Hoyrat makaslar ve Gökyüzleri
- Kübra Aycan Gelekçi
- 1 saat önce
- 13 dakikada okunur
Serra Tansel’in Gökyüzleri isimli kişisel sergisi 18 Aralık 2025 - 17 Ocak 2026 tarihleri arasında Pilot Galeri’de gerçekleşiyor. Sergiden hareketle gökyüzünü politik bir mekân olarak yeniden düşünmeye çağırdığımız bu metinde; maviyi arzu, mesafe ve hafıza ekseninde izlerken, göğün aynı anda bir iletişim teknolojisi, egemenlik pazarı ve gözetim yüzeyi oluşunu tartışıyoruz
Yazı: Kübra Aycan Gelekçi

Serra Tansel, Gökyüzleri, Sergiden görünüm, Pilot Galeri, 2025. Fotoğraf: Sahir Uğur Eren
Emily Dickinson’ın eskimeyen bir dizesi var: “The brain is wider than the sky.” Zihin, göğü içine alacak kadar geniş. Belki de bu yüzden göğü hiç rahat bırakmıyor.¹
Gök ve zihin.
Çocuklukta her şey daha analogdu. Bulut buluttu; mavi maviydi; yukarı dediğin aşağıdaki ağırlıklardan azade bir yer gibi dururdu. Şimdi ise gökyüzü, asla kapanmayan sekmeler gibi, üst üste yığılmış katmanlar: palimpsest, meteoroloji, mitoloji, drone rotaları, uydu görüntüleri, uçuş koridorları, reklam panoları, yas, şefkat, umut, sansür, imha, bomba. Çoklu pencereler. Bir multi-tasking kubbe.
Bunları düşünürken Hiroshi Yoshimura’nın Something Blue isimli parçasını dinliyorum. Albüm kapağında denizden bir görüntü var. Bir fotoğraf karesi. Mavi ışınların iktidarıyla boyanmış bir su. Tıpkı gökyüzü gibi. Bu parçadaki synth’ler küçük birer dalga gibi yükselip alçalıyor. Odada dolaşan bir hava gibi, bir tür “çevre” duygusu üretiyor. Müziğin bu türü kankyō ongaku olarak bilinir. Something Blue’da ses, ince bir maviye dönüşüyor; mavi, bir biçim oluyor: sabitlenmeyen, yumuşak ama inatçı, arka planda ismiyle müsemma bir atmosfer. James Turrell’in Gökyüzü Odaları gibi Yoshimura’nın ambient’ı. Algınızın ayarlarını kurcalamayı teklif ediyor. Düşük dramatik eğri, yumuşak geçişler, dikkati tamamen kendine çekmiyor ama cezbediyor. Goethe'nin (akt. Popova, 2012) bir zamanlar dediği gibi: “Maviyi düşünmeyi severiz, o bize yaklaştığı için değil, bizi peşinden sürüklediği için”.
Mavi. Gökyüzünde her gün bizi çepeçevre sarmış bir renk. Peşinden sürüklüyor, hayaller kurduruyor, bizi izliyor. Rebecca Solnit (2005) şöyle diyor:
“…Eğer mesafeye bakıp onu kapatmayı istemeden durabilirsen… Eğer özlemini, asla sahip olunamayacak o mavinin güzelliğine sahip çıktığın gibi sahiplenebilirsen… Çünkü bu özlemin bir kısmı, mesafenin mavisi gibi, elde ediş ve varışla yatışmayacak; sadece yer değiştirecek. Tıpkı dağların, aralarına vardığında mavi olmaktan çıkması ve mavinin bu kez “bir sonrakine”, ötedeki bir başka sıradağa bulaşması gibi…”
Solnit burada arzu hakkında konuşuyor. Bunu yaparken gökyüzüyle kurduğumuz ilişkiyi de açığa çıkarıyor. Gökyüzü çoğu zaman “manzara” gibi davranmaz; daha çok, varlığıyla bizi kaplar ve bu oldukça sıradandır. Tıpkı kadim her şeyin sıradanlıkta kolayca bulunabilmesi gibi. Örneğin Mısır mitinde tanrıça Nut, tıpkı gökyüzü gibi yeryüzünün üstüne eğilen bir bedendir. Yıldızlar onun bedeninde görünür. Böylece gökyüzü canlı ve yakındır. Yine Mısır’da Ra’nın güneş kayığı gökte yol alır. Bu da göğü bir güzergâh haline getirir. Benzer bir düşünme biçimi olarak fakat anakronizmden de kaçınarak; bugün buna uçuş rotaları diyoruz.
