Kentte dağılan bir leke gibi dolaşmak
- Hüseyin Gökçe
- 2 saat önce
- 9 dakikada okunur
Mehmet Mahsum Oral’ın Gecenin Örtüsünde Güneş Lekesi isimli son kitabı geçtiğimiz aylarda Everest Yayınları’ndan yayımlandı. Oral ile kitaplarındaki anlatının omurgasını oluşturan yürüyüş hâline ve “lekeli” olma kavramına dair sohbet ettik
Röportaj: Hüseyin Gökçe

Mehmet Mahsum Oral
Mehmet Mahsum Oral, Barbarlarla Beklerken adlı anlatı kitabında çoktan gelmiş ve belki de hep burada olan barbarlarla bir yürüyüş halinde olarak karşımıza çıkıyor. Onlarla beklemenin hayata karışan, alt üst eden, dönüştürmeyen ve değiştirmeyen; aksine ağırlık yapan bir yönü olduğu gerçeğiyle hareket ediyor. Bu beklemenin pas tutan bir tarafı var. İroni ise bu gerçekliği aşmanın yolu olarak kendini var ediyor. Barbarlarla Beklerken böyle bir dünyanın içinden sesleniyor. Yürümenin sağaltıcı, düşünceyi harekete geçirici yönü ters tarafa doğru işliyor. Adeta Kafka'nın Şatosu içinde bir yürüyüş ve yol alamama hâli var. Her karşılaşmada barbarın bir yerde beklediği, zaten çoktandır orada olduğu gerçeğiyle yüzleşiliyor. Barbardan başka gidecek bir yer yoksa beklemek daha uygun bir seçim olabilir mi? Ama onlar siz beklerken de gelip sizi bulacakları için bu “sözde demokratik” seçim hemen eleniyor. Metin bol kahkaha ve dili eksilterek harflere kadar inebilecek kadar her şeyi göze alan bir anlatı isteğiyle yoğruluyor.
Mehmet Mahsum Oral, Gecenin Örtüsünde Güneş Lekesi adlı “roman olmak istememiş” kitabında yine bir yürüyüş halinde. Bu kez büyük bir kentte. Ve aylak bir anlatıcı olarak “hınçla silinmeye çalışıldığı için dağılan bir leke” gibi dolaşıyor. Kalabalıklara karışıyor. Şimdi ve burada. Geldiği toprakları unutmadan… Kentin ritmi, katmanları, duyguları, hisleri, son bakışta aşkları ve sesleri, gürültüsü vakitsiz karşılaşmalarda fragmanlar halinde belirip yitiyor; metnin dilini, dokusunu, ritmini belirliyor. Bütün bunları koklamak için yürümenin yanında durmayı iyi biliyor. Yürümek ona iyi gelen bir faaliyet olmaktan çıkıyor. Kenti bir sürü gerçekliği ve ironisiyle kılı kırk yarıp eğip bükülerek bir edebiyat hâline getiriyor.

Demet Yalçınkaya, İsimsiz, Tuval üzerine yağlı boya, 80x110 cm, 2023
Söyleşiye ikimizi de uzun bir süredir etkilediğini bildiğim bir resimle başlamak istiyorum. Bunun edebiyatının kimi yanlarıyla da ilgisinin olduğunu düşünüyorum. Demet Yalçınkaya'nın Tokatlıyan Han’daki atölyesini ziyaret ettiğimizde pek çok eseri üzerine sohbet ettik. Ama içlerinden biri öyle bir yerde duruyordu ki ondan daha fazla bahsetme gereği duyduk. Bu çalışma ilk bakışta bir manzara resmi olarak kendini sunuyordu. Evet, doğadan bir kesiti resmetmiş Demet; dağ olduğunu tahmin ettiğimiz bir yeri bize göstermeyerek; onun önünde uzanan yamaçları burada oluşan çığırları, düşmek üzere duran bir taşı, daha pek çok oraya ait unsuru çerçevelemiş. Burası için her şeyin aynı oranda önemli olmasını istemiş olabilir. Bu resme gücünü veren şey, bu unsurların bir arada olma biçimleri kadar dağı kopararak bu resimden mahrum bırakmasıdır. Ama senin esere yaklaşma biçimin onu daha farklı bir noktaya taşıdı. Manzara olmamış bir manzara resminden bahsetmiştin. Ben de senden hareketle manzara olmak istememiş bir resim demek istiyorum. Bu iki yaklaşım arasında az da olsa fark olmasına karşın bu resme bakışımızda senin açtığın kanalın önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum. Sen geri dönüp baktığında bu resimle ilgili neleri tekrar gözden geçiriyorsun?
