top of page

Bellek, mekân ve Sonsuz Bağlantılar

Vahap Avşar'ın İskele Sergileri kapsamında Esra Okyay küratörlüğünde gerçekleşen sergisi Sonsuz Bağlantılar, 30 Haziran 2026 tarihine dek Karşıyaka Vapur İskelesi'nde devam ediyor. Avşar ve Okyay ile sergiden yola çıkarak sanatçının deneyim, hatırlama ve karşılaşmayı aynı düzlemde yeniden kuran pratiği üzerine konuştuk


Röportaj: Özgül Kılınçarslan



Vahap Avşar, Sonsuz Bağlantılar, 2026, Karşıyaka Vapur İskelesi


Vahap Avşar, İskele Sergileri'nin üçüncü edisyonunda Karşıyaka Vapur İskelesi'ne yerleşen Sonsuz Bağlantılar sergisiyle 13 Mart - 30 Haziran 2026 tarihleri arasında izleyiciyle buluşuyor. Küratörlüğünü Esra Okyay'ın üstlendiği ve Kendine Ait Bir Oda'nın (KABO) yürüttüğü sergi, geçmişi anlatmak için değil; geçmişle aynı mekânda, aynı anda bulunmak için iskeleye yerleşiyor. Gün içinde binlerce yolcuyu kendi rotalarına bağlayan bu kamusal geçiş alanında Avşar, nöronlar arasındaki sonsuz bağlantıları bir yerleştirmeye dönüştürerek hem kolektif hem de kişisel bir bellek deneyimi kuruyor. Vahap Avşar ve Esra Okyay ile sanatçının kırk yıllık sanat pratiğinde iz bırakan anları, İzmir'in sosyal mimarisini ve bedenin sessiz kayıtlarını konuştuk.



Esra Okyay ve Vahap Avşar, 2026. Fotoğraf: Efe Önal


Vahap, bu röportajı yapma amacım senin kişisel ve kolektif bellekle, mekânla ve izleyiciyle kurduğun bağlara; seni İzmir’de geçirdiğin ilk yıllardan beri tanıyan, serginin küratörü Esra’yla birlikte bakabilmek. Karşıyaka Vapur İskelesi’nde, kamusal bir alanda yer alan yerleştirme, Sonsuz Bağlantılar adını taşıyor. Bu bağlantılar, sergi metninde de yer aldığı gibi “hem evrende hem de insanın sosyal yapısında var olan, nöronlar arasında kurulan, neredeyse sonsuz bağlantılar”ın serüveni nasıl başladı? Burada gördüğümüz yerleştirme nasıl şekillendi? 

V. A: Sonsuz Bağlantılar bu sergi üzerine çalışırken kendiliğinden ortaya çıktı. Esra'nın daveti geldiğinde mekânı henüz görmemiştim; elimde yalnızca fotoğraflar ve orada kullanılan metal profiller vardı. Sanatta çoğu zaman fikirlerden çok hislerle çalışırız; en azından benim için böyle.

Aklıma ilk gelen, İzmir'de geçirdiğim yıllardı. Lise ve üniversiteyi kapsayan, benim için hem çok önemli hem de çok mutlu olan yaklaşık on yıl… On beş yaşında Malatya'dan geldiğimde sanki bambaşka bir dünyaya adım atmıştım: farklı bir iklim, farklı bir doğa, ilk kez gördüğüm bir deniz. O deneyim bende çok güçlü izler bıraktı.

Sergiyi düşünmeye başladığımda, o döneme ait anılar, insanlar ve mekânlar zihnimde yeniden canlanmaya başladı. Başlangıçta izleyiciyi doğrudan sürece dahil eden, benim başlattığım bir yapının onların katkısıyla devam edeceği, daha katılımcı bir fikir vardı; mekânsal ve pratik sınırlamalar bunu dönüştürdü.

Bu süreçte bir süredir üzerine düşündüğüm bir konu yeniden devreye girdi: beynin çalışma biçimi. Tüm bu imgeler, kokular ve duygular zihnimde bir ağ gibi birbirine bağlanıyordu; nöronlar arasında sürekli kurulan bir bağlantılar ağı gibi. Önce kavram şekillendi, sonra işin biçimi. Bu yüzden serginin adı Sonsuz Bağlantılar oldu.