Gökyüzü: Sembolik sermayenin ve egemenlik mücadelelerinin asimetrik olarak dağıtıldığı bir pazar yeri; kullanılan en eski iletişim teknolojisi. Bakhtin diyalojizminden öğrendiğim bir şey Serra Tansel’in Gökyüzleri isimli kişisel sergisini izlediğimde zihnimin sinesine yuvalandı. Bakhtin’e göre yaşayan söz, yoluna çıktığı anda mutlaka başka sözlerle karşılaşır. Kelime, bir başka kelimeyle sürtünür, anlam dediğimiz şey biraz da bu sürtünmenin ısısıdır. Dolayısıyla “mitik Havva”² yoksa (yani bakir bir dünyaya ilk kelimeyi söyleyen biri yoksa) göğe dair ilk cümle de yoktur. Gökyüzü bunu biliyor. Göğe dair her cümle, başka cümlelerle çarpışmış bir hâlde ve sırasızdır (Bakhtin, 1981).
“Küt diye yere düşse de her duam bu alemden vazgeçmeyeceğim” Bu sergide de gök katman katman açılan bir tartışma gibi, sözcük sözcük yok edilmek³ istenenleri anlatıyor. Bir yandan gözetim rejimi konuşuyor, bir yandan yas, bir yandan militarist optik, bir yandan annelik, bir yandan beden, bir yandan lojistik, bir yandan koku. Tek bir tema etrafında örgütlenen envai çeşit anlatı... Burada gördüğüm şey, başka görünen birçok biçimin aynı derde sahip olması; toplumsal ve politik konumların birbiriyle imtinasız temâsı.
Klasik kozmolojilerde gök çoğu zaman mutlak bir düzen vaadiydi. Oran, ritim, tek düzelik. Modernlikle birlikte bu vaat yerini ölçmeye, haritalamaya ve yönetmeye bıraktı. Düzen, bu kez “doğal” değil tasarlanmış, işletilen ve gerektiğinde şiddetle korunarak geri döndü. Düzen fikri çağı sürekli olarak başka kılıklarda ve başka metaforlarda ele geçirmeye çalıştı. Bir fâsit döngü gibi: ölç—yönet—meşrulaştır—yeniden ölç.
Dolayısıyla “düzen” denen şey antikiteden bu yana gökte yazılı adeta. Platon’un Timaeus’unda kozmos bir ölçü fikriyle kurulur—her şeyin bir oranı, bir ritmi, bir tamlığı vardır. Aristoteles’in On the Heavens’ında göksel âlem “mükemmel hareket”le döner: dairesel, yeknesak, bozulmaz. Dante’nin Paradiso’sunda gök yükseldikçe saflaşan bir mimariye sahiptir.
Bu eski gök tasavvurlarını seviyorum. İnsanın yüceye dair korkusuna bir denge önerirler. Ama aynı zamanda ürpertirler. Zira düzen fikri, her zaman masum değil. “Ölçü” denen şey kimin elindedir? Kim ölçer, kim ölçülür? Kimin hareketi mükemmel sayılır, kimin hareketi “sapma” olarak belirlenir? Yine de şerh düşmeliyim düzen, çoğu kez “dört başı mamur” görünür ve tam da bu yüzden iğreti bir emniyet hissi üretir.
