Yemeğin politikası üzerine bir soru: Kim Kimi Yiyor?
- Merve Akar Akgün

- 10 saat önce
- 12 dakikada okunur
23 - 26 Ocak 2026 tarihleri arasında üçüncüsü gerçekleşecek Sanat Dünyamız Film Günleri, Kim Kimi Yiyor? teması etrafında şekilleniyor. Yemeğin etrafında kurulan toplumsal, kültürel ve politik ilişkileri düşünmeye davet eden programı, Engin Ertan, Fisun Yalçınkaya ve Ahsen Erdoğan ile konuştuk
Röportaj: Merve Akar Akgün

Soldan sağa Fisun Yalçınkaya, Engin Ertan ve Ahsen Erdoğan, 2026. Fotoğraf: Berk Kır
İlk kez 2024’te Sanat Dünyamız dergisinin 50. yılına özel bir etkinlik dizisi kapsamında hayata geçirilen Sanat Dünyamız Film Günleri, bu yıl üçüncü edisyonunda güncel sanat ile sinemanın kesiştiği çok katmanlı bir düşünme alanı kuruyor. Ahsen Erdoğan, Fisun Yalçınkaya ve Engin Ertan tarafından hazırlanan ve teması Kim Kimi Yiyor? olarak belirlenen program; yemeği yalnızca bir beslenme pratiği değil, dağılım, iktidar, beden, kültür ve hafıza etrafında örülen bir metafor olarak ele alıyor. Yapı Kredi Kültür Sanat Loca’da gerçekleşen Film Günleri kapsamında film gösterimlerinin yanı sıra CANAN’ın Zengin Mutfağında Fakir Yemeği – Şeftali Reçeli başlıklı sunum-performansı, TUNCA’nın antik bir yemeğin izini süren KYKEON performansı ve Vardal Caniş’in sofra resimlerinden oluşan bir seçki de izleyiciyle buluşuyor. Bu yılın konuk küratörü, Obur Zihin – Yiyeceklerle İlişkimizin Evrimi kitabının yazarı antropolog John S. Allen ise seçkiye katkı sunduğu iki filmle programa eşlik ederken, Film Günleri’nin ardından “21. Yüzyıl Konuşmaları” kapsamında yemeğin insanlık tarihindeki düşünsel izlerini merkeze alan bir konferansla bu çok katmanlı tartışmayı genişletiyor.
Sanat Dünyamız, 52 yıllık bir hafıza. Kâğıt üzerindeki köklü arşivciliği, son üç yıldır Film Günleri ile hareketli görüntüye ve fiziksel bir karşılaşma alanına taşıyorsunuz. Bir derginin sayfalarından çıkıp yaşayan bir organizmaya dönüşmesi, size göre kültür sanat yayıncılığı tanımında bir boşluğu mu dolduruyor yoksa yeni, hibrit bir alan mı üretiyor?
Fisun Yalçınkaya: Sanırım bizim için bu sorunun yanıtı ikincisi. Bugün basılı olarak sürdürülen bir kültür ve sanat dergisinin nasıl anlamlı olabileceği, nasıl bir işlevi olacağı hakkında düşünüyoruz. Sanat Dünyamız’ı yayımlama süreci bu düşünme eyleminden oluşuyor. Dergi başta görsel ve plastik sanatlara ayrılan, sanat tarihine ayrılan bir alan ama başlangıcından bugüne kültür ve sanatın her dalını kapsıyor. Engin Ertan gibi yıllardır yazılarını severek takip ettiğim bir sinema yazarının küratörlüğünde Sanat Dünyamız Film Günleri’nde birkaç gün bir araya gelip belli bir tema üzerinden film izlemek, konuşmak, güncel sanat videolarına ya da performanslara bu fikirlerle bakmak kalıcı bir kültürel sahne kurma hedefine oynuyor aslında. Birkaç günlük ama etkili bu program, Engin’in çok titiz seçkisiyle bir fikri vücuda getiriyor. Ayrıca varlığını hem önce hem de sonraki sayılarda dergide sürdürüyor, filmler hakkında yazılar ya da temanın işaret ettiği güncel sanat eserlerine dair değerlendirmelerle akılda kalanların notunu tutmuş oluyoruz. Eleştiriyi arşive katmaya çalışıyoruz. Bu yüzden tam dediğiniz gibi hibrit bir alan, çokça fiziksel bir alan.
