top of page

YEL, TOZ, PORTRELER: Adnan Çoker

Kütüphanesinde yer alan sanatçı portreleri, fotoğraflar, davetiye, desen gibi görsel malzemeleri tekrar elden geçiren Necmi Sönmez, daha önce yayınlanmamış olan bu malzemeler üzerine YEL, TOZ, PORTRELER başlığı altında hazırladığı yazılara devam ediyor. Serinin bu haftaki yazısının odağında geçtiğimiz hafta kaybettiğimiz sanatçı Adnan Çoker var


Yazı: Necmi Sönmez


Adnan ve Asuman Çoker, Fotoğraf: Necmi Sönmez


22 Ağustos Pazartesi akşamı kaybettiğimizi öğrendiğim Adnan Çoker’le 1985’ten beri süregelen bir diyaloğum vardı. Onun 1945’te o zamanki Güzel Sanatlar Akademisi giriş sistemine göre 17 yaşındayken başladığı öğrenciliğinden itibaren çalışkanlığı, araştırmacı yapısıyla ön plana çıkması, bu okulu Zeki Kocamemi Atölyesi’nde bitirene kadar sivrilen isimlerden olması bir rastlantı değildir. 1951 yılında Akademi’den mezun olan isimlere baktığımızda bu dönemin farklılığını bir çırpıda kavrayabiliyoruz: Şadan Bezeyiş, Adnan Çoker, Turan Erol, Abdurrahman Öztoprak, Orhan Peker.

 

"Kendi tarzını öğrencilerine empoze etmediğinin altını çizmek adına söylenmesi gereken Çoker’in 'tavır geliştiren' kimliğidir. "

 

Genç Adnan 1955’te devlet burslusuyla Paris’e gider. Şansız bir şekilde André Lhote Atölyesi’nden başlayan Fransa’daki beş yıllık eğitiminde genç sanatçı güncel sergileri takip ederek, havayı koklayarak kendi yolunu bulur. Yves Klein’la César’la tanışarak dönemin eğilimlerini ilk elden takip edip kendisine tanınan ayrıcalıkları Henri Goetz Atölyesi’nden 1960’taki mezuniyetine kadar kelimenin tam anlamıyla dibine kadar kullanır. Onun 1960’ın Mart ayında Akademi’nin Resim Bölümü’nde başlayan asistanlığı Haziran 1985’te bu bölümün başkanlığından istifasına kadar sürdü. Çoker’in 25 yıllık eğitmenliğinin en önemli özelliği 1960 kuşağı temsilcileri (Güleryüz, Aksoy, Varlık, Komet, Aral vb.) başta olmak üzere etkinliklerini günümüzde de sürdüren birçok sanatçının şekillendiği zaman dilimini kapsamasıdır. Akademi’de o zamana dek görülmemiş derecede deneysel etkinlikleri şekillendiren Çoker, müzik eşliğinde resim performanslarından, deneysel form araştırmalarına dek birçok ilke imzasını atarak “çağdaşlık”, yaşadığı döneme tanıklık etme kavramını geliştirmiştir. İlginç olan Sol ve Sosyalist düşüncenin Türk sanat ortamında zirve yaptığı dönemde Çoker’in ilk dönem öğrencilerinin neredeyse tamamının figür resmi üzerine yönelmesidir. Kendi tarzını öğrencilerine empoze etmediğinin altını çizmek adına söylenmesi gereken Çoker’in “tavır geliştiren” kimliğidir. Sanatçı bunu 1970’li yıllarda kendi çabasıyla düzenlediği Toplu Sergiler dizisinde, 1980’li yıllardaysa Yeni Eğilimler, Öncü Türk Sanatından Bir kesit etkinliklerine verdiği önkoşulsuz destekle ortaya çıkarır.


Adnan Çoker atölyesinde, 2012, Fotoğraf: Necmi Sönmez

 

"1970 ve 1980’lerde otoritenin merkezi ve kaynağı olan Akademi’nin gereğinden fazla uzun sürmüş hükümranlığı 3. İstanbul Bienali’yle, 1992’de Vasıf Kortun’un sanat ortamında sahneye almasıyla, tamamen kırılır. O dönemin koşullarıyla biraz yapay bir şekilde oluşturulan “resmi”-“gayri resmi” sanat tarihi tartışmaları, üniversiteler üzerinden, bilimsel araştırmalar üzerinden değil; uyanık galericilerin en ucuzundan sahte mesenlik oynayan işinsanlarının etkinlikleriyle şekillendiği için sorunludur."

 

Zeki Kocamemi, Nurullah Berk, Sabri Berkel gibi önemli Modernist sanatçıların ilk retrospektif sergilerini düzenleyen Çoker tamamı kendisinin emeğine dayalı kataloglarla adeta iğne kazar gibi tarihsel çalışma yaparak uzmanlığını geliştirir. Bu kataloglardaki giriş yazısı onun sanata olan bakış açısını da ortaya çıkarır:


“Özetle, sanatçının, bütünüyle tanınması iyi düzenlenmiş toplu sergilere olduğu kadar, iyi düzenlenmiş belgelere de bağlıdır. Burada, sanatçının hangi sorunlara ne zaman ve hangi koşullar altında dokunduğunun aydınlığa kavuşması öngörülmektedir. Sorun, benzer koşullarda gelişen Türk Sanatı için de söz konusu ise, belgesiz ve yanlış değerlendirilmeli çalışmaların geçerliliği kuşku götürür.” (Nurullah Berk, Toplu Sergiler 2, 1977)