Yüce gök, gök Tengri…
Yere Düşen Dualar’da (Kaygusuz, 2006) Leyla karakteri “Küt diye yere düşse de her duam bu alemden vazgeçmeyeceğim” diyerek düşüşün negatif algısına karşı bir direnişi benimser. Duaların göğe yükselip kaybolması yerine yere “küt” diye çarpması yeryüzünün ağırlığına, bedene, toprağa ve yasa dahil kılar onu. “Dua” gibi yukarıya yönelen bir seslenişin yere düşmesi… Kabul olmaması ve bunu en sert şekilde ifade edilmesi… Bana kalırsa bu durum tekil ve otoriter bir sese yönelen duanın, yeryüzüne inerken çok-sesli (diyalojik) bir yapıya dönüşmesi anlamına gelir. Dualar yere düşer çünkü hakikat yalnızca gökyüzünde değil, taşın, kemiğin ve “ağrı çeken gövdelerin” içindedir. Yukarıdan beklediğin cevap aşağıda bir sistir. Bu sergide de gökyüzü “yukarıda ve temiz” değil. Bazı parçaları yere iniyor, bazıları kesilip bırakılıyor, bazıları kokuyla, metalin ezilmiş damarlarıyla, kartonun lifleriyle karışıyor. Romantik gökyüzü gerçekle küt diye çarpışıyor.
“Uyduların durmaksızın ürettiği bulut imgelerine inat, bulutları yavaşça ve sevgiyle resmetmeye devam etti. Bu, nesneleştirilmekten kaçmaya çalışan bir nesnenin çabası mıydı? Yoksa aynı şekilde sevilme ve kurtarılma arzusunu mu yansıtıyordu? Belki de onun gerçek arzusu, aşağıdaki yeryüzü tarafından hiç dokunulmamış o güzel, saf, beyaz buluta dönüşmekti; ve buluta saplantısı, hayatının ıssızlığından kopuşuydu.” (Chen, 2024)Zhanyi Chen (2024)’e göre gökyüzü, Deleuzeyen bir tabirle “pürüzsüz” bir mekân olmaktan çıkmış, makineler, insan yapımı enkazlar, politik tahakküm ve güç dinamikleriyle “çizgili” bir alana dönüşmüştür. Tam da bu yüzden gökyüzü adeta bir arayüzdür ve bu arayüzün en parlak özelliği alt yapıyı gizlemesidir. Nasıl ki “bulut” dediğimiz şey, veri merkezlerinin suyunu, kablolarını, soğutma maliyetini, ucuz emeğini görünmez kılıyorsa gökyüzü de yukarıdan gelen şiddetin altyapısını aşağıdan bakanlara çoğu zaman göstermeden çalışır. Tansel’in sergisi, bu görünmezliği bozmak istiyor. Ara yüzü kapatıp altyapıyı serimliyor. Gökyüzünün askeri ve siyasi tahakkümünün barışçıl bir ifşasını sunuyor.
Bu tahakküme karşı verilen mücadele yeni değil. Örneğin 1980’lerde gökyüzünün şiddet içeren yapısını bozmak ve pürüzsüzlüğü geri almak amacıyla Sky Art konferansları başlatılmış. Otto Piene’in başlattığı bu konferanslarda gökyüzünü “barış ve kamusal estetik” mecrasına dönüştürmek ve bunu sanat yoluyla mümkün kılabilmek için 2005 yılına değin birçok sanatçı ve araştırmacı bir araya gelmiş.⁴
Peki “gökyüzünü geri almak” tam olarak ne demek? Bakışı mı, hava sahasını mı, yoksa hayal gücünü mü geri alıyoruz? Ve bu ne kadar mümkün?
Serra Tansel, Gökyüzü Ayaklarının Altında Başlar, Alçı üzeri yağlı boya, 37,3x37,3 cm, 2025
Sergiye girdiğimde beni karşılayan iki küçük ayak, neşe dolu bir sergi izleyeceğim hissi verdi. Arkasındaki duvar sebebiyle serginin geri kalanı bu kısımdan görünmüyor. Öyle olmadığını bilmeme rağmen duvarın arkasında beni ütopik bir dünya karşılayacakmış gibi hissettim. İki küçük bebek ayağı gökyüzü gibi boyanmış. Mavi ve bulutlarla bezeli. Gök yere indirilmiş.