Hem derginin basılı olmasıyla hem de izleyiciyi filmleri beraber izlemek, konuşmak, vakit geçirmek için davet etmemizle dijitalin karşılamadığı alanları araştırmayı sürdürmüş oluyoruz. Böylece basılı bir yayın ya da fiziksel olanın anlamı tekrar tekrar konuşulabiliyor.

III. Sanat Dünyamız Film Günleri afişi
Bu seneki başlığınız kışkırtıcı: Kim Kimi Yiyor? Bunu sadece biyolojik bir beslenme zinciri olarak okumak imkânsız. Günümüz dünyasında emeğin, bedenin, sanatın ve hatta umudun tüketildiği bir çağda, bu temayı belirlerken, yeme eylemini kapitalist ve ataerkil bir yutma/yok etme metaforu olarak mı kurguladınız?
F.Y.: Bu dediğiniz elbette iyi bir yorum ve evet buna yakın durduğumuzu söyleyebiliriz. Başlık bizim için de kışkırtıcıydı, açlığın ve tokluk fetişinin uçlarına, ileri hallerine, zorluğa ve hayatta kalmaya daha ötesinde yaşamı sürdürmekte ısrar etmeye bakmak istedik. Bu yıl geçen iki yılda başlattığımız aksı, açlıkla tokluk arasındaki tezattan yakaladık. Günümüzdeki neo-liberal çözülmelerin yansımalarına sinemada ve güncel sanattaki eleştiriyle bakabilmeyi amaçlıyoruz. Evet, içinde bulunduğumuz kapitalist patriyarkal sistem, veya hadi ona günümüz dünyası diyelim, baskın olanın daima bir günah keçisi bulduğu, umudu, düşünceyi, özgürlüğü tehdit ettiği ya da yemeye çalıştığı bir dünya. Yemek metaforu, tüketen ve tüketilen arasındaki ilişkiye yaklaşmak için iyi bir başlangıç. Ne yiyebildiğimiz sorusunun yanıtında, ne kadar gıdaya ve ne kadar temiz gıdaya ulaşabildiğimiz sorusunun yanıtı saklı. Çağın turnusol kâğıdı gibi, sistemin açmazlarını ortaya koyan çok basit temel bir soru bu… Ekonomik krizlerin belli sınıflar için yok sayıldığı belli sınıflar içinse en acımasız çağını yaşadığı bir zamandan geçiyoruz. Gıdaya erişimin böylesi krizde olduğu bir zamana gözünü kapatmak mümkün değil. Bugün sömürgeciliğin ve soykırımın en sert halini yaşayan Gazze halkının insani yardıma kavuşamaması ve açlık, bu programı hazırlarken boğazımızdaki düğümdü. İnsanın yemek yemekle ve açlıkla ilişkisinin hakkaniyetli bir güncel durumu da tarihi de yok, hiç yazılmamış ne yazık ki.
Ahsen Erdoğan: Senin sorunda vurguladığın ve Fisun’un çok güzel açıkladığı izlek, Kim Kimi Yiyor? seçkisinin ana arteri. Bir de, bu ana arterden çıkan ya da ona bağlanan yan arterler var: Birincil işlevi çocuğun beslenmesini sağlamak olarak görülen annelik olgusu, mutfağın cinsiyetlendirilmesi, türcülük, tüketim toplumunun davranışları, kültürel kimliklerinin bir parçası olan mutfak geleneklerini korumaya çalışan göçmenler ve beslenmenin radikal hareketleri arkasına alan sosyal medya fenomenleri tarafından araçsallaştırılması… Türkiye’de ilk kez Sanat Dünyamız Film Günleri kapsamında gösterilecek olan Işığın Askerleri, bu sonuncu konuyu ele alıyor. Bütün bu yan arterlerde normları belirleyen, egemen olan, sömüren, kullanan, manipüle edenler ile onların karşısındaki bireyler ve toplumla karşılaşıyoruz. Dolayısıyla, küratörümüz Engin Ertan’ın derin birikiminin içinden hep birlikte yaptığımız bu seçki, belirttiğin kapitalist ve ataerkil yutma metaforunu çok çeşitli boyutlarıyla inşa ediyor.
