

Benim için ileri dönüşüm pratiği, romantik bir “atığı kurtarma” jestinden çok, değer kavramını yeniden tanımlama çabası. Sanat eseri, maddi değerini malzemenin nadirliğinden değil, taşıdığı hikâyeden alıyor. Bu nedenle atık camla çalışırken, nesnenin önceki işlevini tamamen silmek yerine, onunla yeni form arasında bilinçli bir gerilim bırakmayı tercih ediyorum. İzleyici hem eski şişeyi sezebilmeli hem de onun artık başka bir şeye dönüştüğünü deneyimlemeli. Sonuçta ortaya çıkan form, tüketim toplumunun “fazlalık” olarak dışladığı şeyi yeniden merkezine alıyor. Bu da bana göre estetik bir jestten çok, etik bir önerme: Atık, susturulmuş bir malzeme değil; doğru bağlamda konuşmaya başlayabilen bir hafıza nesnesi.



Soldan sağa:

Gamze Araz Eskinazi, Denizin Hatırası, 2026, Sıcak cam ve metal

Gamze Araz Eskinazi, Gül'ün de Yüreği Var, 2026, Sıcak cam ve metal

Gamze Araz Eskinazi, Aşk Acıtır, detay, 2026, Sıcak cam ve metal


Bir çağdaş sanat pratiği olarak camın saydam ve mesafeli doğasını sosyolojik bir perspektiften okuyor musunuz? İşlerinizi kurgularken izleyicinin düşünmesini hedeflediğiniz katmanlar neler oluyor?

Camın saydam ve mesafeli doğası, çağdaş sanat bağlamında güçlü bir sosyolojik metafor üretir. Saydamlık, ilk bakışta açıklık, dürüstlük ve erişilebilirlik vaadi taşır; ancak cam aynı zamanda bir sınırdır. Görürsünüz ama dokunamazsınız. İçeriyi seçersiniz ama müdahil olamazsınız. Bu ikilik, modern toplumun temel gerilimlerinden birini yansıtır: görünürlük ile mesafe arasındaki çelişki.

Sosyolojik perspektiften bakıldığında cam, özellikle kent yaşamında kamusal ve özel alan arasındaki geçirgenliğin simgesidir. Vitrinler, plazalar, gökdelen cepheleri — hepsi şeffaflık iddiası taşır. Ancak bu şeffaflık çoğu zaman bir iktidar estetiğidir; kim kimi görüyor, kim görünür kılınıyor, kim dışarıda bırakılıyor? Bu bağlamda düşünürsek, örneğin Michel Foucault’nun gözetim ve görünürlük üzerine fikirleri ya da Zygmunt Bauman’ın “akışkan modernite” kavramı, camın kırılgan ama disipline edici yapısını okumak için verimli teorik zeminler sunar. Saydamlık burada hem özgürlük hem kontrol aracıdır.

Camın kırılganlığı da önemli bir katmandır. Sert ve dayanıklı görünür; fakat tek bir darbe ile parçalanabilir. Bu durum, toplumsal düzenlerin de yüzeyde sağlam ama içeride çatlaklı olabileceğini düşündürür. Cam kırıldığında hem görünürlük dağılır hem de tehlike ortaya çıkar — keskinlik, yaralanma, iz bırakma. Dolayısıyla cam, yalnızca bir malzeme değil; güven, kırılganlık, travma ve hafıza üzerine düşünmeye imkân veren bir yapıttır.

Bu sergide insanın kendini çoğu zaman başkaları aracılığıyla tanıdığı fikrinden yola çıktım. Hayatımıza giren her insan aslında bize bir şey gösterir; bir yönümüzü yansıtır. İnsan, öteki üzerinden kendi varoluşuna bakmaya başlar. Bu sergi bu aynalanma hâli üzerine bir düşünme alanı açıyor. 

İşler kurgulanırken hedeflenen düşünsel katmanlar genellikle birkaç düzlemde açılır:

Algısal katman, izleyicinin eser ile kurduğu fiziksel ilişkidir. Camın ışığı kırma biçimi, aynalama ile izleyicinin kendini eser ile bir algılaması, izleyiciyi hem içeride hem dışarıda hissettirmesi. Burada yansıma üzerinden form renk ışık ses ile sorgulama devreye girer. Fiziksel ve ruhani varoluş arasındaki ikilem, camın şeffaflığı ve ayna yüzeylerinin yansımaları aracılığıyla izleyiciyi kendi iç dünyasını sorgulamaya davet eder. Toplumsal katman, şeffaflık söylemi ile gerçek erişim arasındaki farktır. İzleyici kendini “bakan” mı yoksa “bakılan” mı hissediyor? Yaradan ve yaratım ilişkileri nasıl sorgulanıyor? Psikolojik katman, camın kırılganlığı üzerinden savunmasızlık, korunma, içe kapanma ya da teşhir olma hâllerini gösterir. İzleyici kendi sınırlarını sorguluyor mu? Ben nerde başlıyor? Sınırlar, benlik, ego kavramları öz olana ulaşımı nasıl etkiliyor? Zamansal katman ise camın yüzeyinde biriken izler, lekeler, çatlaklar… Geçmişin kalıntıları görünür mü, yoksa silinmiş mi? Hafıza ile şeffaflık arasındaki ilişki nasıl kuruluyor? Kalp hafızası insan hayatını ve zamanı nasıl etkiler?