“Yıldızlı gökyüzü benim takımyıldızımdır; onun sayesinde ben de takımyıldızı yaratma gücüm olduğunu fark ediyorum.” demiştir hayal gücü kuramı üstadlarından Gaston Bachelard (akt. Merrifield, 2014). Tansel, hayal gücünü geri çağırıyor ve pürüzsüz gökyüzünü anneliğin ütopya vaadiyle bebeğinin ayaklarında yeniden yaratıyor. Böylece bir an için bakışı da hava sahasını da geri alıyor.
Yer, gök, yaşam.
Ve burada bir başka pencere açılıyor. Annelik.
Annelik çoğu zaman “umut” olarak paketlenir. Oysa asıl hakikati bedenin ağırlığının artmasıdır. Uykusuzluk, bakım, telaş, şefkat, kaygı. Kadın bedeninin kendine açtığı bir savaş gibi. Sızıntılı, geçişli, akan, sınırları kararsız bir varoluş. Kristeva’nın (1982) “abject” tanımlamasındaki gibi, düzenin dışarı attığı ama asla bütünüyle kurtulamadığı o taşma hâli göğün de “uzak ve mükemmel” kalmasına izin vermez. Regl. Hamile. Menopoz. Premenopoz. Perimenepoz. Sızıntılı. Abject. Canavar.
Bedenin iklimi değiştikçe, göğe dair mit de değişir. Yüceye, tanrıya, erile ait olan gök yere, toprağa, kadına atfedilene iner. Böylece minicik bebek ayaklarında yer ve göğün birbirine karışması, bana birazdan serginin devamında göreceğim neşeli görüntülerin altındaki sert karşılaşmanın ilk ipucunu vermiş oluyor.
Zamanı ve mekânı belirleyen en güçlü indexical⁵ işaret nedir?
Serra Tansel, Eve Dönüş, Buhurdanlık: Pirinç, kireçtaşı, mum, portakal yağı, 10x13x13 cm, 2025
Ayakların hemen çaprazında sergideki diğer işleri de görebileceğim mesafede küçük bir buhurluk var. Eve Dönüş. Portakal kokusu olmalı. Fakat kokuyu almak için yaklaştığımda plastiğimsi bir kokuyla karşılaşıyorum. Açıkçası bu kokuyu olası portakal kokusundan ziyadesiyle güçlü buluyorum. Mitolojide koku, bazı durumlarda tehlikenin ya da çürümenin habercisidir. Beowulf destanında altınları koruyan ejderhaların zehirli nefesinden bahsedilir. Koku, temsilden önce gelir bazen. Bu yüzden politik şiddet de bazen önce “havada” belirir.
Barışı koruduğunu söyleyen soykırımcıları hatırlıyorum.
Koku, dil kurmadan çok daha önce duyguyu çağırıyor. Buhurlukta olması gereken portakal kokusu yerine soluduğum bu plastiğimsi koku serginin politik katmanına biraz daha yaklaştırdı beni.
Gazze’de olması gereken portakal bahçelerinin artık olmayışı gibi koku da artık namevcut. Depo'daki Gazze Bienali’ni düşünüyorum. Basel Zaraa Sürgün Olmadığında Ne Yapacağız? isimli yerleştirmesinde soykırım sona erdiğinde içinde yaşanacak çadırı hayal etmişti. Plastikten zeytin ve portakal ağaçlarıyla çeşitli nesnelerin olduğu bir çadır.
Olmayanın bir ikamesi ya da temsilinden ziyade onların tekrar canlanacağına duyulan inancı hatırlatıyorlar bana.
I flit / from gleaming riverto glistening sea, / from all that we / to all that me, / fresh east to salty west,southern sweet, / and northern free / there is a lake / between us,and aquifers / for cactus / and basins / of anemone / from the riverto the sea, / from womb / to breath and one / with oneness / I be,from the river / to the sea.⁶Sahi, gökyüzünün sahibi kim?