Mutfak, tarihsel olarak kadının hem hapishanesi hem de simyacılığını konuşturduğu laboratuvarı gibi görülür. Film seçkinizdeki Çekoslovak Yeni Dalgası’nın anarşist ruhlu filmi Papatyalar (Sedmikrasy) veya Laura Wandel’ın filmleri, mutfağı ve sofrayı klasik hizmet alanı olmaktan çıkarıp nasıl yerlere dönüştürüyor? Sinema, kadını mutfakta nasıl yeniden konumlandırıyor?
F.Y.: 25 Ocak 19:00 seansında gösterilecek Papatyalar / Sedmikrásky / Daisies (Yönetmen: Věra Chytilová, 1966) ve aynı seansta gösterilecek Mutfakta Göstergebilim / Semiotics of the Kitchen (Yönetmen: Martha Rosler, 1975) sonrasında sinema yazarı Ayça Çiftçi ile bir söyleşimiz olacak, bu soruyu orada da gündeme getirmek isterim. Bu iki yapım bir direniş alanı olan feminist mücadelenin en ilham verici örneklerinden. Feminist mücadelenin tüm başka direniş alanlarında olduğu gibi bir görsel dili, sanatı, üslubu var. Bunun içinde mutfakla olan o zoraki bağı koparıp koparıp atmak, çözüp çözüp yeniden dikmek, paramparça edip tekrar kendine oturtmak ve direnişi gündelik olanın içine örmek var. Sofrayı dağıtan ya da sofraları yıka yıka yürüyen kadınların Papatyalar’ı coşkuyu ve ilhamı taşıyor. Mutfağı çöze çöze kendini yenilecek, belli bir şablona kimliğe oturtulacak anlamdan taşıran, çıkartan, ayıran kalıpları yapa yapa kıran Rosler’in filmi bitmeyecek bir oyunbozanlığı sürdürüyor. Wandel’in filmi Adam’ın İyiliği İçin ise yeni bir yapım. Biz de film günleri seçkisine Engin Ertan önerdiğinde Ahsen Erdoğan’la birlikte izledik. Filmi bitirdiğimizde ikimiz de sarsılmıştık. Annelik, çocuk, beslenme üzerine tüm yüklerin buğusunu şöyle bir üzerimizden attıktan sonra şunu konuştuk dürüstçe: yaşamda çaresizliğin, ya da yetememenin ya da bu dünyayı böylece istememenin halleri var ve o haller bir açıklamaya kavuşamıyor her zaman. Açıklamanın, mantığın, düzenin yetmediği yerde sanat ve hikaye giriyor işe, Adam’ın İyiliği İçin’in etkisi buradan geliyor. İnsan olma haline ya da insanın hakikatine bizi yaklaştıran yapımlardan.
A.E.: Laura Wandel’in filmi, toplum tarafından doğal ve birincil işlevi çocuğunu beslemek olduğu kabul edilen annenin bu işlevi yerine getirememesi ya da getirmemesi olgusuyla karşılaştırıyor izleyiciyi. Hayatı, ruhsal ve zihinsel durumu darmadağın olmuş genç annenin kontrol edebildiği tek alan olan çocuğunun beslenme düzeni konusundaki takıntılı ısrarı, izleyiciyi ikircikli konumda bırakıyor. Ancak bu film, sadece beslenmeyle ilgili değil. Yönetmen, küçük Adam’ın bakımından sorumlu olanların hiyerarşik ilişkilerinin (doktorlarla hemşireler, tıp çalışanları ile hukuki karar mercileri…) ve her birinin kendi görev alanı tarafından belirlenen bakış açılarının çarpışmasına da odaklanıyor. Bu gerilim ve kaosun altında kalanlar daima bu zincirin en güçsüz halkası olan çocuklar oluyor. Papatyalar filminde yönetmen Chytilová, sosyalist kadının normatif modelinden (çalışkan, mütevazı, rasyonel) sapmış kadınları gösteriyor. Filmdeki iki Marie dile, mekâna, davranışa, sofra adabına, “iyi kız” olmaya dair tüm kuralları yıkıyorlar. Her ne kadar Chytilová kendisini feminist olarak tanımlamayı reddetmiş ve filmini “fars üslubunda felsefi bir belgesel” olarak tarif etmiş olsa da Papatyalar, feminist sinemada önemli bir referans olarak kabul edildi. Film bugün bile bizi kadın bedeninin disiplin altına alınması fikri, ideolojilerin kırılganlığı, itaatsizlik hakkı ve varoluşumuzu yapılandıran normlar hakkında yeniden düşünmeye sevk ediyor.
