Yaşamın yankısı

Alice Sara Ott köklere duyduğu saygıyla birlikte klasik müziği geleceğe taşıma konusundaki arayışları ve gayretleriyle de tanınan ve kuşağının en yetenekli piyanistlerinden biri olarak da kabul ediliyor. 50. İstanbul Müzik Festivali kapsamında müzikseverlerle buluşmaya hazırlanan Ott bu akşam Cemal Reşit Rey Konser Salonu’da albüm projesi Echoes of Life’ı Hakan Demirel’in dijital yerleştirmesiyle sahneye taşıyacak. Ott ile pandemi sürecinden, İstanbul ve Türkiye’ye dair anılarının yanı sıra klasik müziğin dünü ve yarınına dair konuştuk


Röportaj: İhsan Dindar


Alice Sara Ott, Fotoğraf: Pascal Albandopulos


Öncelikle nasılsınız? Herkes için zorlu geçen bir süreç yavaş yavaş geride kalıyor. Uzun süren bu pandemi dönemini nasıl geçirdiniz? Sizi nasıl etkiledi? Ek olarak bu sürecin sanatsal bir dönüşümü de tetiklediğini düşünüyor musunuz?


Pandemi döneminde kendimi aniden bir vakumun içine girmiş gibi hissettim. Tüm planların iptal edildiği ya da ileri tarihlere ertelendiği bir süreçti. Özellikle biz sanatçılar bol bol düşünmeye ve yeni şeyler üretmeye imkân bulduk, hayatta kalmak için mücadele ettik. Şimdi hayat normale dönüyor, etkinlik alanları sanatseverlerle doluyor. Ancak özellikle bizim dinleyicimizin yaş ortalamasını yüksektir ve artık onların da yeniden etkinliklere dahil olabilmeleri beni mutlu ediyor. Fakat yine de önemli bir bölümünün kalabalık etkinliklere katılma konusunda çekinceli davrandığını görüyorum. Burada bence klasik müzik camiasının üzerine düşünmesi gereken şeyler var. 21. yüzyılda bu müziği ileri taşımak açısından neler yapılabileceğini de yeniden düşünmek gerekiyor. Daha kapsayıcı ve seyirciyi işin içine dahil eden bir dönüşüme ihtiyacımız var. Çok güçlü gelenekleri olan bir müzik eğitimiyle yine güçlü kökleri olan klasik müzikal alanında üretim yapanlar geleceğe bakmalı. Ben icra ettiğim müziği çok seviyorum ve ulaştırabileceğim kadar çok insana dinletmek istiyorum.


Echoes Of Life, Alice Sara Ott, Fotoğraf: Bild Patrick Hürlimann


Pandemi öncesinde sizin de ortak bir albüm çalışması gerçekleştirdiğiniz Olafur Arnalds ile bir söyleşi yapma fırsatımız olmuştu. Geleceğe yönelik benzer fikir ve kaygıları paylaşmıştı. O albümünüzü de bunun bir yansıması olarak değerlendirmiştim. Şimdiyse bence benzer minvalde çalışma olan Echoes of Life ile karşımızdasınız. Bu noktada albümün doğumunu sormak istiyorum. Nasıl bir hikâyenin ürünü bu albüm?


Bu albüme dair ilk fikir üç yıl önce kafamda oluşmaya başlamıştı. Hikâyenin özü aslında benim Chopin’in tüm prelüdlerini kaydetme hayalime dayanıyor. Bu prelüdler her düşündüğümde aklıma yaşamın ta kendisi gibi geliyor. Çünkü hepsi kendi karakteri olan apayrı ama yine de birbiriyle bağlantılı 24 parçaya tekabül ediyor. Bu detay da prelüdler ve hayat arasında böyle bir bağ kurmamın sebeplerinden biri. Chopin’in 24 prelüdünün yanı sıra yedi çağdaş esere de bu albümde yer verdim. 19. yüzyıl ve son yarım yüzyılda yazılmış eserleri böylelikle bir araya getirdik. Chopin’in bestelerinin güncelliğini asla yitirmediğini hissettiğim gibi bu çağdaş besteleri icra etmekten ötürü büyük bir heyecan duydum.


