Hafızanın hayaletleri
- Selin Çiftci

- 26 dakika önce
- 7 dakikada okunur
Sandra del Pilar’ın Boşluklar ve Hayaletler isimli kişisel sergisi 11 Aralık 2025 - 31 Ocak 2026 tarihleri arasında Zilberman Istanbul’da gerçekleşiyor. Sanatçıyla tarihsel boşlukları, bastırılmış anlatıları ve iktidar yapılarını görünür kıldığı sergisi üzerine konuştuk
Röportaj: Selin Çiftci

Sandra del Pilar, 2025. Fotoğraf: Thomas Oyen
Boşluklar ve Hayaletler isimli serginiz beş ayrı bölümden oluşuyor. İlk bölümden son bölüme, Manet’den Malintzin’e uzanan kavramsal haritayı nasıl kurdunuz? Bu harita doğrusal bir ilerleme mi izliyor, yoksa işlerinizde olduğu gibi anlamların üst üste binerek kurulduğu katmanlı bir yapı mı söz konusu?
Boşluklar ve Hayaletler’in kavramsal haritası doğrusal değil; katmanlı, döngüsel ve geçirgen bir yapı taşıyor. Manet’den Malintzin’e uzanan hareket bir ilerlemeyi ya da kronolojiyi tarif etmiyor; bir rezonansı işaret ediyor. İmgeler, tarihler ve bedenler dönüştürülmüş hâlleriyle geri dönüyor; tıpkı resimlerimde olduğu gibi üst üste bindirilerek inşa ediliyor. Anlam, bir sıralama içinde değil, örtüşmeler aracılığıyla ortaya çıkıyor.
Hauntoloji kavramı, geçmişin hiçbir zaman bütünüyle kaybolmadığını; bir hayalet gibi bugünü musallat aldığını öne sürer. Doğası gereği hayalet, geçmişten gelip bugünde varlığını sürdüren bir figürdür. Sizce bir imgeyi hayalete dönüştüren nedir? Ve bu hayaletler bugünü yeniden şekillendirme gücüne sahip mi?
Bir imge, şiddet yoluyla basitleştirildiğinde, susturulduğunda ya da politik sonuçlarından koparıldığında hayalete dönüşür. Hayaletler yalnızca geçmişin kalıntıları değildir; çözümlenmemiş mevcudiyetlerdir. Resmî hafızanın dışında bırakılan her şeyin belirdiği anlarda ortaya çıkarlar. Evet, hayaletlerin bugünü dönüştürme gücüne sahip olduğuna inanıyorum; çünkü hâkim anlatıları bozar, bastırılmış ve inkâr edilmiş olanla yüzleşmemizi zorunlu kılarlar.
Sizin için bir hayaleti “rahat vermeyen” kılan nedir? Görmezden gelinmesi mi, yoksa adaletin hâlâ tesis edilmemiş olması mı?
Benim için bir hayalet, adaletsizlik sürdüğü sürece rahat vermez. Görmezden gelinmek başlı başına bir şiddet biçimidir; ancak hayalete asıl ısrarını kazandıran şey, hesap verilebilirliğin yokluğu ve onarımın askıda kalmasıdır. Hayalet bir metafor değildir; ertelenmiş bir talebin maddi varlığıdır. Muhatap alınmayı, yanıtlanmayı ve sorumluluğu zorunlu kılar.
Manet’nin İmparator Maximilian'ın İnfazı tablosuna yaklaşımınızda, resmi yalnızca bir sanat nesnesi olarak değil, bir “kanıt” ya da “suç mahalli” olarak ele alıyorsunuz. Forensic Architecture gibi disiplinlerde sıkça kullanılan “tanıklık” kavramı, sizin boya ve katmanlarla kurduğunuz ilişki içinde nerede konumlanıyor?
Manet’nin İmparator Maximilian'ın İnfazı’na yaklaşırken, resmi nötr bir estetik nesne olarak değil, bir kanıt alanı olarak görüyorum. Benim pratiğimde tanıklık, kelimenin birebir anlamıyla değil, maddi bir düzlemde ortaya çıkıyor. Boya katmanları, tortulaşmış ifadeler gibi işliyor; her biri bir yandan örterken bir yandan açığa çıkarıyor. Forensic Architecture gibi pratiklere benzer biçimde, imgelerle illüstrasyon olarak değil, tanıklık taşıyıcıları olarak ilgileniyorum.