III. Sanat Dünyamız Film Günleri sadece film göstermiyor, CANAN’ın Zengin Mutfağında Fakir Yemeği ve Tunca’nın KYKEON performansıyla güncel sanatı da işin içine katıyor. Ekonomik krizin ve gıda adaletsizliğinin bu kadar derinleştiği bir dönemde; sanatsal bir sofra kurmakla, dışarıdaki gerçek açlık arasındaki bir alan yaratmaya dair görüşlerinizi dinlemek isterim.
F.Y.: Aslına bakarsanız tüm program sanat tarihi ve görsel sanatlar, plastik sanatlarla sinema arasında bir köprü kurmak ya da varolan köprüleri, bağları güçlendirmek üzerine. CANAN ve TUNCA’nın performanslarının yanı sıra örneğin Tuzu Bizim Tarafa Uzat / Trespass the Salt (Yön: Larissa Sansour, Youmna Chlala, 2012) gösterilecek bir başka güncel sanat yapıtı. Önceki soruda belirttiğim gibi bizim bu programı tuttuğumuz yer zaten ekonomik krizlerin ve soykırımın getirisi olan açlık, tokluğun fetişi ve adaletsizlikler. Dolayısıyla bu performanslarda somut yemek sunumu çok kısıtlı ve dikkatli (tüm ikramlarımız vegan) aynı zamanda zaten tam da yemeğin bizi aynı sofraya getirdiği yere işaret etmeye çalışıyor. CANAN kendi çalışmalarından yola çıkan bir sunum performans olan Zengin Mutfağında Fakir Yemeği-Şeftali Reçeli’nde, Willy Wonka ve Çikolata Fabrikası (Yön: Mel Stuart, 1971) sonrasında bize hem masal yorumlayacak hem de açlık grevlerine değinen işlerinden beslenmeye dair ilhamlarına uzanan bir anlatı paylaşacak. TUNCA ise Antik Çağ’lardan günümüze gelen bir yemeği ya da bir tür içeceği tekrar pişirip paylaşarak bize tarihle bağımızı beslenmenin bağını hatırlatacak. Yanı sıra “Olmadığımız Masa” başlığı altında sevgili Vardal Caniş’in eserlerini sergileyeceğiz. Loca’da minik bir sergileme… Bunlar Caniş’in farklı zamanlarda farklı sofralarda ya da farklı sofralara veda ederken yaptığı tablolar. Bir arada olduğumuz zamanların anılarına işaret ediyorlar.
Güncel sanat sofralarına ve taşıdıkları pek çok katmanlı bazen de sorunlu anlamlara gelince… Geniş sofralarla, davetlerle, kısıtlı bir çevredeki adaletsizlikleriyle bilinen bir alan güncel sanat alanı. Ama bu alan, tüm bu adaletsizlikler üzerine sanatla düşünen, direnen varoluşların da alanı. Sanat ve politika ilişkisi baştan sona karmaşık, çok detaylı acaip ve harika bir konu, bahsettiğiniz de bunun içinde incelenmesi gereken bir soru bana kalırsa. Bu konuda şahane yeni bir kitap çıkardık YKY’den. Vid Simoniti’nin Dünyayı Baştan Yaratan Sanatçılar’ı genişçe bu meseleyi ele alıyor, tartışmayı sürdürmek isteyenlere tavsiye ederim.