Adnan Çoker, Chagall imzalı bir davetiyeyi gösterirken, Fotoğraf: Necmi Sönmez


Çoker’in akademisyenliği yukarıdaki alıntıdan da anlaşılacağı gibi, Cumhuriyet Dönemi idealizminin eril duruşuyla şekillenmiştir. Kendi çalışmalarını kendilerinin değerlendirmek zorunda kaldığı ressamlar kuşağının en etkin üyesi olan sanatçı bugün üstünde yeterince durul(a)mayan yazıları ve araştırmalarıyla Sanat Tarihi alanında “kanon” oluşturmak isteyen tavrı, Sezer Tansuğ, Ayda Arel başta olmak üzere sanat tarihçilerin karşı fikirleriyle yanıtlanır. Çünkü 1970 ve 1980’lerde otoritenin merkezi ve kaynağı olan Akademi’nin gereğinden fazla uzun sürmüş hükümranlığı 3. İstanbul Bienali’yle, 1992’de Vasıf Kortun’un sanat ortamında sahneye almasıyla, tamamen kırılır. O dönemin koşullarıyla biraz yapay bir şekilde oluşturulan “resmi”-“gayri resmi” sanat tarihi tartışmaları, üniversiteler üzerinden, bilimsel araştırmalar üzerinden değil; uyanık galericilerin en ucuzundan sahte mesenlik oynayan işinsanlarının etkinlikleriyle şekillendiği için sorunludur. Yahşi Baraz’ın satış odaklı sergiler furyasında üstlerine bol gelen koleksiyoncu gömleğini giyen Halil Bezmen'in, Erol Aksoy’un etkinliklerinde (Büyük Sergi vb.) Çoker, listeleri düzenleyen anahtar isim olduğu için 1990 öncesindeki etkinliklerinin birikimini bir çırpıda harcamıştır. Bana her zaman garip gelen, onun sanatında en önemli atılımları gerçekleştirmiş olduğu 1985-90 dönemindeki çalışmalarını temellendirip daha da öteye gitmek yerine sanat ortamının gündemini belirlemeyi tercih etmesi olmuştur. Özellikle Osmanlı mimarisinin temel özellikleri üzerine yoğunlaştığı bu dönemindeki resimleri (Ters Türk Üçgeni, Bursa, Taç Kapı vb) gelenek-çağdaşlık arasındaki ilişkileri Türk Sanatı’nda daha önce görülmeyen bir atılımla ele alır. Bu sürece tanıklık edenler öz-çıkar ilişkileri gereği sustukları için bence Türk Sanatı’nın en ilginç dönemi olan 1990-2000 sürecinde Çoker’in neden devre dışına itildiği yeterince sorgulanamadı.


 

"1990 sonrasında itilmişliğinin farkında olan Çoker kendisine sahip çıkar gibi gözüken başka bir çevrenin oluşmasına ses çıkarmadı. Bu bağlamda sanatçının ciddi bir retrospektif sergisinin düzenlenememesi düşündürücüdür."

 

1989’dan itibaren doktoram nedeniyle yurtdışında olduğum için Çoker’le kapsamlı yazışmalarım oldu. Hazırladığım kimi kitaplar nedeniyle yaptığım uzun görüşmelerde dikkatimi çeken onun tarih konusundaki müthiş titizliği olurdu. Müthiş bir belleği vardı. Iris Clert ile konuştuğu günden Minimalism kelimesini ilk kez nerede duyduğuna, Ad Rheinhardt’la siyah resimlerine başladıktan çok sonra tesadüf eseri tanıştığından “çizmeli kadın eleştirmenlerimize” kadar birçok konu hakkında Çoker’le uzun görüşmeler yaparken detaylar üzerindeki yoğunlaşmasına hayran olurdum. Kendi tezlerini sıralarken dayandığı ipuçlarını da masanın üstüne koymaktan çekinmezdi. Kapsamlı kitaplığı adeta onun belleği gibiydi. Bazen ileri gittiğimde “ O zaman sizin karşınıza Herbert Read’i koyalım bakalım” diye sert çıktığı anlar da olurdu. Ama konuşmalarımız benim için yeterince bilmediğim Cumhuriyet Dönemi, Modernizm’in Türkiye’deki ilk yılları hakkındaki detay bilgileriyle dolu dolu geçerdi.


Adnan ve Asuman Çoker, Üsküdar, Fotoğraf: Necmi Sönmez


1990 sonrasında itilmişliğinin farkında olan Çoker kendisine sahip çıkar gibi gözüken başka bir çevrenin oluşmasına ses çıkarmadı. Bu bağlamda sanatçının ciddi bir retrospektif sergisinin düzenlenememesi düşündürücüdür. Beşiktaş Belediyesi’nin sanatçının elindeki tüm belgeleri içeren kalın kitabı, bir ressamın kendisine nasıl baktığını, tarihselleştirdiğini ortaya çıkardığı için önemli bir yayındır. Çoker’in virgülüne kadar kendisinin hazırladığı bu tuğla kitabın kapağını kaldırmak zahmetini gösterenler elbette sanatçının gelişim çizgisini son derece açık bir şekilde kavrayacaklardır.


Yazıyı sanatçının son yıllarını büyük bir titizlikle sağlıklı, huzur içinde geçirmesini sağlayan eşi Asuman Hanım'a teşekkürle bitirmek istiyorum.


bottom of page