Serra Tansel, Son Gökyüzünden Sonra Nereye Uçmalı Kuşlar?, Karton üzerine yağlı boya, karton kutular, tahta çubuklar, Değişken ölçüler, 2025
Mekânın ortasında duran Son Gökyüzünden Sonra Nereye Uçmalı Kuşlar? isimli yerleştirmede Filistin’deki endemik kuşları görüyoruz. Filistin’de yaşayan ve oradan geçen birçok canlı var. En büyük yaşam/uğrak noktalarından biri Wadi Gaza. Bölge, ben bu satırları yazarken hayli büyük bir altyapı problemi yaşıyor. Sular kirlenmiş durumda, pompalar ve gerekli tüm teçhizat İsrail kontrolünde.
Gökyüzü hava teknolojilerinin, askerî optiklerin, ırksal ideolojilerin ve bunları sürdüren emeğin bir araya geldiği şiddetli bir alan. Gökyüzüne çitler çekiliyor; görünmez çitler, veri çitleri, izin çitleri, rotalar.
19.yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında telgraf ve kablosuz ağların genişlemesi, havayı ve iletişimi yönetilebilir bir akışa dönüştürdü. Hatlar çekildi, kapsama bölgeleri belirlendi, istasyonlar kuruldu, yetkiler dağıtıldı. Bugün bu durum droneların ve uyduların optiğiyle, radar şemsiyeleriyle, no-fly zone’larla, kapsama alanlarıyla devam ediyor. Bir zamanların müştereği her an artan sınırlarla mülkleştirildi. Hito Steyerl (2011) geldiğimiz durumu bir “vertical perspective” (dikey perspektif) olarak; gökyüzünün askeri gözetim ve güç gösterileriyle donatılmış, yukarıdan aşağıya işleyen bir iktidar alanı olduğunu vurgulayarak açıklar.
Geofence (coğrafi çit), NFZ (no-fly zone/ uçuşa yasak bölge), urbicide (kentkırım)
Nesneler özgürce “uçarken”, öznelerin yere çivilendiği ama buna rağmen kendi direniş modellerini⁷ yarattığı bir manzara.
Karton kuşlar; paketlenmeye hazır özgürlük temsilleri. Doğru koridordan uçurularak evinize teslim ediliyorlar. Onları unutmanız istenmiyor, sergileyebilirsiniz üstelik. Fakat yaşamalarına izin verilmiyor. Tıpkı Walid Raad’ın 14. İstanbul Bienali’nde sergilenen Okuyucuya Bir Diğer Mektup’undaki iznik motifleri⁸ gibi.
Serra Tansel, Aynı Gökyüzünün Altında, Fineart baskı, 6 foto muhabiri tarafından çekilmiş 45 fotoğraf: Ismail Abu Hatab, Yahia Barzaq, Mahmoud Muhammad Jahjouj, Mariam, Abu Daqqa, Hussam al-Masri, Fatima Hassouna, Her biri çerçeveli: 15.2x22.2 cm, 2025
Yerleştirmenin hemen yanındaki Aynı Gökyüzünün Altında serisini gördüğümde Yasujiro Ozu’nun sinematografik “pillow shot”ları geliyor aklıma ilkin. Sahnelerinde sakince akan vazoları, bulutları ve ıssız sokakları dünyayı çevreleyen hız içerisinde birer duraklama ve düşünme noktasıdır. Bu imajlar trajediyi bir gösteriye çevirmez. Duygulanımı kadrajın dış çeperinde bekletir. İmgenin enformasyon yükünden arındırıldığı, kusurlu izlenimin ve meftun sessizliğin egemen kılındığı bir biçimdir. Organik, dağınık görünen fakat odaklı bir aktarım sunar.