Kızıltepe’deki kasap dükkanlarında çok fazla manzara resmi gördüm. Bildiğin malum resimler. Dağların arasından düzlüğe akan bir dere, çam ormanı içinde küçük bir ev, gökyüzünde kuşlar ve temiz bir havanın hissi. Hiçbir şeyin artık yaşamadığı bir dükkânda bir yaşam belirtisi gibi duran o resimleri düşünüyorum. Demet’in çizdiği resimde, heceleyerek konuşan bir doğa görmüştüm. İlk seslerini çıkardığı zamanlara ait bir şey gibi. Manzara, bana hep “olmuş, oluşmuş” bir şeyin çok sonrası gibi geliyor. O resimde “olmanın” bilgisi yoktu. Henüz yürümeyen çocukların, birbirlerine doğru yuvarlanarak ulaşmaya çalıştıkları bir anda “mesafe”ye dair bilgilerini olmaması gibi. Şimdi o taşı “düşmüş” olarak görmüyorum. Sanatta buna yer çekimi kanunu karar vermiyor. Sanırım yaşadığım topraklarda çok uzun bir süre taşları yerlerden çok “atılmış” hâlde, “havada” görmemden kaynaklanıyor bu durum.
Güncel sanat üzerine de düşünüyorsun ve yazıyorsun aynı zamanda. Hatta Mardin’de Mehmet Ali Boran ile Mişar Art’ı beraber yürütüyorsunuz. Güncel sanatın tavrı, jestleri, dili ve direnme biçimleri çok boyutlu. Bazen onun acil olanla kurduğu ilişki iyi sonuçlar verebiliyor. Ondan mı her şey bir sanat eserine dönüşüyor? Ancak acil olanı ele almanın ona işaret etmekten de öteye gidemeyen bir tarafı da var. Bu aciliyet karşında güncel sanat pratiklerini nasıl değerlendiriyorsun? Senin anlatı ve romanına güncel sanat eserlerinin nasıl sızdığını merak ediyorum.
Yeni sorunu gönderdiğini yazdığın esnada haberlere bakıyordum. Kuzey Kore lideri Kim Jong Un’un bir hastaneyi denetime çıktığıyla ilgili bir videoyu izliyordum. Sadece bu haberde değil, Kim’le ilgili neredeyse her haberde yanında birçok kurmayın olduğunu ve ellerinde taşıdıkları küçük not defterlerine harıl harıl notlar yazdıklarını görüyoruz. Çoğu zaman neşeli duran ve gülümseyen bu diktatörün yanındaki yaşı geçkin kurmayların “korkudan” olsa gerek çok ciddi olduklarını da görüyoruz. Acaba büyük bir endişe içinde bu notları aldıklarında onun güldüğü anları da deftere yazıyorlar mıdır? “(Gülüyor!)” Yazar Machado de Assis’in 1881 yılında yayımlanan Mezarımdan Yazıyorum isimli kitabında “Hüzün mürekkebi ve neşe kalemi ile yazmak” diye bir ifade geçiyor. Korku mürekkebiyle neşeyi yazmak nasıl bir şeydir? Güncel sanatın ironik, neşeli bir kalemi var. Bu, çoğu zaman bana ilham verici ve zihin açıcı geliyor. Her malzemeyle ilişki kurabiliyor olması büyük bir imkân. Elinde çok fazla asla masaya oturuyor. Şiir, felsefe, tarih, politika, beden, müzik, heykel, video, ses, boya, çelik, ipek ve daha nice şey. Bu kadar gıdanın onun bağırsak florasını bozma ihtimali de yok değil. “Yaptım” diyecek kadar da küstah olma imtiyazı var. Briç oynamayı bilenlerin sayısı kadar izleyici sayısı var. “Anlamayanların” ona bir kızgınlığı var, ama yüzüne değil. “Satması” gerekiyor, güvencesiz çalışıyor. “Alıcı”sı da dominant. Hâliyle korkuları çok. Temas bağımlısı ama eldivenini çıkartmıyor. Bütün çelişkileriyle metinlerime sızmasını da önemsiyorum. Çünkü bana “erken hatta vakitsiz olanın” cazibesini gösteriyor.