Sonuçta amaç, izleyiciyi yalnızca estetik bir deneyime değil, aynı zamanda bir konumlanma sorgusuna davet etmektir: İnsan olarak nerede duruyorum? Neyi görüyorum? Neyi göremiyorum? Görmek yeterli mi? Öteki var mı? İyi ve kötü var mı? Zaman var mı? Benden içeri bir ben var mı? İnsan özü nedir? 



Gamze Araz Eskinazi, Bir İz, Sergiden görünüm, 2026, Summart


Summart’ta gerçekleşecek olan serginizde izleyiciyi nasıl bir atmosfer ve kavramsal çerçeve bekliyor?

Summart’ta gerçekleştireceğimiz bu sergide izleyiciyi, fiziksel ve ruhani sınırların bilinçli olarak muğlaklaştırıldığı, katmanlı bir atmosfer karşılıyor. Summart’ın mekânsal dokusunu yalnızca bir sergileme alanı olarak değil, işlerin kavramsal uzantısı olarak ele alıyoruz. Bu nedenle izleyici, içeri adım attığı andan itibaren yalnızca eserlerle değil, ışık, boşluk, ses ve yerleştirme düzeniyle kurulan bütüncül bir deneyimle karşılaşacak.

Atmosfer olarak dingin ama aynı zamanda renkli bir yapı söz konusu. İşler, ilk bakışta minimal ve sade bir estetik sunarken, yaklaştıkça kişisel hafıza, kolektif bellek ve aidiyet gibi temaların katmanlarını açığa çıkarıyor. İzleyicinin pasif bir gözlemci olmasından ziyade, kendi deneyimlerini ve çağrışımlarını sürece dahil etmesini önemsiyoruz.

Kavramsal çerçevede ise insan olma halini, dönüşüm ve görünür-görünmez arasındaki ilişki temel ekseni oluşturuyor. Dünyevi ile ruhani olan arasındaki sınırları araştıran işler, bireysel hikâyelerini fiziksel kalp organı üzerinden sorguluyor. Bu anlamda sergi, görsel etkiye izleyicinin ayna yansımalarını  esere katarak, izleyicide sorular uyandırmayı ve düşünsel bir alan açmayı hedefliyor. Kısacası, Summart’taki sergi, zamana, mekâna ve hafızaya dair katmanlı bir okuma önerirken, izleyiciyi hem fiziksel  hem de düşünsel bir yolculuğa davet ediyor.


“Cam ateşte doğar.

Akışkan, kırılgan ve şeffaf.

Tıpkı insan gibi.

Ateşin içinden geçerken biçim alır;

soğudukça hafızasını içinde saklar.

Her nefes, her dokunuş, her an

camın yüzeyinde görünmeyen bir iz bırakır.

Ben camla çalışırken yalnızca bir form üretmiyorum.

Camın akışında insanın varoluşuna dair bir dili arıyorum.

Şeffaflığında saklananı, kırılganlığında gizlenen gerçeği.

İnsan, hayatı boyunca başkalarıyla karşılaşır.

Her karşılaşma bir aynadır.

Her “öteki”, insanın kendi içindeki görünmeyeni

yüzeye çıkaran bir yansımadır.

Bu sergide anlatıyı kalp üzerinden kuruyorum.

Çünkü kalp yalnızca bir organ değildir.

İnsanın taşıdığı hafızadır.

Sevginin, kırılmanın, bağ kurmanın ve kaybın

sessiz arşividir.

Her ilişki kalpte bir iz bırakır.

Her ruh, diğerinin içinde bir yankı uyandırır.

Ve insan çoğu zaman

başkasına bakarken

aslında kendisiyle karşılaşır.

Camın şeffaflığında görünen,

belki de tam olarak budur:

İçimizde taşıdığımız,

birbirimize değdikçe görünür olan

o kırılgan varoluş.

Bu sergi, izleyiciyi dışarıdan içeriye doğru bir yolculuğa davet ediyor.

Kalbe, ilişkilerin bıraktığı izlere

ve insanın kendi yaradılışını sorguladığı o sessiz alana.”


Bütün yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Yazı ve fotoğrafların tüm hakları Unlimited’a aittir. İzinsiz alıntı yapılamaz.

All content is the sole responsibility of the authors. All rights to the texts and images belong to Unlimited.

No part of this publication may be reproduced or quoted without permission.

Unlimited Publications

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
bottom of page