Ufuk ile zamanın katmanları arasında: the sun and the mountain
Ugo Rondinone’nin İstanbul’daki ilk kişisel sergisi the sun and the mountain, 2 Eylül - 8 Kasım 2026 tarihleri arasında Dirimart Dolapdere’de izleyiciyle buluşuyor. İkonik mountain serisinden yirmi yeni heykel ile gün doğumu ve gün batımı temalı on dört suluboyayı bir araya getiren sergi, doğanın döngülerini ortak insani deneyimler olarak okuyarak galeri mekânını bir tefekkür alanına dönüştürmeyi amaçlıyor
Hazırlayan: Merve Akar Akgün

Ugo Rondinone, Fotoğraf: Berk Kır
Ugo Rondinone’nin otuz yılı aşan sanat pratiği, doğanın arketipleriyle insanın zamansallığı arasında kurulmuş nazik bir ilişki. Sanatçı, dağları, güneşi, ayı, mevsimleri ve gökkuşağını varoluşun her an dönüşmekte olan doğasının birer tezahürüne dönüştürüyor. Rockefeller Plaza gibi mega bir kent olan New York’un kalbinde gösterdiği dev ham taşlardan Nevada Çölü’e diktiği neon monolitlere uzanan sergi tarihinde, kamusal anıt olgusunun eril ve buyurgan tarihini doğayı kullanarak altüst ediyor.
Rondinone’nin İstanbul’daki ilk kişisel sergisi the sun and the mountain, Dirimart Dolapdere’de izleyiciyi tam da bu karşılaşmanın ortasında bırakan cinsten: mountain serisinden 2023 tarihli yirmi yeni heykel ile gün doğumu ve gün batımının geçici eşiklerini yakalayan on dört suluboyayı buluşturuyor. Çocukluğunu doğduğu ve büyüdüğü İsviçre’deki göl kenarı kasabası Brunnen ile İtalya’dan İsviçre’ye göç eden anne ve babasının memleketi, taş evleri ve mağaralarıyla ünlü tarihi Güney İtalya şehri Sassi di Matera arasında geçiren sanatçı, dili, kavramları ve didaktik açıklamaları bir kenara bırakarak izleyiciyi bedenin bildiği bir “oluş hali”ne davet ediyor ve ekliyor: “Anlaşılabilirlik gibi bir derdim yok. İnsanlar bana bir işi anlamadıklarını söylediklerinde onlara, ‘Güzel, o zaman sadece bakın,’ diyorum.”
İstanbul’daki bu ilk sergisi vesilesiyle bir araya geldiğimiz Ugo Rondinone ile arazi sanatı ve pop sanat arasındaki geçirgenliği, dilin sınırlarına karşı sanatın gücünü, Antroposen çağında yeryüzünü sadakatle kaydetmeyi ve yapıttan doğan mitolojiyi konuştuk.
Söze erken dönem yapıtlarınıza dönüp bakarak başlamak isterim. 1990’larda zamanı ve döngüyü merkezinize aldınız. Modern/ataerkil tarih anlayışı, zamanı daima “ilerleyen, fetheden ve biriktiren” bir hatta çizgisel olarak kuruyor. Oysa siz, saatler, aylar ve döngüler aracılığıyla zamanı esnetiyor, donduruyor ya da bir kısır döngüye kilitliyorsunuz. Erken döneminizdeki yavaşlık ve tekrar vurgusuyla zamanı kıstırma fikrinin ardında ne vardı?
Şiirden her zaman ilham aldım. Şiire ve sanata içkin bir yavaşlık var. Sözcüklerin ve imgelerin yavaşlığı. Ben yavaşlığı, sadece var olabilme imkânıyla ilişkilendiriyorum. Hızın aksine, yavaşlığın benden hiçbir talebi olmuyor. Beni kendi zamanımdan çekip çıkararak kendi zamanına katmıyor. Şiir ve sanat, zamansallıkları yavaşlatıyor ve genişletiyor. Hiçbir şey hiçbir zaman bütünüyle bitip gitmiş değil; her şey tekerrür edebilir ya da yeniden can bulabilir. Geçmiş, bugün ve gelecek, tıpkı rüyalarda olduğu gibi birbirine dolanıp bir döngü kurabilir. Rüya simgeleri ve rüya sesleri yoğunlaşır, serbestçe çağrışır ve müşterek bir rezonans yaratır. Bir şiir ya da bir sanat yapıtı çizgisel bir mantığı olmayan çoksesli bir kurgu olabilir.