Gecenin Örtüsünde Güneş Lekesi, yaşadığın, yani güneşin doğduğu topraklarda güneş lekesiyle gelen, bir kentte “aylak bir adam” gibi dolaşarak oradaki lekeleri yazdığın bir roman. Bu roman, ana karakteri olmayan; olayın, yerin ve zamanın bulunmadığı; dolayısıyla başlangıcı ve sonu da olmayan bir anlatıya sahip olduğundan kendi türünün içinde “lekeli” olma özelliği gösteriyor. Roman “olmamış” veya olmak istememiş” bir edebiyatla baş başayız. Buna izin vermeyen durumları merak ediyorum. Agamben'in çağdaş sanat yaklaşımında gördüğümüz “vakitsiz olan”ın ne zaman ve ne şekilde geleceği belli olmadığı için olabilir mi? Ama o bir şekilde lekeyle gelir gibime geliyor.
Edip Cansever’in Ben Ruhi Bey Nasılım isimli şiirinde “tuhaf bir su içmişim de sanki içim görünüyor” dizesi geçer. Dünyaya gelmek, dile gelmek, bakıyor olmak, duyabilmek, düşleyebilmek ve hissediyor olmak, bunca canlının ve bunca doğa olayının arasında olmak içeriyi gösteren o tuhaf suyla ne kadar ilişkili? Ve içeri dediğimiz o şey, bütün bunlarla birlikte neye benziyor? Bu metin, biraz da bu soruların kendisiyle ilgileniyor. Güncel edebiyatın karakterleri ve kurguları bir süre sonra bana “su içmemiş” görünmeye başladı. Birinin aklından geçenler, başından geçen olaylardan daha “tuhaf” geldi bana. Kant’ın “bir rüyanın rüyası” dediği bu sırlı evren, bize bir başlangıç ve bir son bilgisi vermedi, hangi ara başlangıçla ve sonla bu denli sıkı bağlar kurduğumuza anlam vermekte zorlanıyorum. Kurala ve tekniğe hapsolmuş bir metin en fazla “geçerli sayılan bir dilekçe” vasfına erişebilir. Metinde yürüyen bir anlatıcı var, hınçla silinmeye çalışıldığı için dağılan bir leke gibi dolaşıyor. Roman olmayı istememiş çünkü her ne ise “o” olamamış birinin kaleminden çıkmış. Hep başka türlü “çağırılmış”. Böylece metni de bu tarihsel yazgısının bir parçasını yaşıyor.
“Kentte dağılan bir leke gibi dolaşma”nın metnin fragmanlar üzerinden ilerlemesini sağladığını düşünüyorum. Her ne ise “o” olmamış birinin şeyler ve nesneyle kurduğu ilişkiyi ya da onların anlatıcıyla kurduğu ilişkiyi sormadan önce şunu merak ediyorum. Başlangıcı ve sonu olmayan metne herhangi bir yerinden de başlanabilir. Anlatıcının “ben neden her şeye ortadan başladım ki?” diye sorup daha sonra, “bir salkım üzüm yemenin başlangıç yeri yok ki?” diye cevap vermesi, metne dair çok şey söylüyor. Büyük bir kentte kalabalıklara karışmak, biraz da bir üzüm yemeye benziyor. Barbarlarla Beklerken ve Ev Düşkünü Bazı Rüzgarlar’dan sonra büyük kentin kalabalığına karışma ihtiyacı duymanı merak ediyorum.
Bir arkadaşımın geniş bir alana kurduğu üzüm bağında dolaştıktan sonra sıra üzüm yemeye geldiğinde bir asmanın yanında durup “kentli bilmezlikle” sadece o asmada yetişmiş üzümleri yemeye başlamıştım. Bunu fark eden arkadaşım, o alanda duran yüzlerce asmayı işaret ederek, “Hepsinin aynı olduğunu sanıyorsun ama değil, suyu ve güneşi farklı aldılar” demişti. Fragmanlar halinde yazmak, belki de bağdan çıkmadan, aynıymış gibi duran o farklı asmaların arasında dolaşmaya benziyor olabilir. Bu anlatım aynı zamanda kendi biçimini de yaratmaya çalıştığı için okurdan “dikkatini verme cömertliği”ni istiyor. Ancak okur da yazarın kendisiyle “dedikodu” yapmasından hoşlanıyor. “Üzerime hikâyeyi boca et. Kim ne yaptı, kime ne oldu?” Yani bir bakıma bir filmin ona vereceği şeyi edebiyattan da bekliyor. İkisinin aynı şey olmadığını düşünüyorum. Bu yüzden çoğu yazar “edebi” metnini, filmcilerin dikkatini çekecek şekilde yazıyor. Ama Yüzyıllık Yalnızlık kitabı dizi film şeklinde uzun uzun çekilse de “dış ses aracılığıyla” bir anlatıcıya ihtiyaç duyuyor. Çünkü o kitapta geçen yağmur tasvirlerini hortumla veremezsin.