Hazırlık sürecini de değerlendirecek olursak bu haliyle Echoes of Life aslında bir pandemi ürünü değil o halde…


Evet, çalışmalara pandemi öncesinde başlamıştım. Ama pandeminin sağlamış olduğu o geniş zaman imkânından da büyük oranda faydalandım. Bu süreçte etrafımdaki insanlara albüm hakkında danışma fırsatım oldu. Albüm için tamamen içimden gelen duyguların bir yansıması diyebilirim; bana müziğin de hayatın kendisi gibi yeni ve farklı şeylere evrildiğini gösterdi.


Hakan Demirel’in video yerleştirmesinden


Albümün benim açımdan dikkat çeken yönlerinden biri de Lullaby to Eternity oldu. Mozart’ın ünlü eseri Requiem’in Lacrimosa bölümü üzerine albümde bir aranjmana yer vermişsiniz. Büyük bölümü Chopin’in prelüdlerinden oluşan albümün kapanışı, Polonyalı bestecinin cenaze merasiminde çalınmasını vasiyet ettiği bestenin aranjmanıyla gerçekleşiyor. Bende hüzün ve kasvet hislerini uyandırdı. Bu çalışmanızın sizde yarattığı hissiyatı merak ediyorum.


Mozart, Requiem’i tamamlayamadan hayata veda ediyor. Bu eserin Chopin üzerindeki etkisi de çok büyük oluyor. Son prelüdünün ilhamı Requiem’e dayanıyor. En ünlü cenaze marşlarından birinin bestecisi olmasına rağmen kendi cenaze töreninde de Requiem’in çalınmasını vasiyet ediyor. Lacrimosa ve Chopin’in son prelüdü D Minör’ü bir araya getirmeden önce ikisi arasındaki bu bağı da öğrenmiştim. D Minör prelüdü çok karanlık bir yapıya sahip. Albümü bu denli karanlık bir yapıda sonlandırmak istemedim. İnsanlık olarak halihazırda zaten yeterince karanlık şeyler yaşıyoruz. Dolayısıyla kapanışı da daha yumuşak bir biçimde yapmak istedim. Ama sizde uyandırdığı hisleri de ilginç buldum.


Güçlü besteler, güçlü hisleri besliyor diyelim. Albümün gördüğü ilgiye de değinmek istiyorum. Dijital platformlarda 150 milyondan fazla dinlemeye erişmiş durumda. Albümü kaydederken böyle bir hayaliniz ya da beklentiniz var mıydı?


Kesinlikle hayır. Dürüst olacağım; ben bu rakamların iyi mi kötü mü olduğuna dair bile bir fikre sahip değilim. Ancak elbette insanlardan gelen geri bildirim konusunda çok mutluyum. Çünkü benim için en önemli şey paylaşım. Dinleyicinin de bu paylaşımda aktif bir konumda olmasını isterim. Bu bence bizim aramızda paylaşmak istediğimiz bir duygu. Yani sadece bir sanatçının albümünde seslendirdikleri değil. Yine dürüst olmam gerekirse böylesi projelere hazırlanırken açıkçası ne kadar satacağına dair maddi kaygılar beslemiyorum.


Haziran ayında İstanbul’a bir konser vermek için geleceksiniz. Konser ve içeriğine geçmeden önce bu kente dair bir şeyler sormak istiyorum. Daha önceki ziyaretlerinizde İstanbul’u keşfetmek için vaktiniz oldu mu? İstanbul’un sizde bıraktığı izlenim nedir?


Evet, İstanbul’a dair çok şey bildiğimi söyleyebilirim. Çok yakın arkadaşım ve menajerim Tuğçe Tez sayesinde İstanbul’u gezme fırsatım oldu. Gerçekten burayı çok seviyorum. Sürekli yeni şeyler keşfedebiliyorum. Almanya’da yaşayan biri için trafiği biraz karmaşık bulduğumu söyleyebilirim. İstanbul’da ve tabii Türkiye’nin genelinde insanların iletişime bu denli açık olmaları çok hoşuma gidiyor. Pandemi sürecinde ortak proje geliştirdiğimiz Hakan Demirel ile Bodrum’u da ziyaret etmiştim. Buradaki insanların konukseverliği ve doğallığı beni çok etkiledi.


Hakan Demirel’in video yerleştirmesinden


Bu sene 50. yılını kutlayan İstanbul Müzik Festivali kapsamında müzikseverlerle buluşacaksınız. Avrupa’da da özel bir yere sahip bu festival hakkında ne söylemek istersiniz?