Ancak Forensic Architecture çoğunlukla olayları veri, mekânsal analiz ve dijital modelleme aracılığıyla yeniden kurarken, benim aracım resim. Boya katmanlarım zamanı biriktiren tortular gibi çalışıyor: her katman bir ifade, bir iz, kısmi bir gizleme. Tanıklık benim için yalnızca olgusal bir yeniden inşa meselesi değil; imgelerin kendilerinin de bu sürecin içine dâhil olduğunu kabul etmeyi gerektiriyor. Resim, kanıt sunduğu için değil; dikkatle bakmakta ısrar ettiği, rahatsız edici, çözümlenmemiş ve politik olarak yüklü olanla oyalanmayı sürdürdüğü için adli bir eyleme dönüşüyor.
Soldan sağa:
Sandra Del Pilar, En la montaña del Príncipe Pío, Madrid, Remainings serisinden, Tuval üzerine yağlı boya ve şeffaf kumaşlar, 103x150 cm, 2025
Sandra Del Pilar, En Gallipolli, Remainings serisinden, Tuval üzerine yağlı boya ve şeffaf kumaşlar, 155x295 cm, 2025
Sandra Del Pilar, En el cerro de las campanas, Querétaro, Remainings serisinden, Tuval üzerine yağlı boya ve şeffaf kumaşlar, 157x194 cm, 2025
Saidiya Hartman’ın “eleştirel fabülasyon” (critical fabulation) kavramından yola çıkarak, arşivlerde eksik bırakılmış kadın hikâyelerinin boşluklarını hayal gücünüzle dolduruyorsunuz. Bu noktada, resmî belgelerin yetersiz kaldığı ya da bilerek çarpıttığı tarihsel boşlukları aşmak için sanat meşru bir tanıklık biçimi olarak düşünülebilir mi?
Saidiya Hartman’ın eleştirel fabülasyon kavramı düşünme biçimimde önemli bir yerde duruyor. Hartman, hayal gücünü kurmaca olarak değil, etik bir araç ya da strateji olarak önerir. Bu yaklaşım, özellikle kadınların, yerli figürlerin, sömürgeleştirilmiş olanların ve kurumsal iktidardan yoksun kişilerin, La Malinche örneğinde olduğu gibi, tarihsel kayıtlarda ancak parçalar hâlinde ya da çoğu zaman hiç yer bulamayan hikâyelerine yaklaşmayı mümkün kılar.Bu bağlamda sanat, gerçekten de meşru bir tanıklık biçimi olarak işlev görebilir. Bunu tarihsel araştırmanın yerini aldığı için değil, belgelerin yetersiz kaldığı, çarpıttığı ya da bilerek yalan söylediği noktalarda devreye girdiği için yapar. Resim aracılığıyla, bilginin sınırlarının farkında olarak ama sessizliği reddederek, sorumlu bir spekülasyon alanı açabilirim. Sanat tarihin “hakikatini” anlattığını iddia etmez. Ancak onun boşluklarında işleyen şiddeti görünür kılabilir ve hatırlanması hiçbir zaman amaçlanmamış olanların varlığında ısrar edebilir.
Müzeler yalnızca sergiledikleriyle değil, aynı zamanda gizlemeyi tercih ettikleriyle de tanımlanır. Sergi başlığınızdaki “boşluklar”, müze arşivlerindeki susturulmuş tarihlere bir gönderme mi? Sizce günümüz müze politikaları bu hayaletleri serbest bırakmaya hazır mı?
Sergi başlığındaki “boşluklar”, müze arşivlerindeki sessiz alanlara, saklanan, görmezden gelinen ya da sergilenemez sayılanlara işaret ediyor. Müzeler, varlık kadar yokluk üzerinden de şekillenir. Bununla birlikte, bugün birçok müzenin doğru yönde ilerlediğine inanıyorum. Sorumluluk, karmaşıklık ve kurumsal öz eleştiri ihtiyacına dair artan bir farkındalık söz konusu.Yine de gidilecek uzun bir yol var. Bu hayaletlerin serbest bırakılması, tekil jestlerle mümkün değil. Kültürel alandaki tüm aktörlerin, sanatçıların, küratörlerin, tarihçilerin, eğitimcilerin ve toplulukların katılımıyla yürütülecek, süreklilik taşıyan, özenli ve kolektif bir çaba gerektiriyor.
Sandra Del Pilar, Memorias de mañana (Archive for an Imagined Future), Elle renklendirilmiş litografi, 9 parçalık seri, Her biri 39x46 cm, 2025
Haritaları yalnızca sınırlar olarak değil, “iktidar yapıları” olarak tanımlıyorsunuz. Arktik Okyanusu ya da Grönland gibi bölgeler etrafında süren jeopolitik tartışmalarda, Nahuatl dilinin “kırılganlığı” ve “hayalimsi varlığı”, devletlerin katı ve hukukî iddia diline karşı nasıl bir direniş alanı açıyor?