E. O: Vahap, aslında tüm bu yaşadıklarını, bir sanatçı olarak geride bırakmıyorsun. Bir röportajında sanat pratiğinin “otobiyografik” olduğunu söylemiştin; bu ifade benim çok hoşuma gitmişti. Çocuk yaşta geride bıraktığın Malatya'dan İzmir'e uzanan o zorunlu göç süreci işlerine çok güçlü biçimde yansıyor. 1993'teki Müdahaleler sergisinde yer alan Son Uyarı ya da köklerine döndüğün Kuşu gibi çalışmalarında olduğu gibi. Geçmişe baktığında, bu otobiyografik yaklaşım işlerini nasıl şekillendirdi?

V. A: Evet, pek çok otobiyografik iş ürettim ve bu sayede o travmaları sistemimden dışarı çıkarmayı başardım. Bahsettiğin Son Uyarı yerleştirmesi, aslında o gece yaşadığımız hikayenin vücut bulmuş haliydi; halı üzerinde duran kırık bir avize... O gece misafir odamızın camından giren taşlarla avize yere inmişti, biz o görüntüyle uyandık. Bu sahneyi bir yerleştirme olarak sergiledikten sonra, o travma ancak zihnimden ve sistemimden çıkabildi. Sanatın bu anlamda çok kuvvetli, kaçınılmaz bir terapötik yönü var. En iyi bildiğim hikâyeler kendi yaşadıklarım olduğu için, ya o hikayeleri doğrudan anlattım ya da onlardan yola çıkarak yeni anlamlar kurdum.

Gerçekten de 15 ile 25 yaş arası, hem liseyi hem üniversiteyi burada okuduğumdan benim için çok belirleyici ve bir o kadar da güzel yıllardı.

E. O: Hatta Güzel Sanatlar Fakültesi’ne başlamadan önce, henüz 10-12 yaşlarındayken kartpostallardan Alplerin resimlerini yapmaya başladığını biliyoruz. Bu erken dönem eğilimin seni sonunda fakülteye taşıyor. 


Konuşmamızın odağında bellek var. Kişisel ve kolektif belleğin içe geçen anlatısı; sadece geçmişin değil, bugünün de aracısı ve anlam yaratıcısı diye düşünüyorum. Bugüne kadar yaptığın diğer çalışmalar da bu çerçevede sanatçının sorduğu sorular olarak okunabilir. Sergiyi gezerken yaptığımız sohbetten ve sergi metninden, senin için meselenin geçmişi yeniden yaşatmak değil, onu bugünün mekânında yeniden kurmak niyetiyle bu sergiye yaklaştığını anlıyorum. Peki bu süreçte nostaljiden nasıl kaçınıyorsun ya da kaçınmak gibi bir derdin var mı?

V. A: Nostalji aslında problemli bir kavram; içinde biraz kitsch bir durum, geçmişi aşırı romantize etme hâli var. Geçmişle ilgili bir şey yapmak, otomatik olarak nostaljik olmak zorunda değil; ben de bu projeye öyle bir yerden yaklaşmadım.

Benim için süreç şöyle gelişti; elimizde bazı veriler vardı: Karşıyaka Vapur İskelesi, belirli bir mekân, belirli fiziksel sınırlar, belirli bir sergileme biçimi ve her gün oradan geçen binlerce insan… Bu saydıklarımı birer veri olarak düşünmeye başladım. Peki bu verilerle nasıl anlamlı bir şey üretebilirim? “Kendimi nasıl tatmin ederim” sorusu yeterli değil. Asıl mesele şu: Bu mekândan geçen, günde yedi bin insanla nasıl bir ilişki kurabilirim? Onlara nasıl dokunabilirim?

Bu hedef doğrultusunda tüm olasılıkları, tüm varyasyonları düşünmeye başladım; araştırma, deneme ve uygulama süreci buradan çıktı. Ortaya çıkan bu yüzden atölyede üretilip sonradan sergilenen bir iş değil. Çok spesifik bir mekânın, çok belirli koşulların içinde gelişen bambaşka bir süreç. Benim anladığım anlamda sanat da zaten böyle bir şey. Bir soruna ya da duruma çözüm üretme biçimi. Burada da bu mekâna özgü bir çözüm üretmeye çalıştık. 