Festivalin takipçisiyim. İKSV Genel Müdür Yardımcısı Yeşim Gürer Oymak ve İstanbul Müzik Festivali Direktörü Efruz Çakırkaya’yı tanıyorum. Çok önemli işler yaptıklarının farkındayım. Birkaç yıl önce Viyana Senfoni Orkestrası ile İstanbul’a gelmeye hazırlandığımız bir dönemde Türkiye’de hepimizi çok üzen bir terör saldırısı yaşanmıştı. Bu süreçte de orkestranın bazı üyeleri endişeye kapılmıştı. O dönem Yeşim Gürer Oymak ve Efruz Çakırkaya, Viyana’ya kadar gelip her sanatçıyı ikna etmek için büyük bir çaba sarf etmişti. Sonrasında da Viyana Senfoni Orkestrası ile birlikte İstanbul ve İzmir’de çok güzel konserler vermiştik. Benim için de çok duygusal bir andı. O çabalarını ve adanmışlıklarını unutamam.


Albümünüzle aynı adı taşıyan Echoes of Life kapsamında pek de görmediğimiz bir projeye de imza atacaksınız. Müzikle mimarinin buluştuğu bu projede Hakan Demirel de size eşlik edecek. Projenin detaylarını ve izleyicileri nasıl bir deneyimin beklediğini öğrenebilir miyiz?


Sanatın iki farklı dalını buluşturan bir fikir olarak bu proje hayatımıza girdi. İzleyicileri performansa dahil edip onları da bu gösterinin bir parçası gibi hissedecekleri formatları bulma konusunda kendimi her zaman sorumlu hissetmişimdir. Pandemi sürecinde böylesi bir niyetimi Hakan Demirel’e sunduğumda projeyi çevrimiçi bir şekilde konuşup geliştirdik. Bu amaçla pek çok kez bir araya geldik. Kişisel olarak mimarinin hayatımızda çok büyük bir yer kapladığını düşünüyorum. Bu nedenle uzun görüşmeler sonucunda Hakan Demirel ve ekibiyle projeyi olgunlaştırdık. Sanırım bu tam bir sene sürdü. Dijital bir dünyanın yaratılması ve bunun tasarlanması haliyle uzun bir süreç. İzleyicilerin tanıklık edeceği bu video bir film ya da bir kesit değil. Bu tam anlamıyla mimari ve müziğin bir kesişimi. Aynı zamanda yukarıda da bahsettiğim gibi umutlu bir şekilde izleyiciyi de sürece dahil etmeyi isteyen bir çalışma. Performans esnasında çıkacakları bu yolculuk belki de izleyicileri geçmişlerine götürecek ve bu sayede kendilerine dair bir şeyler bulacaklar. Bu tam manasıyla daha önce denenmiş bir şey değil. Biz de yola çıkarken kafamızda pek çok soru işaretine sahiptik. Bunu bir meydan okuma olarak da gördüm ve hayatımıza böyle meydan okumalara da gerek. Bu sayede kendimce çok şey öğrenmiş oldum.


Tanıklık etmek için sabırsızlanıyorum. Öte yandan tüm bu meydan okumalar ve turneler arasında yeni bir albüm projesi konusunda herhangi bir düşünce ya da hazırlık var mı?


Her yıl yeni bir albüm kaydeden biri değilim. Bu benim çok fazla. İki albüm arasında bir süreye ihtiyacım var. Ancak elbette geleceğe dair kafamda bazı fikirler var. Yakın bir dönemde Echoes of Life’ın yolundan gidip yeni keşifler de yapmak istiyorum. Ama bir süre daha Echoes of Life’ı insanlarla buluşturma niyetindeyim. Bu aralar pandemi nedeniyle ertelenen performanslarımla müzikseverlerin karşısına çıkma isteği taşıyorum.