Memories of Tomorrow / Memorias de mañana projemde haritalara, toprağın nötr temsilleri olarak değil, zamansal iktidar araçları olarak yaklaşıyorum. Proje, zamanın çapraz bir kurgusu üzerinden ilerliyor. Geçmiş ve gelecek birbirinin içinden geçerek bugünün otoritesini istikrarsızlaştırıyor. Tarihsel kartografyalarla spekülatif gelecekleri yan yana getirdiğimde, jeopolitik iddiaların her zaman geriye dönük olarak kurulduğu ortaya çıkıyor. Tarih, bugündeki iktidarı meşrulaştırmak için seçici biçimde harekete geçiriliyor.
Arktik, Grönland ya da sembolik yeniden adlandırma girişimleri gibi çağdaş devlet iddialarının katı ve hukukî dili karşısında Nahuatl dili kırılgan, bedensel ve ısrarcı bir varlık olarak beliriyor. Onun hayalimsi mevcudiyeti mülkiyete direnir. Toprağı sahiplenmez, onu hatırlar. Nahuatl burada yıkıcı bir arşiv gibi işlev görür. Yer adlarına, ritimlere ve seslere gömülü yaşayan bir kayıt olarak, tam anlamıyla kurumsallaştırılamadığı için silinmeye direnir. Bu direniş çatışmacı değil, zamana yayılan bir direniştir. Her toprak iddiasının, çözümlenmemiş daha eski tarihler tarafından musallat alındığını görünür kılar.
Memories of Tomorrow projesinin çıkış noktası, Donald Trump’ın Meksika Körfezi’nin adını “Gulf of America” olarak değiştirme önerisiydi. Bu jest, dilin bizzat jeopolitik bir araç olarak nasıl işlediğini açık etti. Buna karşılık olarak, 1665 tarihli Juan Blaeu atlasını Oaxaca’da inceledim. Bu atlaslarda söz konusu su kütlesi açıkça Golfo de México olarak adlandırılıyor. Daha sonra, 2025 yılında Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum ironik bir karşı öneri sundu. Eğer tarihsel argümanlarda ısrar edilecekse, Kuzey Amerika’nın büyük bir kısmı pekâlâ America Mexicana olarak da adlandırılabilirdi. Bugün hâlâ Amerika Birleşik Devletleri sayısız İspanyolca yer adıyla Meksika tarihlerini tanıklık ederken, Meksika’da yer adlarının büyük bir bölümü Nahuatl kökenlidir. Hatta “Mexico” adının kendisi bile bu dilden türemiştir.
Bu proje içinde dil, tarihsel bir tortu hâline gelir. Fetihlere, sınırlara ve yeniden adlandırmalara rağmen varlığını sürdüren yıkıcı bir arşiv olarak işler. Yeniden canlanan ABD jeopolitik emelleri karşısında bu dilsel izler nostalji olarak değil, sessiz ama ısrarlı hatırlatmalar olarak yeniden etkinleşir. İktidar toprağın adını değiştirebilir, ancak hafızayı bütünüyle silemez.
Günümüzdeki göç ve sınır politikalarına dair düşünceleriniz neler?
Bu perspektiften bakıldığında, çağdaş göç ve sınır politikaları daha da çelişkili görünüyor. Sınırlar kendilerini sabit ve değişmez olarak sunarken, dil ve hafıza yüzyıllar boyunca süregelen hareketi, alışverişi ve iç içe geçmeleri açığa çıkarıyor. Göç tarihin bir istisnası değil, insanlık hâlinin ta kendisi.Bugün sınırları hem fiziksel hem de söylemsel olarak sertleştirme girişimleri, saflık ya da mülkiyet fikrini baştan zayıflatan derin dilsel ve kültürel arşivleri görmezden geliyor. Hareketi kriminalize eden politikalar, nihayetinde bu tarihleri susturma çabasıdır. Ancak başarısız olmaya mahkûmdurlar. Çünkü dilin, yer adlarının ve hafızanın hayaletleri, sınırları ne olursa olsun geçmeye devam eder.
Sandra Del Pilar, Soldan sağa Se quebró el cántaro, Corrección, Por qué?, Disasters serisinden, Tuval üzerine yağlı boya ve şeffaf kumaşlar, Her biri 185x185 cm, 2025
Meksika ve Almanya gibi iki farklı coğrafya arasında çalışan bir sanatçı olarak, Almanya’nın soğuk ve sistematik arşivleriyle Meksika’nın toprağa, kile ve mite yaslanan hafızası arasındaki mesafeyi nasıl kuruyorsunuz?
