top of page

YEL, TOZ, PORTRELER: Ayşe Yaltırım

Kütüphanesinde yer alan sanatçı portreleri, fotoğraflar, davetiye, desen gibi görsel malzemeleri tekrar elden geçiren Necmi Sönmez, daha önce yayınlanmamış olan bu malzemeler üzerine YEL, TOZ, PORTRELER başlığı altında hazırladığı yazılara devam ediyor. Serinin bu haftaki yazısının odağında Ayşe Yaltırım var


Yazı: Necmi Sönmez


Ayşe Yaltırım, 2023, Fotoğraf: Murat Germen


Kesin tarihini hatırlayamasam da arkadaşım Murat Germen’in annesi Ayşe Yaltırım’ı ziyaret etmemin nedeni onun resimleriydi. Murat ve Sema Germen’in evinde gördüğüm desenleri, çizgileri o kadar ilgimi çekmişti ki, başka çalışmalarını görmek için Kadıköy Bahariye’deki dairesine gitmiştim. Bu ziyaret için hazırladığı resimleri, rulolarını, defterlerini, kağıtlarını önüme koyduğunda epeyce şaşırmıştım. 1936 yılında Kadıköy’de doğan Ayşe Yaltırım kelimenin tam anlamıyla sıra dışı bir sanatçı olarak karşımda duruyordu. 13 yaşında anneannesi, ülkemizin ilk kadın ressamlarından Celile Hanım’dan (Uğuraldım) resim dersleri almaya başlamış, 1950’lerden itibaren fırçasını kurutmadan çalışmıştı. İlk ziyaretim resimlerini tek tek incelediğim için epeyce uzun sürmüş, öğleden sonra girdiğim atölyeden çıktığımda zaman gece olmuştu. Bu sırada konuştuklarımız, benimle paylaştıkları çalışmalarına olan ilgimi daha da arttırmıştı. Hayran olduğum en önemli özelliklerinden biri de, bana verdiği çay fincanından giydiği olağanüstü güzellikteki elbiselerine, kullandığı malzemelerden resim çizdiği tahtalara dek birçok nesneyi elleriyle şekillendirmesiydi. Onun bu şekilde kendi dünyasını kurgulaması, hazır bir obje almak yerine çoğu kez yüzüne kimsenin bakmadığı artık nesnelerden olağanüstü kullanışlı, zevkli objeler üretmesi beni etkilemişti. Gel zaman, git zaman Ayşe Yaltırım’ın çalışmalarının izini sürmek, fırsat buldukça resimleri, heykelleri, desenleri üzerine konuşmak benim için giderek bir tutkuya dönmüştü. Lafını esirgemeyen ama eski İstanbul usulü kimseyi de kırmamak isteyen Ayşe Hanım'ın benimle paylaştıkları o kadar ilginçti ki, kendisinin rızasıyla bir kitabını hazırlamayı, anlattıklarını, yaptıklarını bir araya getirerek onun dünyasını keşfetmeyi düşündüm. Ama arkası arkasına araya giren talihsizlikler bu konuda ilerlememi engellese de onun portesini çizmekte, izlerini takip etmekte, kararlıydım. Seksen yedi yaşının eşiğindeki Ayşe Yaltırım hakkında çalışmaya devam ettim. Geçen yıl Antalya Kültür Sanat’ta (28.9-31.12.2022) Münevver Eminoğlu’nun düzenlediği Kaf Dağında Şenlik Var sergisi onun resimleri üzerine tekrar yoğunlaşmamı sağladı.


Ayşe Yaltırım, Kaf Dağında Şenlik Var sergisinden yerleştirme görüntüsü, Fotoğraf: Murat Germen, AKS Galeri