Vahap Avşar, Sonsuz Bağlantılar, 2026, Karşıyaka Vapur İskelesi


Bu bahsettiklerin, başka bir kapıyı daha aralıyor gibi… Bir yanda kavramsal sanatın düşünsel, metinsel tarafı var; ama senin pratiğinde aynı zamanda işleyen, bedenle birlikte çalışan, fenomenolojik bir boyut da hissediyorum. Görüntülerin kaydı, kokunun kaydı, belki tenindeki rüzgârın kaydı…

Konuşmamızın başında da bu imgeleri çağırırken zihni bir tür depolama alanı gibi tarif ettin ama aynı zamanda hislerden söz ettin. Bu da bana yalnızca zihnin değil, bedenin de bu kayıtları tuttuğunu düşündürdü. Özellikle koku meselesiyle birlikte, hem fenomenolojik hem kavramsal bir sürecin birlikte işlediğini düşünüyorum.

V. A: Kesinlikle birlikte işliyor, bu çok doğru bir gözlem. Ben de daha önce bu şekilde ifade etmemiştim ama hem kavramsal hem de duygusal meseleleri yan yana geliştiriyorum. Sanat bir bilim değil; bir matematik veya fizik problemi çözmediğimiz için süreç sadece rasyonel ilerlemiyor. Kavramsal sanat düşünceyle başlar. Benim için de düşünce işin iskeletini ve başlangıç noktasını oluşturur. Fakat sonrasında bu iskeletin üzerine hisleri, kilden bir heykel yapar gibi kat kat ekleyerek büyütüyorum. Bu noktada ruhun, zihnin ve vücudun yaşadıkları çok belirleyici oluyor. Bu projede özellikle bu durumu vurgulamak için “koku” meselesini dahil ettik.

Fiziksel olarak orada bir heykel yaptık. O mekânda ve o malzemelerle yapılabilecek en anlamlı nesneyi ortaya çıkarmaya çalıştım. İskelenin içinden her gün binlerce yolcu geçiyor; eğer çok sessiz ve sadece düşünsel bir müdahale yapsaydık algılanması çok zor olurdu. İnsanların dikkatini çekebilecek bir kütle, bir nesne gerekiyordu. Bu yüzden daha önce mekânda kullanılan üç büyük profili birbirine çarptırarak, iç içe geçirerek tek bir nesne haline getirmek ilk hedefimdi.

Yoldan geçenlerin “Kolay gelsin, ne yapıyorsunuz?” sorularına hep aynı cevabı verdim: “Heykel yapıyoruz.” Eğer buna yılbaşı dekorasyonu veya sahne hazırlığı deseydik izleyici onu bambaşka okuyacaktı; ben onların bu işe “heykel” gözüyle bakmalarını, bunun bir kılavuz olmasını istedim. Projenin ismindeki “bağlantılar” kavramını, beynimizdeki o milyarlarca nöronun sonsuz iletişim biçimine bir gönderme olarak, teller ve ipler kullanarak görünür kıldım. Malzemeyi ve kütleyi görmeden bu heykel serüveni başlayamazdı; eskizler yapsam da gerçek çözüm mekânın kendisinde gizliydi.

Bu heykelin içine altı nesne yerleştirdik. Bunlardan ilki, üç yıl önce İstanbul’daki atölyemde kaybettiğim ve üzerinde İzmir Saat Kulesi figürü olan sembolik bir cam kolonya şişesiydi. İzmir’den aldığımı, üç yıl sonra tekrar İzmir’e getirmiş oldum. Ayrıca renkli cam şişeler ve küçük bir dünya küresi ekledik ki izleyici uzaktan bu şişeleri görüp mekândaki kokuyla bir ilişki kurabilsin.

Heykeli projenin ilk ayağı sayarsak, ikinci ayağı kokudur. Kokunun rengi, biçimi veya kütlesi yok; o tamamen duyguyla ilgili. En gelişmiş robot bile bir kokunun size vereceği hatıra gönderimlerini algılayamaz. Şahsen üzerinde çok düşünmediğim ama beni hep şaşırtan bir konudur bu; çocukluğumdan bir kokuyu duyduğumda bir anda o spesifik ana, o hatıraya dönmek ne kadar güçlü bir histir... Bu mekânda kokunun o büyüleyici gücünü, insanları geçmişteki bir ana ışınlama kabiliyetini denemek istedim.