Benim için Almanya ve Meksika hafızanın iki çok farklı biçimini temsil ediyor. Almanya hafızayı sistemler, arşivler ve sınıflandırmalar üzerinden kurarken; Meksika’da hafıza bedende, toprakta, kilde, mitlerde ve sözlü gelenekte taşınır. Pratiğim bu iki mantık arasındaki gerilimde var oluyor. Resim, arşiv ile toprağın buluştuğu bir köprüye dönüşüyor. Bunu mümkün kılan şey, resmin yalnızca görsel değil, aynı zamanda bedensel bir medium olması. Boyanın ağırlığı vardır. Kokusu, dokusu ve direnci vardır. Zaman ve fiziksel angajman talep eder. İnsanlık tarihinin en eski kültürel tekniklerinden biri olarak resim, arşivsel dürtüyü sözel öncesi ve dokunsal bir alanla ilişkilendirir. İşlerimde arşivin “soğukluğu” ile maddenin “sıcaklığı” karşı karşıya gelir. Tarih yalnızca görülmez, hissedilir.
Sandra Del Pilar, Soldan sağa El sueño de la razón produce monstruos, Y aún no se van, Ya tienen asiento, Disasters serisinden, Tuval üzerine yağlı boya ve şeffaf kumaşlar, Her biri 185x185 cm, 2025
Caught in Disasters bölümünde, yirmi yıl önce ürettiğiniz çıplak erkek figürlerini erkeklik mitlerinin, kahramanlığın ve iktidarın bir “çöküşü” olarak yeniden yorumluyorsunuz. O günden bugüne “erkeklik” anlatınız nasıl dönüştü?
Caught in Disasters kapsamında çıplak erkek figürlerini ilk ürettiğimde, erkeklik hâlâ güç, kontrol ve kahramanlık idealleriyle sıkı sıkıya bağlantılıydı. Bugün ise aynı bedenler kırılgan, savunmasız ve çöküşün eşiğinde okunuyor. Bu dönüşüm yalnızca tarihsel değil, aynı zamanda derinlemesine politik. Erkeklik, kaçınılmazlık iddiasını yitirdi.
Bu noktayı hatırlamak özellikle önemli. Zira yükselen otokrasiler, süregiden krizler ve savaşlar, erkekliğin ve iktidarın katı ve şiddet içeren biçimlerine geri dönüş sinyalleri veriyor. Son yirmi yılda elde edilen kazanımlar, sömürgecilik karşıtı düşünce, ırkçılık karşıtlığı, feminizm ve kapsayıcılık son derece kırılgan. Kolaylıkla üzerleri yazılabilir ve böylece silinebilirler. Bunların kaybı gelecek için yıkıcı olur.Resimdeki tül benzeri katmanlar aracılığıyla, açıkta kalan bedenler politik bir konum olarak kırılganlıkları içinde vurgulanıyor. Bu katmanlar korumaz, ifşa eder. Şu anda tanık olduğumuz iktidarın yeniden erkekleştirilmesine karşı, kırılganlıkta, geçirgenlikte ve şüphede ısrar ederek direnç gösterirler.
İstanbul’da hayaletimsi bir mekân keşfettiniz mi? Kentin mimarisinde ya da kalabalıklarında kendi işlerinizin izlerini gördünüz mü?
İstanbul, tıpkı Mexico City gibi, hayalimsi mekânlarla dolu bir şehir. Her iki kent de aynı anda birden fazla zamansallığı barındırıyor. İmparatorluklar, harabeler, kalabalıklar ve sürekli hareket, birbirini çözmeden yan yana var oluyor. İstanbul’un mimarisinde ve yoğunluğunda bana son derece tanıdık gelen bir şeyle karşılaştım. Tekil anlatıları reddeden bir yapı.
Bunun en güçlü örneklerinden biri, dinsel, imparatorluk ve seküler tarihlerinin birbirini iptal etmeden üst üste bindiği Ayasofya’ydı. Bir diğeri ise Boğaz boyunca süregelen kesintisiz hareketti. Vapurların iki kıta arasında gidip gelişi, sınırların mutlak değil, geçiciymiş gibi deneyimlenmesini sağlıyordu.
Her iki durumda da yalnızca Meksika’yla değil, kendi işlerimle de güçlü paralellikler kurdum. Çelişkilerin birlikte var olabilmesi, çözümlenmemiş tarihlerle yaşamayı kabul etmek ve hayaletleri geçmişin kalıntıları olarak değil, bugünde etkin özneler olarak düşünmek.
İstanbul hayaletlerini silmez; onlarla birlikte yaşar.


































































Yorumlar