2000’lerin başında, New Museum’un cephesine yerleştirdiğiniz neon gökkuşağı Hell, Yes! gibi yapıtlarla kamusal alana açıldınız. İlk bakışta popüler kültürün, reklam dilinin ve tüketim toplumunun ışıltılı, neşeli cazibesini ödünç alıyor gibiydiniz. Oysa bu parlak neon estetiğinin altında yabancılaşma ve melankoli hisleri yatıyordu. Kamusal alanda gerçekleşen bu haykırış o dönemde sizin için o zaman ne ifade ediyordu ve bugün ne ifade ediyor?
İlk kamusal heykelim, 1997 tarihli gökkuşağı şiiri cry me a river’dı. AIDS krizi hâlâ bütün bir kuşağı kasıp kavuruyordu ve ben de eşcinsel bir erkek olarak kendimi görünür kılmak istiyordum. Gökkuşağı hem gey topluluğunun bir simgesi hem de evrensel bir imgeydi. Herkesle ve her şeyle aradaki bir köprüydü. Eşcinsel bir erkek olarak büyümek, toplumun hem içinde hem de dışında var olmanın ne demek olduğunu kaçınılmaz olarak fark ettirdi bana. Kimliğin sabit bir şey olmadığını erkenden öğrendim; kırılganlığa, arzuya ve hasrete karşı duyarlı hale geldim. 1990’ların başında sergiler açmaya başladığımda, pek çok kuir sanatçı AIDS krizine yanıt üretiyordu. Yapılan işler aciliyet taşıyordu, çünkü hayatlarımız bunu talep ediyordu. cry me a river işte bu döneme aittir. Evet, kederden doğmuştu ama aynı zamanda umuttan da.
1991’deki ilk sergimden bu yana çok fazla değiştiğimi sanmıyorum. Güncel politik olaylara doğrudan tepki veren bir sanatçı değilim. Kederi ve yası temsil edebilirim ama kendimi hep ışık sanatçısı olarak görüyorum. İzleyiciyi ışığa, güneşe doğru yönlendirmek istiyorum. Hepimizin üzerinde parıldayan güneşe. Renk, dünyanın ışığı. İşlerim çoğu zaman çocuksu olabiliyor ve onların izleyiciyi içeri buyur etmesini istiyorum. Kendimle izleyici arasına duvarlar örmek istemiyor, pencereler ve kapılar açmak istiyorum.
Kamusal sanat benim için bilhassa anlamlı, çünkü kamusal alan herkese ait. Yapıtla karşılaşmak için bilet almaya ya da güncel sanat hakkında bir şeyler bilmeye ihtiyacınız yok. Bir çocuk, bir turist, her gün işe gidip gelen biri ya da köpeğini gezdiren bir insan, yalnızca orada bulunarak yapıtın bir parçası haline gelebiliyor. Bu demokrasiyi seviyorum. Kamusal heykel gündelik hayatın içine sızıyor. İşe giderken karşınıza çıkıp sizi şaşırtabiliyor, bir dostla buluşma noktasına dönüşebiliyor ya da değişen mevsimler boyunca size eşlik edebiliyor. Zamanla bulunduğu mekânın hafızasına işleniyor. Kariyerim boyunca hepimize ait olan formlarla çalıştım: ağaçlar, dağlar, insan figürü, güneş, ay. Kamusal alan bu formlara doğal bir yuva hissi veriyor çünkü hiçbir açıklamaya ya da davete gerek kalmaksızın, özgürce karşılaşılabilir kılıyor. Ayrıcalıklı/ seçkinci bir bilgi yerine, her zaman müşterek deneyimler yaratan yapıtlar üretmek istedim. Bence en iyi kamusal heykel, insanlardan sanat dünyasına adım atmalarını beklemez, sanatın insanların hayatına girmesine yol açar.