Soldan sağa Engin Ertan, Ahsen Erdoğan ve Fisun Yalçınkaya, 2026. Fotoğraf: Berk Kır
Bu sene antropolog John S. Allen’ı konuk küratör olarak ağırlıyorsunuz ve Obur Zihin kitabı üzerinden 2001: Bir Uzay Macerası’na uzanıyorsunuz. Yemek yemek en ilkel dürtümüz, sinema ise en modern rüyalarımızdan biri. Bir antropoloğun gözüyle sinemaya bakmak, seyirciye izleme deneyimi hakkında, göremediği neyi gösteriyor?
F.Y.: Az önce ne yiyebildiğimiz sorusundan bahsetmiştik. Aslında bir soru daha var: Ne yediğimiz sorusunun yanıtı kim olduğumuz, nerede olduğumuz, hangi çağda, hangi mevsimde olduğumuz sorusuna da yanıt veriyor. Programda bununla insan türünün yedikleriyle acaip ilişkisine, bu ilişkinin metaforlarına bakmaya çalıştık. Konuk küratörümüz John S. Allen’ın Obur Zihin kitabında yaptığı tam da bu. İnsanın neyi neden öyle değil de böyle yediğini çözümlemek… Programa bu anlamda hafızanın yemekle ilişkisine değinen iki film seçerek katkıda bulundu: 24 Ocak 16:00’da kendisinin sunacağı 2001: Uzay Macerası / 2001: A Space Odyssey (Yönetmen: Stanley Kubrick, 1968) ve 23 Ocak 19:00’da yine kendisinin sunacağı Büyük Gece / Big Night (Yönetmen:Campbell Scott & Stanley Tucci, 1996). Uzaya gidenler yemeği dünyayla beraber nasıl hatırlar? Bir ailenin hafızasında göç sonrası yemek nasıl yer bulur? Bu iki soru bu filmlerle yeniden anlam kazanacak. Umarız izleyicilerimizle ve sizlerle yeni yeni anlamlar üretebiliriz.
A.E.: John S. Allen insanın yemeği nasıl düşündüğüne yönelik araştırmaların insan beyniyle ilgili araştırmalara da ışık tutacağını öne süren ve Obur Zihin adlı kitabını da bu tez üzerinde temellendiren bir nöro antropolog. Biz insanlar çok çeşitli bitki ve hayvanları tüketiyoruz, ancak diğer hepçillerden farklı olarak, midemiz kadar zihnimizle de yiyoruz. Bu da yemeği düşünme biçimlerimizi diğer türlerde olmadığı kadar çeşitlendiriyor, insanlığın biyolojik ve kültürel mirasına dair derin bilgiler sunuyor. Allen, en eski atalarımızın diyetleriyle başlıyor ve bugünün insanının yemek yeme alışkanlıklarına geliyor. Yiyeceklerden tiksinme ve yeme isteği, yiyecekleri iyi veya kötü olarak etiketleme konusundaki saplantılı ihtiyacımız, “sağlıklı” beslenme piramitlerinden sapmalar ve yemek yemeye yönelik kültürel tutumlar hakkında bilgiler sunuyor. Allen, kendi ilgi alanından bakarak, 2001: Uzay Macerası filmini “yemek” olgusu üzerinden okumayı öneriyor. Filmde yiyecek önce “insanlaşma”nın itici bir gücü, daha sonra uzay çağının teknolojik bir ürünü ve son olarak, kahramanın artık kavuşamayacağı bir yuvaya dair bir hatıra olarak karşımıza çıkıyor. Asıl işlevi bedenin çalışmasını sağlamak olan bir enerji kaynağını birçok yönden anlamı olan bir olguya dönüştürme kapasitesi, insan olmanın ne anlama geldiğini düşündürüyor bize. Allen’ın seçtiği diğer film, Büyük Gece, Fisun’un da değindiği gibi mutfağın göçmenlerin kültürel kimliklerindeki rolünü vurguluyor. Aynı zamanda, yemeğin beslenmenin ötesine geçerek bir “dil” haline gelmesini, bireylerin birbirleriyle bağlantı kurmasının ve kaosun ortasında sevgiyi ifade etmelerinin bir yoluna dönüşmesini de irdeliyor. Dil ve ifade, antropolojinin temel araştırma alanlarından. Antropolog olarak Allen’ın en önemli katkısı, insanlığın gelişimi ile yemek yeme arasındaki ilişkiyi sevdiğimiz filmler aracılığıyla bir kez daha düşünme ve sevdiğimiz filmleri bir de bu açıdan izleme imkânı sunacak olması, sanırım.