Onun çalışmalarını ele alırken elbette yaratıcı insanları yetiştirmiş ailesinden bahsetmek bir gerekliliktir. Ama saygısından, sevgisinden ötürü ailesinin dünyaca saygın üyelerinin isimlerini vererek yaptıklarına yer açmaya çalışmayan Ayşe Yaltırım, kendi kendini yetiştirmiş, yolunu da, tekniğini de kendi çabalarıyla bulmuş bir sanatçı olduğu için ilgiyi, dikkati hak ediyor. İlginç bir yaşam çizgisi var Yaltırım’ın. Kadıköy’de sanatsever bir ailede geçen mutlu çocuk yıllarında kağıdın ve boyanın büyüsüne kapılıyor. İlkokul yıllarında yaptığı resimlerini o zaman Bursa Hapishanesi’nde olan dayısı Nâzım Hikmet’e yolluyor. Onun desteği, anneannesi Celile Hanım’ın bizzat çalıştırmasıyla güçlü bir desen, yağlıboya eğitimi alıyor. Paris’te sanat eğitimi alan Celile Hanım ona klasik tarzdaki ilk çalışmaları için gerekli olan teknik bilgiyi aktarıyor. Birlikte tuval hazırlıyor, figür çalışıyorlar. Bu yıllarda ailenin Kadıköy’deki evlerini Türk sanatının arı kovanı olarak tanımlamak herhalde yanlış olmayacaktır. Hem resim, hem de şiir dünyasının birçok önemli şahsiyetinin resmigeçit gibi aktığı bu yıllar genç sanatçı adayına pek az insana kısmet olabilecek hatırlar, yaşanmışlıklar kazandırmıştı. Kişisel olarak benim de ilgi alanımdaki olan bu yıllar hakkında Ayşe Hanım'la detaylı konuşma fırsatı bulduğum için kendimi şanslı hissettiğimi söylemek zorundayım.


Ayşe Yaltırım, Kaf Dağında Şenlik Var sergisinden yerleştirme görüntüsü, Fotoğraf: Murat Germen, AKS Galeri


Ancak konuştuklarımız hakkında kendisine yazmama sözü verdiğim için benimle paylaştıklarını burada aktaramayacağım. Ayşe Hanım günümüzde hayli ünlü, hatta kült olan kişilerin az bilinen marazi özelliklerini günlük yaşamında bizzat tecrübe ettiği için kendisine özgü kahkahasıyla “Ben ölünce yazarsın” demişti. Niye mi anlatıyorum bu detayı? Aslında Ayşe Hanım zor bir insandır. Onun güvenini kazanmak belli sınavların başarıyla geçirilmesine bağlıdır. Doğrusu ben bu sınavları geçtim mi, geçmedim mi hiçbir zaman tam olarak kavrayamadım. Birçok soruma yanıt vermemeyi tercih ederken, bazen bir yazımı okuduktan sonra beni karşısına alıp, “Sen dipnot kullanıyorsun o yüzden söylüyorum bunları” diyerek muhtelif konular hakkında bildiklerini paylaştıktan sonra, “daha söyleyeceklerim var ama bu kadarı şimdilik yeterli” derdi. Kendisine hatıralarını yazması konusundaki önerilerime gevrek gevrek gülerek verdiği yanıtlar bugün bile aklımda. “Boşver bunları” demesindeki tavrı benim ona olan hayranlığımı her zaman kamçılamıştır. Çünkü dayısı Nâzım Hikmet’ten, anneannesi Celile Hanım'dan, nemalanmaya çalışan kitlelere karşı bir tavır olarak Ayşe Hanım kendisi ile ailesi arasındaki bağları hiçbir zaman ön plana çıkarmamıştır.


 

"Sanatçının son derece güçlü desenleriyle kişiselleştirdiği yaratı evreninin en can alıcı noktası, en saf anlatımla içinden geçenleri perdesiz bir şekilde dışarı vuran samimiyeti ve daha ilk bakışta gönül çelen duruluğudur."

 

Bunda hiç kuşkusuz 1950’lerde vatan haini ilan edildikten sonra 2000’lerde haysiyeti ilan edilmeye başlanan bir şairin yeğeni olmasının, Ankara DTCF’daki arkeoloji eğitimini tamamlamamasının, sorunlu bir evliliği oğlunu yanına alarak bitirmesinin de etkisi vardır. Hayat karşısında verdiği zorlu yaşam mücadelesi onun bir sanatçı olarak isim yapmasına engel olsa da, Ayşe Yaltırım anneannesi Celile Hanım'dan aldığı destek ve cesaretle çalışarak, en zor, en ağır koşullarda bile resim, heykel, desen, dikiş, tasarım çalışmalarıyla kendi yolunda ilerlemiştir. Onun sanatsal yolculuğundaki ikinci önemli desteği oğlu Murat Germen olmuştur. Murat annesinin çalışmalarındaki farklılığı anlayıp ona bu yolda ilerlemesi için gerekli olan tüm destekleri sağladığı gibi yaptıkları hakkında gerçekçi eleştirileriyle de onun yanında olmuştur. Unutmamak gerekiyor ki, 1993 yılında Ares Sanatevi’nde açılan ilk kişisel sergisinden 2022’deki Antalya Kültür Sanat’taki son kapsamlı kişisel sunumuna kadar etkinlik organizasyonlarında Murat’ın katkısı onun çalışmalarının görünür olmasını sağlamıştır.