Kokunun içinde de o “sonsuz bağlantı” meselesi var aslında. Çünkü koku, son derece geçişken bir şey;  bir köşede beliriverir, ama kısa sürede tüm mekâna yayılır, her yerine işler. Bu da işin başka bir katmanı gibi. Üstelik burada rastgele seçilmiş kokulardan söz etmiyoruz. Örneğin limon otu kokusuyla karşılaştığında Yeşilyurt'u hatırladığını biliyorum. Bu kokuların seçimiyle ilgili biraz daha konuşmak ister misin?

V. A: Bu gerçekten çok ilginç ve belki klişe bir nostalji gibi duyulabilir ama yaşadığım süreç şöyle gelişti: Yaklaşık 15 yıldır arıcılık yapıyorum. Pandemi döneminde seyahatler iptal olup çiftlikte kalınca, arıcılığa tam zamanlı ve daha ciddi bir şekilde odaklanmaya karar verdim. İnsanların temel gıdaya ihtiyaç duyduğu o dönemde 17 kovan olan arılığımı büyütmek istedim.

Doğada arılar, bahar geldiğinde “oğul verir”, kovan bölünür ve kraliçe arı, kolonisinin yarısını alarak yeni bir yere taşınır. Bu oğullar genelde bir evin bacasına veya ağaç kovuğuna gidip ziyan olabiliyor. Ben de arılığımı büyütmek için çevredeki geniş bir alana 20-30 tane arı tuzağı kutusu yerleştirdim. Arıları bu kutulara çekmek için kullanılan, onların çok sevdiği çok spesifik bir koku vardır: limon otu yağı.

O şişeyi ilk açtığımda gelen harika koku, beni anında 1980’lerin başına, Yeşilyurt’ta taşındığımız ilk evimize (9130. Sokak, No: 27) geri götürdü. O derme çatma evin etrafındaki çamların kokusunu, o günlerin kumrularını ve kuş seslerini bir film şeridi gibi gözümün önünden geçirdi. “Tamam,” dedim, “bu koku o koku!”

Arıları yeni bir yuvaya davet eden bu koku, benim için de İzmir'deki o yeni hayatın, ferahlığın ve güvenin kokusuydu. Uzun süredir bu kokuyu hayatımda tutuyorum ve İzmir üzerine bir iş yapmaya karar verdiğimde, bu kokuyu getirmek benim için çok doğaldı. Şu an mekânda yaydığımız iki ana kokudan biri, yani dominant olanı bu. Diğeri ise insanların daha aşina olduğu, daha yumuşak ve davetkar bir koku olan lavanta. Bu iki koku mekânın geneline yayılarak izleyiciyi de o sonsuz bağlantılar ağının içine çekiyor.



Vahap Avşar, Sonsuz Bağlantılar, 2026, Karşıyaka Vapur İskelesi


Anlattıkların bana şunu düşündürdü: Senin sanatçı evrenin hem fenomenolojik hem de yorumbilimsel bir yapıya sahip. Metinlerden, kavramlardan ve bedensel algılardan süzdüğün her şeyi zihninde biriktiriyor; sonra o birikimi üretime dönüştürüyorsun. Vapur İskelesi’nde gördüğümüz çalışmayı, atölyede değil mekânda ürettiğini söyledin; ama o çözüm mekânla buluşmadan önce, zihnindeki “çekmecelerden” çıkan nesneler, kokular ve kartlar çoktan hazır gibi. Bilimsel araştırmada analitik ilerleriz, parçaya ineriz; sanatsal üretimde ise hem parçalayan hem de yeniden birleştiren bir süreç var. Senin pratiğinde bu iki yaklaşımın birlikte işlediğini düşünüyorum; sen ne dersin?

Bir de bağlama müdahale meselesine dönmek istiyorum. Karşıyaka Vapur İskelesi'nden geçen biri için bu iş alışıldık anlamda anıtsal bir heykel değil; ama ölçeğiyle ve mekânla kurduğu ilişkiyle farklı bir anıtsallık taşıyor. Mekâna ait elemanların ve sonradan konan nesnelerin geometrisi, açıları; mekânda kullanılan malzemenin kendine has nitelikleri; metal profillerin, bilet gişesinin özellikleri, pencerelerden gelen ışığın etkisi burada gördüğümüz formun oluşumunu nasıl şekillendirdi? Bunu biraz açabilir misin?