Kış sayınızda ve programda Agnès Varda’nın Toplayıcılar (Les glaneurs et la glaneuese) filmi var. Varda orada tarlada kalanları toplarken, aslında bir nevi görüntü ve hikâye toplayıcılığı yapıyor. Sizin yaptığınız da bir tür toplayıcılık sayılmaz mı, unutulmaya yüz tutmuş filmleri veya temaları toplayıp bugünün sofrasına koymak, nasıl bir hafıza politikasının ürünü?
F.Y.: 25 Ocak Pazar saat 13.00’te Toplayıcılar gösterimi sonrası sinema yazarı Aslı Ildır bu film üzerine bir kısa konuşmada konuğumuz olacak. Aynı zamanda Sanat Dünyamız’ın 207. sayısında da film üzerine bir yazısı var, ilgilenenlere tavsiye ederim öncelikle.
Hepimiz karşılaştığımız tüm sanat eserlerini bilerek ya da bilmeyerek kendi bulunduğumuz toplumsal gerçekliğin içinden okuyoruz, ona göre topluyoruz izleyeceklerimizi, beğenilerimiz böyle şekilleniyor bunun aracılığıyla kendimiz de şekilleniyoruz. Varda’nın yaptığı yaşamlara ve yaşamların kendi özgün biçimlerine bakarak eylemleri düşünmek, gözlemleyerek, peşinden giderek, yaparak öğrenmek, sormak elbette ilham verici. Hafızaya bir katkı sunmak mümkün olursa eğer bunu önceki sorularda bahsettiğimiz eleştiriyle yapmak isteriz. Bildiğimiz yol, yordam, politika bu... Dergide de bu etkinlikte de en büyük ortaklık sanatın bizi götürdüğü yolda olmak ve onunla anlamaya çalışmak. Engin’in yaptığı eğer bir toplayıcılıksa benim yorumum onun da buraya düştüğü yönünde.
Engin Ertan’ın sinema yazarlığı konusundaki titizliğini biliyoruz. Hem bugüne kadar gerçekleşen Film Günleri seçkilerinden bu yıla nasıl geldiğimizi anlatmanızı hem de bu yılın seçkisini yaparken Big Night gibi sıcak, insanı acıktıran filmlerle; tüketim toplumunu eleştiren daha mesafeli yapımlar arasındaki dengeyi nasıl kurduğunuzu sizden dinlemek isterim.
Engin Ertan: Büyük Gece aslında konuk kuratörümüz John S. Allen’ın program için seçtiği iki filmden biri, ama bu filmin yemek bağlamında bizi götürdüğü, götürebileceği yerler bu yılki film günlerinin tematik çerçevesini çizerken mutlaka ele almak istediğimiz başlıklar arasındaydı; göçmenlik, diasporada var olma çabası, memlekete duyulan özlemin yemek ve hafıza arasındaki ilişkiyle ortaya çıkması ve kültürel sahiplenme. Hikâyesi aynı temalar etrafında dönen başka filmler bizim aday listemizde de vardı ama Büyük Gece ile John hem bizim eleme sürecimizi kolaylaştırdı hem de bahsettiğiniz gibi seçkiye “yemek filmi” denilen alt türün en sevilen örneklerinden birisiyle katkıda bulundu.