Ayşe Yaltırım, Kaf Dağında Şenlik Var sergisinden yerleştirme görüntüsü, Fotoğraf: Murat Germen, AKS Galeri


Ayşe Yaltırım hakkında yazı yazmanın en zor yanı, onun onurlu bir hayat mücadelesi içinde yalnız anne olarak varlığını sürdürürken, adeta nefes almak için ürettiği çalışmalarının sanat ortamındaki eğilimlerle, terminolojilerle ele almanın mümkün olmamasıdır. Onun elli yıldan fazla bir zamana yayılan “yaratı evreni” kurgusallık değil, gerçeklik üzerine; toplumsal eşitsizliğin, zor yaşam, üretim koşullarının ülkemiz aydınlarını nasıl şekillendirdiğine tanık ettiği için önemli. Onun figürü dışavurumcu bir ifadeyle ele alması sadece Art Brut, Figuration Libre gibi akımlarla ele almanın ya da son zamanlarda özel bir çaba ile ön çıkarılmaya çalışılan “kadın sanatçı” konumuyla ele almanın yeterli olmayacağını düşünüyorum. Ne perspektif, ne de anatomi kurallarına kulak asan, içindeki his dünyasını sadece kendisinin istediği form-renk birliktelikleriyle dışa vuran bir sanatçıyı nasıl değerlendirmek gerekir?


“Bakmıyor konuya, çizip çizememeye, bakmıyor renk uyumuna

Onun için duygu, tutku, içtenlik, gerçekçilik baş tacı”


Yaltırım’ın nereden geldiğini hiçbir zaman kestiremediğim esin perilerinin yardımıyla ürettikleri için resim, heykel gibi sınırlı tanımlamalar yerine “işler” sözcüğünü tercih ederek farklı bir noktanın altını çizmek istiyorum. Ürettiklerini hep önemsemesine rağmen işlerine her zaman imza ve tarih atmadığı için onun kompozisyonlarına nasıl başladığı, nasıl geliştiği konusunda çizgisel bir yaklaşım geliştirmek pek mümkün değildir. Çünkü Yaltırım’ın işlerinde karşımıza çıkan figüratif dünyanın eski Mısır medeniyetlerinden Akdeniz uygarlığına beşiklik etmiş Hitit, Mezopotamya uygarlıklarına olduğu kadar, bir ucu Mevlana’ya diğer ucu da şaman geleneğine bağlı duygu dünyasına seslenmesi bir rastlantı değildir. İlk bakışta birbirine zıt gibi gözükse de Yaltırım’ın işlerinde tüm bu uygarlıklara olan ilgisinin izleriyle oluşturulmuş “anlatı ekseni”, içine girebilenler için son derece yüklü bir bütünlüğe sahiptir. Onun işlerindeki anahtar kavramın

“kadın metaformozu” olduğunu savlamak yanlış olmayacaktır. Çünkü işlerinin neredeyse tamamında hareket halinde olan, yerinde duramayan kadın figürleri görülür. Her şeyden önce üreten, varlığını, benliğini kendi başına kurgulayan kadınlar bir leitmotive olarak onun çalışmalarında iki özelliğin altını çizerler. Bunlardan ilki hiç kuşkusuz Yaltırım’ın kendi hayatına gönderme yapan bir mecazdan yola çıkarak Türkiye’de kadın olmanın bedeli üzerine düşünmesidir. İkinci özellik çizgilerle günlük hayatın sahnelenmesidir. Yaşamının her döneminde aktif gözlem yaptığı sokak hayatını ilgiyle takip eden Yaltırım belli bir modelden değil de bu gözlemlerinden yola çıkarak oluşturduğu işlerinde hızlı akan, aktif bir hayatın notlarını alırken kendine özgü anlatım dünyasını kurgular.