Yanılmıyorsam aynı jenerasyonun insanlarıyız. Ve bizim jenerasyonumuz içinde de parmakla gösterilen bir yeteneğe sahip müzisyensiniz. Eminim pek çok yeni yeteneğe de ilham oluyorsunuz. Yeni kuşak müzisyenler için ne gibi tavsiyelerde bulunabilirsiniz? Bu noktada belki özellikle genç kadın müzisyenler için ek bir parantez de açmak istersiniz…


Zor bir konu. Zor bir soru. Ne yazık ki henüz çözülmeyen sorunlar var. Dediğiniz gibi bilhassa genç kadın müzisyenler için dünyanın farklı bölgelerinde dezavantajlı bir durum ne yazık ki söz konusu ve bu devam ediyor. Beyaz ve erkek baskınlığı sürüyor. Elbette pek çok olumlu değişimin yaşandığını da söylemek mümkün. Sorunun zor kısmı da biraz eğitim sistemiyle ilintili. Ben kişisel olarak bu güçlü müzikal gelenek ve onun değerlerine yönelik eğitim alabildim. Eğitmenlerim kendime dönük sorular sormamı da teşvik etti. Ancak herkes aynı yoldan geçmiyor ve bu yüzden de işe yarar tek bir tavsiye vermek oldukça zor. Ancak sanırım gelecekte ne istediğine dair kendi kafanda bir tanımlama yapmak çok önemli. Her genç bu soruyu sürekli olarak kendisine sormalı. Hepimizin özünde cevabını bulmak zorunda olduğumuz sorular var. Her genç müzisyenin bu yolculuğunda ona yol gösteren bir kılavuzunun olmasını dilerim.


 

Hakan Demirel

Bir mimar olarak müzikle nasıl bir bağınız var?


Hakan Demirel: Mimar olarak müzikle nasıl bir bağım var bilemiyorum çünkü tasarlarken müzik dinlemiyorum. Müzik benim için arka fonu dolduran bir şey değil çünkü beni içine alıyor ve yaptığım şeye konsantre olmama fırsat vermiyor. Müzik bir üretim sürecindeysem mahrum kaldığım bir şey, ancak tasarımımı başkalarına aktarma sürecinde müzik benim için bir yoldaşa dönüşüyor.


Mimari ile müzik genellikle bir konser salonunda söz konusu akustik olduğunda bağdaştırılan iki alan olarak algılanır. Sizin nezdinizde bu ikisinin kesişimi nedir?


HD: Akustik bir uzmanlık alanı. Mimarlık daha çok mekân ile müziğe ev sahipliği yapıyor. Eğer akustik her mekânda olması gerektiği gibi olsaydı biz akustiği değil hep mekânı konuşabilirdik. Ancak çok az sayıda konser salonu akustiği dolayısıyla övgü alabiliyor. Bu duruma iki taraflı bakmak gerek; ben bir parçayı dinlerken çok uzaklarında olduğum bir şehre veya geçmişe dönüyorum, bir çeşit ışınlanma yaşıyorum. Müziğin böyle bir gücü var; görünmez olmasına rağmen bulunduğu mekânı dolduracak, yokluğundaysa her şeyi bambaşka hale büründürebilecek bir gizeme sahiptir. Biz bunu zannetmeyiz, gerçekten öyledir. Dolayısıyla müzik ve mimarlık arasında bu sohbete sığamayacak çok fazla ortaklık ve paylaşım vardır ve ikisi de çoğu koşulda birbirine gebedir.


50. İstanbul Müzik Festivali kapsamında sahne alacak olan Alice Sara Ott ile ortak bir projeye imza attınız. Farklı disiplinleri bir araya getiren projenin bir fikir olarak ortaya çıkış hikâyesini öğrenebilir miyiz?


HD: Alice’in menajeri Tuğçe Tez benim çok sevdiğim arkadaşım ve bizi birleştirme fikri ondan geldi. Doğruyu söylemek gerekirse, ne bizim (zannediyorum ne de Tuğçe’nin) zihnimizde bugün ortaya çıkan yerleştirmeye uzaktan yakından benzeyen bir oluşum yoktu. Belki en baştan süreci veya üretilen nihai ürünü biri bize gösterseydi cesaret edip bu sürece giremezdik. 12 Kasım 2020’de ilk çevrimiçi toplantımızda altı kişiydik, Alice Sara Ott, Tuğçe Tez, Samantha Holderness, Karoly Aliotti, Ahmet Doğu İpek ve ben. Alice ile ilk orada tanıştım. Bize çıkaracağı albümü ve bu albümün öncekilerden farkını anlattı. Bu çalışmanın arkasındaki en büyük pay sanırım Tuğçe’ye ait, o bu fikre inandı ve süreç içerisinde yaşanan tüm zorluklara rağmen pes etmedi.


Hakan Demirel’in video yerleştirmesinden


Bu noktada projenin Alice Sara Ott’un Echoes of Life performansıyla birlikte sahnelenmesi süreci nasıl olgunlaştı?