Sanat Dünyamız Film Günleri’nin öncelikli amacı, Fisun’un da çok iyi anlattığı gibi, “film” tanımını biraz daha geniş düşünmemizi sağlamak; güncel sanat ve sinema arasındaki temas noktalarına bakmak. Böyle bir motivasyonla yola çıkınca kurmaca, belgesel, kısa metraj, uzun metraj, deneysel film, video-art gibi farklı etiketlere takılmadan, aynı tema çerçevesinde birbiriyle konuşan filmler seçmeye çalışıyoruz. Özellikle bu yıl tür sineması konusunda da tutucu davranmamaya çalıştık. Seçkimizde müzikal bir aile filmi (Willy Wonka ve Çikolata Fabrikası), yüksek dozda şiddet içeren bir korku sineması klasiği (Ölülerin Şafağı) ve yine John’un programa sağladığı katkıyla bir bilimkurgu başyapıtı (2001: Uzay Macerası) yer almakta. Bu filmler ve sinema tarihinden başka klasikleri yemek teması etrafında tekrar düşünmek, birbiriyle ilişkilendirmek, programdaki güncel örnekler veya farklı disiplinlerden işlerle karşılaştırmak, kuşkusuz onları algılama biçimimize de önemli bir katkıda bulunacak.
Üçüncü yılı, bir etkinliğin rüştünü ispat ettiği yıldır derler. Sanat Dünyamız Film Günleri, Yapı Kredi Kültür Sanat’ın ikonik binasında, Loca’da kemikleşen bir yapıya dönüşüyor. Arkadaşın ve meslektaşın olarak soruyorum: Sanat Dünyamız Film Günleri’nin bundan 10 yıl sonra İstanbul’un kültür sanat hafızasında nasıl bir iz bırakmasını hayal ediyorsunuz?
F.Y.: Sanat Dünyamız Film Günleri’nin ilk yılında hem şehir hem kırsaldaki barınma krizine ve dahası dünyaya sığamamaya, ülkelere sığamamaya, sınırların sertleşmesine, sınırların anlamsızlığına bakarak göçe, barınamamaya vurgu yapmak istedik. Yersiz Yurtsuz teması buna denk düşen, kendi zamanında yersiz, yerinde eğreti olanlar hakkındaydı. Geçen yıl ise günümüzün en baskın araştırma alanlarından biri dekolonyalizmin görünür olduğu arşiv anlatılarına baktık. Bu elbette hem toplumların, ülkelerin tarihlerini yeniden keşfi hem de toplumlardaki azınlıkların ya da marjinalleştirenlerin kimliklerini keşfine değiniyordu. “Hep buradaydık” demenin bir yolu olan arşivle kurulan anlatıları konu ettik ve Bir de Buradan Bak dedik. Son yıllarda Türkiye kültür sanatına dair karşılaştığım en gerçek eleştirilerden biri kültür ortamının evet renkli, hareketli ama gerçekliğe, sokağa uzak ve yakın olmaya dair bir yol da aramayan bir tavırda olduğu. Eksikliğini hissettiğim ama orada bir yerde varolduğunu bildiğim bir şey Türkiye’nin, İstanbul’un yıllardır içinde olduğum kültür dünyasının, hakikatsiz yapamadığı, hep kendi yolunu bulup üzerine düşünülen bir kalıntı, bir iz bırakmayı başardığı. Film günlerinin de içinde bulunduğumuz zamana, yaşadıklarımıza dair bir ortak tartışma alanı açan, arayan ve tüm bunları kültür yoluyla yapan, günümüzü düşünmeye dair samimi bir çabanın izi olmasını istiyoruz. Bunun İstanbul’un ruhunda kıymetli olduğunu biliyor ve arıyoruz.
Ayrıca şu da var, madem arkadaş ve meslektaş olarak yanıtlıyorum… Tüm bu koca koca kültür politikaları sözü biliyoruz ki insanların emeği, inisiyatifiyle oluyor. Türkiye kültür sanatının tarihine bakınca da bunu çok rahat görürüz. Bu film günlerinin fikri Ahsen’in, seçkisi, özeni Engin’in ve devamını getirebilmemizin sebebi de genel müdürümüz Tülay Güngen’in sayesinde elbette. Onların ve ekibimizin emeği bende kalacak iz olarak, bir sinema programı yapmaya ve dergiye duyulan ilgiye, saygıya dair bir emek izi. Bu 52 yıla saygılarımızı sunuyoruz aslında bu programla ve hepimizi yapan bir araya getiren sinemaya.