Büyük şehirde aylaklık yaptığı sanılan turistlerin bile kendilerine uyguladıkları bir mesaileri var. Obur davranmak zorunda oldukları için çiğnemeye pek fırsatları olmuyor. İstanbul gibi büyük bir şehirde yaşayanlar ise diyette olmak zorunda kalıyorlar. Oburluktan ve sıkı diyetten yapılmış bir kentte “aylaklık” nasıl yapılır? Bunu biraz anlamak istedim. Ve yürüdüm.
Her ne ise olmamış birinin şeyler ve nesnelerle kurduğu veya onların anlatıcıyla girdiği diyalog onların da sürekli aynı şey olmaktan sıkılmaları ve bir şeyler olmak istememeleri üzerinden işliyor. Bu ancak bir şeyleri kılı kırk yararak anlatabileceğinde gerçekleşecek bir durum gibi görünüyor. Edebiyatının ironisi her şeyi bu şekilde ele almaktan kaynaklanıyor. Gerçeklik olarak kendini sunanın bir yerde eğilip bükülmesi gerekiyor. Ama sen ortada gerçeklik diye bir şey kalmasın diye eğip bükenlerdesin diyebilir miyiz?
Biz bazı “gerçekler” etrafında organize olmuş bir gündelik hayatın içindeyiz. Denizi bir asayla ikiye ayırmak, göğe yükselmek, mezardan ölüyü diriltmek, körün gözünü açmak, büyük bir ateşin içine atılıp yanmamak, bütün canlıları bir gemiyle tufandan kurtarmak, suyun üzerinde yürümek, yunus balığının karnında günlerce kalmak... Bu anlatılar üzerinden düşünecek olursak bu evrendeki uzay yolculuğumuzda mevcut olanın bize yetmediğini fark ederiz. Gerçeklik bir bakıma bükülerek elden ele uzatılmış. Luis Borges, “Ben kurmaca yazmıyorum, gerçekler icat ediyorum” derken bu duruma işaret etmiş olabilir. Mekanik saati, icat edilmiş bir gerçek olarak kabul ediyorum. “Doğulu, güneydoğulu, bölge insanı, Kürt kökenli” dizilimi içinde “tanınan” değil de “tanımlanan” bir şey olmaktan geliyorum. Nesneyi tanımaya çalışma gayretim buradan geliyor olabilir. Onu “tanımlanmış” halinin dışında görmek/düşünmek nasıl bir şeydir? Anlatılarım genelde bu soruların üzerine eğiliyor diyebilirim. Ve bu durumda felsefe, ironiye yarenlik ediyor.
Kentin kalabalıklarında dolaşırken çoğu insanın da başına gelen Walter Benjaminci anlamda “son bakışta aşk”lara da yer veriyorsun gibime geliyor. Karşılaştığın o kişiyi bir daha görme ihtimalinin olmadığından son bakışa sinen o aşk. O ânı bir tür mühürlemek gibi. Melankolik yönü ağır basan bir anlayış. Kitapta böyle bir aşkın izlerinden bahsedebilir miyiz?
Benjamin katkın için teşekkür ediyorum. Bu yoruma Proust’u da ekleyebiliriz: “Aşk, kalbin zaman ve mekâna duyarlılık kazanmasıdır.” Anlatıcının geçirdiği zamanlar ve geçtiği mekânlar biraz da bu duyarlılığın parçaları haline gelmiş. Duyarlılık da hâliyle biraz melankoli biraz da esrik sözcükleri getiriyor kendiyle beraber. Anlatıcı bazen bir kaldırımın üzerinde değil de ayakla çalınan bir enstrümanı çalıştırıyormuş gibi yürümesini bu duyarlılığa borçlu. Metnin bir gözü olduğu gibi bir kalbi de olmalı. Anlatıcı kalabalık bir şehirde, şehrin havası aynı gün içinde birkaç kez değişebiliyor; çok fazla yüz, vitrin, ışık, eşya görüyor. Kulakları da bu yoğunluğun etkisi altında kalmış. Pos cihazından çıkan sesler, turnike geçişlerinden çıkan sesler, anonslar, kornalar, telefon sesleri. Bu durum onda hem bir garipseme duygusuna hem de bir endişeye yol açıyor. Bir ses duymak istiyor, savrulmaktan harlanmış bir kılıcın suyla temasında çıkan sese benzeyen bir ses…
Anlatı ve romanlarına eşlik eden bir duygu var: öfke. Ama bu, üst perdeden dillendirilen bir öfke değil. Böyle bir şeyin varlığını hissettiriyorsun fakat hissetmekten öteye geçmiyor. Bunu metinlerde sezdirme yöntemin, öfkenin edebiyatta ve hayatta bir şeyleri değiştirme kudretine sahip olmamasından mı kaynaklanıyor?