Ozu da Tansel de görüntüyü bir tüketim nesnesi olmaktan çıkararak onu “ma”nın (boşluk) duru ama girift sınırına yaslıyor. Ozu bunu içselleştirme aralıklarıyla yaparken Tansel bunu bellek ve görüntüyü “oyma” üzerinden kuruyor. Bakışın aceleciliğini askıya alarak görmek fiilini bir anda beklemeye çeviriyor.
“Beni hoyrat bir makasla eski bir fotoğraftan oydular.”⁹
Tansel bu estetik hamleyi savaşın ekonomi politiğine karşı işletiyor. Şiddetin ve yıkımın birer metaya dönüştüğü günümüz görsel rejiminde normalleştirilmeye çalışılan dehşet gösterisini reddederek ufku gökyüzüne tahvil ediyor. Bu eylem, savaş imgesinin pornografik ama bir o kadar normal tüketimine karşı. “Gösterilmeyen”in tayfı dikkati olaydan o olayın bıraktığı toplumsal ve mekânsal boşluğa yönlendirir. Yalnızca görme değil bakma biçimini değiştirir.
Benzer bir müdahale Sevim Sancaktar’ın Forget Me Not (2013) işinde görülür. Kentsel belleği silmeye yönelik devlet müdahalesi olan ve protesto yazılarını örtmek için kullanılan “gri boyayı” daha önceki Transformer (2009) serisindeki fotoğraflara uygular. Boyalı yüzeye yazılan “beni unutma” (forgetmenotforgetmenot) ibaresiyle sanatçı sansürün “görünmez kılma” aracını bir direniş yöntemine dönüştürerek ve bir karşı-arşiv yaratarak geri gönderir.¹⁰
Serra Tansel, Ufuk (5002 / 5015), İki adet demir polis bariyeri, bu barikatlarda tipik olarak kullanılan renklerde duvar boyası: RAL 5002 Ultramarine ve RAL 5015 Sky Blue, 103x54x3 cm, 2025
Tüm bu tartışmalarda konuşan kim? Fotoğrafçı mı? İzleyici mi? Algoritma mı? Sansür mü? Bir beden adına konuşan birileri mi? “Konuşamayan” bedenler hakkında fikir beyan eden bir mekanizma mı? Tansel’in sergisi, yaşamdan koparılan seslere dikkati çeviriyor fakat onların yerine konuşmaya çalışmıyor. Gök hem bakmayı hem anlatmayı zorlaştıran ve durmadan kayıt tutan bir bedene dönüşüyor. Tıpkı polis bariyerlerinden preslenerek yapılan Ufuk’un, arkasındaki maviyle birlikte sahilde duran bir beşiğe ya da eşiğe benzemesi gibi, şiddet kılık değiştirerek sızıyor zihnimize. Sesi çıkmayan bebekler, masumlar, bitkiler, hayvanlar, insanlar… Oysa bir an için barikat, bir kent kırımı imgesi değilmişçesine ufuğa evrilebiliyor.
En azından hayal gücünde.
En azından bir an için.
Serra Tansel, Puerto Rico, Tuval üzerine yağlı boya tahta ayaklar, Resim: 150x85 cm + ayaklar: 100 cm, 2025
Bu yerleştirmenin hemen yanında duran Puerto Rico plaj resmi de tam olarak bunu düşündürüyor. Artık tam da gerçek yaşamda olabilecek dikotimide bir durum bu. Cezaevi açık görüş salonlarına asılan plaj fotoğraflarından biri. Hapsetme mekanlarından plajı, denizi, güneşi vaad eden fotoğraflar. Sanki hapishanede değil de tatil acentesindeymişsiniz gibi. Hücre, karanlık, kapatılma ve kapatılmanın içinden görünen dar gökyüzü alanları yokmuş gibi. Özgürlük duvara asılabilen bir JPEG kadar güvenli hâle getirildiğinde gerçek özgürlüğe gerek kalmıyor. İğreti bir ferahlık, dört başı mamur bir yanılsama.