Ayşe Yaltırım, Kaf Dağında Şenlik Var sergisinden yerleştirme görüntüsü, Fotoğraf: Murat Germen, AKS Galeri


İzleyicilerin bu anlatım dünyasını keşfettikten sonra karşılaştıkları figürleri, renk birlikteliklerini takip edip bir yürüyüş rotası oluşturması mümkündür. Onun kompozisyonlarında anlatılan aslında başı sonu belli olan bir hikâyeden çok, sanatçının yakın dünyasını kuşatan kişilerden, yaşadıklarından yola çıkarak oluşturduğu “grafik dinamizmdir”. Sanatçının son derece güçlü desenleriyle kişiselleştirdiği yaratı evreninin en can alıcı noktası, en saf anlatımla içinden geçenleri perdesiz bir şekilde dışarı vuran samimiyeti ve daha ilk bakışta gönül çelen duruluğudur. Otodidakt sanatçılar çoğu kez anlatmak istediklerinin yükü altında boğulduklarını hissettirirler. Oysa Yaltırım’da, siyah-beyaz desenlerinde de son derece açık bir şekilde görülebileceği gibi, düşüncesini en yalın formlarla görselleştiren farklı bir özellik dikkati çekiyor.


Ayşe Yaltırım, Kaf Dağında Şenlik Var sergisinden yerleştirme görüntüsü, Fotoğraf: Murat Germen, AKS Galeri


Hayatının belli dönemlerinde büyük zorluklar çekse de sanatla olan ilişkisini hiçbir zaman koparmayan Yaltırım’ın 1950’lerde başlayıp son dönem işlerine kadar devam eden “hümanizm inancı” üzerinde durmak gerekir. Onun genelde hayata, özeldeyse sanat olan bakışındaki hümanist yaklaşım, kullandığı form dilinin ötesine geçerek, izleyicilere yaşamın büyüsüne dair hiç sönmeyen bir enerji kaynağının varlığını müjdeliyor. Onun işlerinde sürekli olarak karşımıza çıkan, koşuşturma, hareket halindeki figürler, ister insan, isterse hayvan olsunlar, bu hümanist bakış açısıyla şekillenmiş destansı bir anlatım coşkusuna sahipler. Ayşe Yaltırım’ın belki de tüm işlerinin ortak paydasını oluşturan bu özellik sanıyorum onun çalışmalarının etrafına yaydığı olumlu titreşimleri açılayabilir. Gözle görülemeyen, ancak varlıkları duyumsanan bu titreşimler, sanatçının kullandığı canlı renklerin yanı sıra birbirine karşıt renklerin varlığıyla da destekleniyor. Onun son olarak Antalya’da sergilenen heykellerinde bu titreşimin aldığı formlar adeta hareket halindeki hayvan figürlerinde kendilerini açıkça gösteriyorlardı. Bu çalışmalara bakarken onların küresel pandeminin tüm dünyayı kıskacına aldığı bir süreçte üretildiklerini hatırladım.


Ayşe Yaltırım, Kaf Dağında Şenlik Var sergisinden yerleştirme görüntüsü, Fotoğraf: Murat Germen, AKS Galeri


Kendisinden çok daha gençlerin pasif bir beklenti içinde hedonist hazlara dalıp pasifleştiği bir dönemde Ayşe Yaltırım inanılmaz bir güçle çalışmış ve belki de sanat hayatının en heyecanlı işlerini üretmişti. Bu yüzden son kişisel sergisine verdiği Kaf Dağında Şenlik Var isminin manidar olduğunu düşünüyorum. Kaf Dağı bence soyut olarak non-lieu kavramına güçlü bir gönderme yapıyor. Her koşulda, her zaman, her türlü malzemeyle üretmeyi varoluş biçimi olarak kabul eden sanatçı olarak Ayşe Yaltırım çalışmalarına belli bir tanımsızlık üzerinden bakılmasını önererek “gören gözler için” yeni bir kapı aralıyor.


Comments


bottom of page