Kişisel öfkeyi anlık bir patlama, sakinliği kaybetme ve kontrol edilemez bir duygu olarak biliyoruz. Fakat bir kimliğin bir parçası olduğunda ve o kimliğe karşı inkarlar, şiddetler, haksızlıklar söz konusu olduğunda kolektif bir durum ortaya çıkıyor. Bu durum üç aylık ya da on yıllık, otuz yıllık gibi bir zaman diliminde yaşanıp bitmediği için de ona karşı vereceğin tepki artık “öfke” olmaktan çıkıyor. Örneğin yeryüzünde insan soyunun büyük bir zaman içerisinde geliştirip bugüne kadar taşıdığı binlerce dilden bir dil olan Kürtçeyi yasaklamak ve bu yasağı şimdilerde “teveccüh” göstere göstere ortadan kaldırmaya “niyet etmeye” karşı “öfke” duymaktan çok başka bir izaha ihtiyaç duyuyorum artık. Bu “eşek şakası”na öfke duymanın rezervi tükendi. Ve bunu Türkçe anlatmanın “absürtlüğü” de başka bir mesele. Keşke mümkün olsaydı da helvadan yaptığı puta tapıp acıktığında da putunu yiyen kavimden birine bu dil yasağına nasıl baktığını sorabilseydim. Yazar Charlie Campbell, Günah Keçisi kitabında ilginç bir vakaya değinir: “1591'de Rusya'nın Uglich şehrinde, prens suikasta uğradıktan sonra, isyanın işareti olarak çan çalındı. Bu suç yüzünden çan, Sibirya'ya sürgüne gönderilen insanların kaderini paylaştı. Çan affedilmedi ve 1892'ye kadar Uglich'e geri gönderilmedi.” O dönemde kim bilir bu karar ne kadar büyük bir “ciddiyetle” alınmıştır. Ve kim bilir bu duruma karşı ne kadar büyük bir “öfke” duyulmuştur. Bugün bir “hayret” konusu... Anlatılarımda bir öfkenin varlığını hissetmek mümkün fakat hayretten daha büyük değil.
Anlatılarında ve bu roman olmayan romanlarında anlatıcı bir yürüyüş hâlinde. Bu durum metinlerinin ortak noktalarından biri. Eserlerindeki bu yürüme hâlini metinlerinin ritmini, yapısını ve dilini belirleyen bir unsur olarak mı görüyorsun? Ama yürümekten çok, yürümeyi durduran ya da ona engel olan unsurların varlığı, yürümeyi anlatıcıya iyi gelen bir faaliyet olmaktan çıkarıyor. Metinlerindeki yürümeleri karşılaştırdığında bunun edebiyatındaki karşılığı hakkında neler söylersin?
Tam da belirttiğin gibi, bu yürüme hâli, bir ritmi ve biçimi yaratıyor. Hayatımda araba sürme hevesim pek olmadı. Bu yüzden araba kullanamıyorum. Yaşadığım yerde, Kızıltepe’de çoğunlukla bir yerden bir yere yürüyerek gidiyorum. İnsanın evrimini anlatan görsellerde genelde yürüyüş hâlindeki bir düzine figür görüyoruz. Bu gezegeni ilkin yürüyerek tanımaya çalışmışız. Mesela şu sıralar gezen tavuğun yumurtasının makbul olduğunu görüyoruz. Yürümenin kendisinde yabanıl ve yalnızlıkla ilgili bir şey var. Bir posta memuru gibi belirlenmiş saatler ve görevler çerçevesinde yürümek değil de rotasını ve zamanını kendisinin belirlediği bir posta kuşu gibi yürümek... Biri çantasında “zarf” taşıdığından emindir öbürü ise ayaklarına “sözcüklerin” bağlandığını duyumsar. Bugünün edebiyatı bu iki hat üzerinden ilerliyor. Kapıyı çalan, zile basan, okurunu adreste bulamayınca zarfı mahallenin bakkalına (sosyal medya fenomenlerine) bırakan metinler ve balkondan, pencereden ulaşan metinler... Ben ikincisi olmaya çalışıyorum.










Yorumlar