V. A: İki sorun da çok isabetli analizler içeriyor. Öncelikle, evet; farkında olarak verdiğim bir karar olmasa da 40 yıllık profesyonel sanat pratiğim ve 1985'ten bu yana süregelen kavramsal odaklı yaklaşımım, kendiliğinden bir metodoloji geliştirdi. Beynimizdeki o çekmecelere sürekli görüntüler, sesler, ışıklar ve anlamlar atıyoruz; zamanı geldiğinde onları çıkarıp birleştiriyoruz. Hem analitik hem de sentez odaklı bu çalışma biçimi benim üretimimin merkezinde.

İşin yapılış biçimine gelince; mekân kesinlikle belirleyiciydi. Bu proje sonsuz bir beyaz fonda değil, iskelenin tavan yüksekliği, ışığı ve mimari açıları içinde doğdu. Üç gün önce mekânı gördüğümde zihnim adeta infilak edecekti. Bir bilgisayar gibi her şeyi ayrıştırmam, gereksiz olanları eleyip olasılıkları azaltmam gerekiyordu.

Burada sadece fiziksel mimariden değil, bir de “sosyal mimari”den bahsetmek lazım. Üç gündür iskeleden geçen yolcu profilini ve davranışlarını izliyorum. Dünyanın hiçbir yerinde görmediğim kadar hümanist bir sistem var İzmir’de. Turnikelerden geçenlere “Acele etmeyin, vapurun kalkmasına beş dakika var” diye bağıran görevliler, yarım saat sonra vapur kalkmak üzereyken bu kez “Hadi acele edin!” diye destek oluyorlar. İnsanların o vapura yetişme çabası, sanki bir savaştan kaçıyorlarmış ya da uçak kaçırıyorlarmış gibi bir ciddiyet ve yardımlaşma ritüeline dönüşmüş durumda. 20 dakika sonra yeni bir vapur gelecek olmasına rağmen herkes bu kolektif heyecanın bir parçası. Görevlilerin bastonlu bir amcanın elinden tutup kapıya kadar eşlik etmesi İstanbul’da, New York’ta, hatta Havana’da bile benzerine rastlamadığım bir dayanışma örneği.

İşte ben bu güzel, hümanist duruma bir sanatçı olarak yanıt vermek istedim. İnsanların suratına tokat atacak, onları korkutacak sert bir müdahale değil; bu yumuşak ve insani ritüelle uyumlu, oradaki insanları mutlu edecek bir şey yapmaya çalıştım. Mekânla çalışma meselem hem fiziki hem de bu sosyal mimariyle kurduğum bağdan besleniyor. O insanların her gün yaşadığı bu tekrara, bu yardımlaşma zevkine küçük bir katkım olsun istedim.


Çok güzel bir tespit. Belki de İzmir'in bu kendine özgü sosyal mimarisi, ileride başka bir işinde zihnindeki o çekmecelerden birinden çıkıp yeni bir sanat yapıtı olarak karşımıza gelebilir.

V. A: Sosyal mimariye dair bu gözlemlerin bir işe dönüşme potansiyeli kesinlikle var. Hatta iskelede çalışırken o anları kayda almaya başladık bile. Vapur kalkmak üzereyken o tatlı telaş ve hareketlilik başladığında kamerayı çalıştırdık. Kurduğumuz heykelin arkasından, o koşturmayı ağır çekimle videoya çektik.

Burada hassas bir denge gözettik; insanların mahremiyetine müdahale etmek, onları “deşifre etmek” istemedik. Bu yüzden çekimleri mesafeli, yüzlerin seçilmediği, insanların sadece hareket halindeki birer gölge veya figür olarak görüldüğü açılardan yaptık. Böylece kimlikler belli olmadan, sadece mekânın o sosyal ritmini ve vücut dillerini yakaladık.

Ben video işlerimde genellikle böyle çalışırım; büyük prodüksiyonlar, kalabalık ekipler ve ağır kurgular yerine anlık bir durumu yakalamayı tercih ederim. Bazen telefonla çekilmiş üç dakikalık bir görüntü benim için anıtsal bir video işine dönüşebilir. Henüz bu iskele görüntülerini izlemedim. Onları düzenleyip izledikten sonra; bu kayıtlar sadece bir dokümantasyon olarak mı kalacak yoksa bağımsız bir video işine mi evrilecek, o zaman karar vereceğim.


Bütün yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Yazı ve fotoğrafların tüm hakları Unlimited’a aittir. İzinsiz alıntı yapılamaz.

All content is the sole responsibility of the authors. All rights to the texts and images belong to Unlimited.

No part of this publication may be reproduced or quoted without permission.

Unlimited Publications

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
bottom of page