HD: Geriye dönüp bir şeyleri okumak çok kolay, halbuki bizi bir araya getiren ilk buluşmaya gittiğimizde bugün yaptığımız şeye dair hiçbir bir ipucu yoktu. Klasik müzik dünyasının dışında olduğum için rahatlıkla söyleyebilirim (okurlar da beni mazur görecektir) klasik müzik hatları çok sıkı sıkıya çizilmiş, kuralları belirlenmiş bir alan. İzleyiciler de dahil olmak üzere herkes bu şekillenmiş formun içinde olup bitenden çok memnunlar. Alice burada bir yenilik peşinde ama özünde suyun akışını değiştirmek derdinde değil. Alice’in albüm kaydında ve konser salonunda yaptığı arayış suyun akışını başka bir kanala taşımasını sağlıyor ancak tekrar ediyorum bu bir amaç değil. Chopin, 24 Preludes, Op.28’i güncel yedi parça ile bir araya getirerek çalacağını söyledi. Normal koşullarda dinleyicinin kesintisiz dinlemeye alışkın olduğu bir eserin arasına, önüne ve arkasına beklenmedik başka parçalar yerleşecekti. Bu yedi güncel parça Alice’in hayatındaki kırılma zamanlarına işaret ederken albümün ağırlığını oluşturan Chopin’in prelüdleri tüm bu uzak zamanları birbirine bağlayan bir süreci karşılayacaktı. Alice seyirciye konuşarak anlatmak istemediği bir durumu müziğin gücünü çalmadan ve dikkat dağıtmadan nasıl yapabileceğini araştırıyordu. Farklı zamanlarda, farklı ülkelerde verilecek konserler için kolaylıkla taşınabilir bir düzenek yapılabilirdi. Müzikten rol çalmadan ona arka plan oluşturacak bir film yapmak ortaya atılan fikirlerden biriydi. O toplantıdan kafamda çok soruyla ayrıldığımı hatırlıyorum. Üzerinden birkaç gün geçtikten sonra bu kırılma mekânlarına dair bazı imgeleri Alice ile paylaştım ve böylece projenin ilk tohumunu atmış olduk. O dönemde zihnimde bu filmi üretmek yoktu. Sanırım yaptığım işin alışkanlığından olsa gerek, binaları biz inşa etmediğimiz için ve bu filmi de yapacak birileri olacaktı herhalde. (Gülüyor) Süreç düşündüğüm gibi ilerlemedi, bu filmi yaparken buldum kendimi. Bazen en iyi yol kolları sıvayıp yapmak sanırım.


Bu dijital yerleştirme ilk olarak Alice Sara Ott’un Londra konserinde sahnelendiğinde ne gibi reaksiyonlar aldınız?


HD: Ben pandemi kısıtlamaları dolayısıyla maalesef ilk konseri izleyemedin. Fakat Alice konserin akabinde beni arayıp tepkilerin daha öncekilerden çok farklı olduğuna, izleyicilerin kendi hayatlarına dair birçok şey bulduklarına ve kişisel serüvenlerine işaret eden bağlar kurduklarına dair yorumlar aldığını söyledi. Sonra Alice her konserin ardından sanki ilk defa deneyimliyormuş gibi beni aramaya ya da bana yazmaya devam etti. Bu ikimiz için de çok heyecan verici bir proje. Alice Münih’te yaşıyor. Ben Londra’daki prömiyeri kaçırınca izlemek için Münih’e gittim fakat vardığımda yaptırmak durumunda olduğum Covid-19 testinin sonucu pozitif çıkınca konsere yine katılamadım. Sekiz gün karantinada kaldıktan sonra bu defa konseri izlemeye Luzern’e gittim. Bu ilk deneyim benim açımdan şaşkınlık ve heyecan dolu geçti. Hem Alice’i dinledim hem filmi izledim. Aynı zamanda insanların tepkilerini gözlemledim, onların heyecanını görmek beni çok etkiledi. İzleyicilerin belirli zamanlarda elleriyle yanlarındaki insanın bacaklarını sıktıklarını veya omuzlarıyla hafifçe dokunduklarını gördüm. Bu tür bir şahitlik Alice’in hiçbir zaman göremeyeceği türden; onun da bu anlara tanıklık edebilmesini isterdim