Aslı Özdoyuran’ın Yuvarlak Sayılar (2025)¹¹ isimli sergisinde izleyicinin adalet ve mekansal şiddet kıskacında kaldığı yer de tam böyleydi. Özdoyuran’ın anlatısı adaletin “yuvarlak sayılar”la pürüzsüzleştirildiği bir çağda izleyiciyi güvenli imgelerin içinden çıkarıp sayıların ve mimarinin arkasındaki hakikate geri çağırırken Tansel’in resmiyle aynı tarafta duruyor.
Üzerimizdeki yıldızlı gök ve içimizdeki ahlak yasası…
Serra Tansel, Eşek Uçuşları Projesi, Origami uçaklar şeklinde bükülmüş alüminyum levhalar üzerine UV baskı, Değişken boyutlar, 2025
Eşek Uçuşları Projesi, Gazze’de “kentkırım”ın hayatı bir anda yürünebilir olmaktan çıkarıp idâme-i hayatı doğaçlama bir sevk ve lojistik rejimine nasıl dönüştürdüğünü aktarıyor sanki. Yol yoksa, yakıt yoksa, ambulans yoksa, “kurtarma” en kadîm tertibe, eşeğin ağırkanlı, inatçı ve hayret verici mukavemetine geri döner. Tansel’in işi bu geri dönüşü süsleyip efsunlamadan aktarıyor. Zira aynı eşek, bir tarafta enkazın içinde sivil halk için fiilî bir yaşam aracı iken, öte tarafta “hayvan kurtarma operasyonu” diye cilâlanarak İsrail tarafından adeta uçurulur. İmhanın estetiği merhametin hâmiş diline, merhametin dili de şiddetin devamına tebdîl olur. Yıkım, kendi neticesini “insanî jest” diye bohçalayabilir. “Hayvan kurtarma” ise, o bohçanın içinde, mütemâdî bir tahakküm usulü gibi işleyebilir.
Tansel’in origami uçaklara uyguladığı eşek portreleri, “uçuş” vaadiyle değil, uçuşun kime nasip olduğu ya da uçuşun ne amaçla gerçekleştirildiği sorusuyla yüzleştiriyor. Gökyüzünün bir tasnif ve tahliye nizamına dönüştüğünü hatırlatıyor. Eşek, insanın kurduğu nizamın bütün abesliğini sırtında tutan bir kayıt satıhı gibidir. Robert Bresson’un Au hasard Balthazar’ındaki eşek Balthazar’ı yahut Orwell’ın Hayvan Çiftliği’ndeki eşek Benjamin’i hatırlıyorum. Felâketin ortasında masum olduğu için önemsenen bir sûret değil, masumiyeti istismara çevrilebilen, acıyı normal diye yutturan tertibin içine çekilen bir figür.
Serra Tansel, FREE-range,, Uzaktan kumandalı harfler: RC arabalar, alüminyum kaplı strafor harfler, ahşap kontrol paneli, Her biri: 40x26x8,5 cm, Panel: 27,5x44,5x4,5 cm 2025
Origami uçak, çocukça bir masumiyet taşısa da uçak, aynı zamanda hava sahasının en ölümcül nesnesidir. Bu ölümcüllük özgürleşme vaadi ile makyajlanır. Uzaktan kumandayla devindirilen, tavuk boyutunda harf düzenekleri FREE-range işi; bir çocuk oyuncağı gibi görünen ama dili, daha doğrusu dilin buyruğunu mekâna çeviren bir küçük makine. Harfler yer değiştirirken sloganın nabzı da değişiyor.
“Free” bir an “kurtuluş”, bir an “bedava” olur (ücretsiz kargo), bir an “salıverilme”ye tekabül eder (Salıveren kim, salıverilen kim; kudret kimde?). “Range” hem menzil hem sınırlama. Hareketin dili, aynı anda sınırın protokolü. Böylece özgürlük, bir hak olarak değil bir sembol olarak sisteme girer. Bir kelimenin mecrasına, bir reklam etiketinin revaçtaki parlaklığına tahvil edilir. Harfin kaymasıyla anlam kayar. Önyargısız, bağıntısız, etkisiz bir “özgürlük” hissi üretilir. Fakat yalnızca vitrinde; göz alıcı, uzak, pörsümüş.