III. Sanat Dünyamız Film Günleri programı
23 Ocak Cuma
16.00
Tuzu Bizim Tarafa Uzat (Trespass the Salt)
Yönetmen: Larissa Sansour, Youmna Chlala
2012, Lübnan, Filistin, Birleşik Krallık, 11 dk.
Anima
Yönetmen: Yusuf Emre Yalçın
2021, Türkiye, 39 dk.
Çiçek Adası (Ilha das Flores / Isle of Flowers)
Yönetmen: Jorge Furtado
1989, Brezilya, 12 dk.
19.00
Büyük Gece (Big Night)
Yönetmen: Campbell Scott, Stanley Tucci
1996, ABD, 109 dk.
Konuk küratör John S. Allen’ın sunuşuyla
21.30
Aşçı, Hırsız, Karısı ve Âşığı (The Cook, The Thief, His Wife & Her Lover)
Yönetmen: Peter Greenaway
1989, ABD, 124 dk.
24 Ocak Cumartesi
13.00
Willy Wonka ve Çikolata Fabrikası (Willy Wonka and The Chocolate Factory)
Yönetmen: Mel Stuart
1971, ABD, 100 dk.
15.00
Sunum-Performans: Zengin Mutfağında Fakir Yemeği-Şeftali Reçeli
Sanatçı: CANAN
Sunum-performans, film seansının arkasından gerçekleşecektir, ayrı bir bilet gerektirmez.
16.00
2001: Uzay Macerası (2001: A Space Odyssey)
Yönetmen: Stanley Kubrick
1968, ABD, 150 dk.
Konuk küratör John S. Allen’ın sunuşuyla
19.00
Adam’ın İyiliği İçin (L'intérêt d'Adam / Adam’s Sake)
Yönetmen: Laura Wandel
2025, Belçika, Fransa, 78 dk.
21.30
Ölülerin Şafağı (Dawn of the Dead)*
Yönetmen: George A. Romero
1978, ABD, İtalya, 127 dk.
25 Ocak Pazar
13.00
Toplayıcılar (Les glaneurs et la glaneuse / The Gleaners and I)
Yönetmen: Agnès Varda
2000, Fransa, 82 dk.
Filmin ardından Aslı Ildır ile şöyleşi gerçekleşecektir.
16.00
Aile Yemeği (Family Dinner)
Yönetmen: Tuğçe Sönmez
2025, Türkiye, 4 dk.
Yönetmenin katılımıyla gerçekleşecektir.
Yıkım İçin İştah (Appetite for Destruction)
Yönetmen: Zehra Eda Sert
2025, Türkiye, 18 dk.
Yönetmenin katılımıyla gerçekleşecektir.
19.00
Mutfakta Göstergebilim (Semiotics of the Kitchen)
Yönetmen: Martha Rosler
1975, ABD, 6 dk.
Papatyalar (Sedmikrásky / Daisies)
Yönetmen: Věra Chytilová
1966, Çekoslovakya, 76 dk.
Filmin ardından Ayça Çiftçi ile şöyleşi gerçekleşecektir.
21.30
Işığın Askerleri / Soldaten Des Lichts / Soldiers Of Light
Yönetmen: Johannes Büttner, Julian Vogel
2025, Almanya, 108 dk.
26 Ocak Pazartesi
16.00
Tuzu Bizim Tarafa Uzat / Trespass The Salt
Yönetmen: Larissa Sansour, Youmna Chlala
2012, Lübnan, Filistin, Birleşik Krallık, 11 dk.
Anima*
Yönetmen: Yusuf Emre Yalçın
2021, Türkiye, 39 dk.
Çiçek Adası / Ilha Das Flores / Isle Of Flowers
Yönetmen: Jorge Furtado
1989, Brezilya, 12 dk.
18.00
Performans: KYKEON
Sanatçı: TUNCA
Performans, film seansının arkasından gerçekleşecektir, ayrı bir bilet gerektirmez.
19.00
Söyleşi: Kim Kimi Yiyor?
Konuşmacılar: Melike Bayık, Hacer Foggo, Candan Türkkan / Moderatör: Fisun Yalçınkaya
Program süresince
Sergi: Vardal Caniş
Tarihler: 23-26 Ocak 2026






Yorumlar