Özgürlük: bir düzenek. İmge usturuplu bir vaat gibi kurulur ama muallaktır. Askıda, ertelenebilir, geri alınabilirdir. Özgürlük: yapabilme kudreti. Yani birinin gerçekten yapmaya ve olmaya muktedir olduğu imkânların yekûnu. Ne var ki bu “FREE” tertibi, kudretin kendisini değil, kudretin adını öne çıkarıyor. Harfler kaydıkça özgürlük de kayıyor. Hak olmaktan, arayış olmaktan, bedensel ve toplumsal imkân olmaktan uzaklaşıp ötelerden parlıyor. Herkesin ağzında dolaşan (ama pek az kişinin hayatında vuku bulan) bir kelime. [İnan-ı-(mak isti)yoruz]. Fakat kelime ancak onların çizdiği menzil içinde “özgür”.
Bakhtin’in monoloğa karşı direnci burada tekrar açığa çıkar. Tek bir kelimeye tek bir yetki verilmez. Harfler kayar, anlam kayar. Dil açılır, kapanır, değişir. Hangisinin “resmî” olduğunu söyleyen ise iktidarın tasarım dilidir.
Tıpkı gökyüzünü tasarladığı gibi.
Gökyüzü bir ilişki. Bir umut kırıntısı. Bir medya. Bir altyapı. Bir yara. Bir şahit.
Göğün dili bu kadar ayar, müdahale ve protokolle engellenmişken kuşlar nereye sığacak? Kuşlar nereye uçacak?
Belki de soru artık yalnız kuşlara değil. Kuşun sorusu, “nereye uçmalı?”dan “kim uçabilir?”e evriliyor. Füruğ’un söylediği “kuş ölür, sen uçuşu hatırla” sanki sığınabileceğimiz muteber bir dizeydi. Oysa ne kuşa, ne uçuşa, ne de hatırlamaya müsaade var. Yine de ısrarla—düpedüz, inatla—şunu söylüyor bu sergi: artık mevzubahis olan uçuşun amacı.
Tansel'in dilinde bir “kentkırım” eleştirisi var; hayâl gücünü, bize ait olanı, barışı, yaşam hakkını geri çağırıyor. Bu çağrıyı derdest etmek kolay değil. Ama sergi, bu zorluğu göze almak istiyor.
Günün felaketini estetize etmeden ona biçim veriyor. Rukeyser’in¹² dediği gibi:
Dünya savaşlarının ilk yüzyılında yaşadım. / Çoğu sabah az çok delirmiş olurdum;gazeteler, umursamaz hikâyeleriyle kapıya bırakılırdı, / haber türlü aygıtlardan taşar,görünmeyene ürün satma girişimleriyle kesilirdi. / Başka aygıtlardan arkadaşlarımı arardım;onlar da benzer nedenlerle az çok çılgın olurdu. / Yavaş yavaş kalemle kâğıda varırdım, / görünmeyen ve henüz doğmamış başkaları için şiirlerimi yazardım. / Gün içinde o erkekleri ve kadınları hatırlatırlardı bana, / cesur olanları; uçsuz bucaksız uzaklıklara işaretler kuranları, / adı konmamış bir yaşama biçimini, neredeyse tasavvur edilemez değerleridüşünenleri. / Işıklar kararırken, gecenin ışıkları parlarken, / onları hayal etmeye çalışırdık, birbirimizi bulmaya çalışırdık; / barışı kurmak, sevişmek, uzlaşmak için—uyanıklıkla uykuyu, kendimizi birbirimizle, / kendimizi kendimizle uzlaştırmak için. Her yolla denerdik: / kendimizin sınırlarına varmak, kendimizin ötesine geçmek, / araçları bırakmak, uyanmak. / Bu savaşların ilk yüzyılında yaşadım.















































Yorumlar