Solda: Ugo Rondinone, vocabulary of solitude, Yerleştirme görüntüsü, Museum Boijmans van Beuningen, Rotterdam, 2016
Sağda: Ugo Rondinone, where do we go from here?, 1999, Neon, pleksiglas, yarı saydam folyo, alüminyum, 625 x 1150 x 10 cm
2010’larda uyumak, şikâyet etmek ve nefes almak gibi gündelik insani eylemleri balmumu palyaço yerleştirmeleriniz (vocabulary of solitude) aracılığıyla anıtsal bir ölçeğe taşıdınız. Sanat tarihinde palyaço, genellikle erkek egemen eğlence endüstrisinin “her koşulda mutlu görünme” dayatmasının bir figürü olarak bilinir. Oysa sizin palyaçolarınız zamanda kıstırılmış, tükenmiş ve hareketsizler. Neden?
Palyaço, tuhaf kostümü, kendine has makyajı, rengârenk peruğu, abartılı ayakkabıları ve renkli giysileriyle seyirciyi eğlendirmek üzere kurgulanmış, hemencecik tanınabilen, ikili cinsiyet kalıplarının dışındaki (non-binary) bir karakter. Kulağa aynı zamanda bir drag queen tarifi gibi gelmiyor mu? 1990’ların başında, AIDS krizi döneminde palyaçoyu bir alter ego olarak kullanmaya başladım: eşcinsel bir sanatçı, dışlanmış biri, insanların korktuğu biri. Palyaço ile bir eğlendirici olarak sanatçı arasında da doğrudan bir bağ var. Peki, palyaço ya sadece oturup tefekküre dalan biri olsaydı? Ya sanatçı sadece oturup tefekküre dalan biri olsaydı? Ya sanatçının söyleyecek hiçbir sözü, savunacak hiçbir şeyi olmasaydı?
Bu edilgen figürle, sanatçının bir eğlendirici olması gerektiği yönündeki baskıdan kaçmak istedim. Kendime mümkün olduğunca geniş bir özgürlük tanımak ve kendi kurallarımı kendim koymak istedim. İşte bu özgürlük fikri çıkış noktam oldu. Palyaçoyu, yani eğlendirici bir figürü aldım ve eğlendirmeyen, yalnızca oturup tefekküre dalmış birine dönüştürdüm.
Solda: Ugo Rondinone, human nature, Yerleştirme görüntüsü, Public Art Fund, Rockefeller Plaza, New York, 2013
Sağda: Ugo Rondinone, seven magic mountains, Yerleştirme görüntüsü, Public Art Fund, Nevada Museum of Art, Las Vegas, 2016, Fotoğraf: Gianfranco Gorgon
Rockefeller Plaza’daki masif taş bloklar (human nature, 2013) ve Nevada Çölü’nde yükselen neon renkli dev kayalarla (seven magic mountains, 2016), sanatınızı doğa ve kamusal mimariyle çarpıştırdınız. Eril sanat tarihi kamusal anıtı her daim “pürüzsüz, bronz ve muzaffer erkek bedenleri” üzerinden inşa ederken siz doğanın yontulmamış taşlarını üst üste yığıp onları yapay renklerle boyayarak bu anıtsallık tanımını sarstınız. Bu işler, doğayı iktidar alanına zorla sokmaya yönelik bir strateji hissi veriyor. Kullandığınız ham malzemelerle erkek egemen anıt geleneğini nasıl dönüştürüyor, manipüle ediyorsunuz?
Web sitem iki bölüme ayrılıyor: Gece ve Gündüz. Gece bölümü, ya siyah-beyaz olan ya da bronz, alüminyum ve taş gibi kendi malzemesinin doğal rengini koruyan işleri barındırıyor. Gündüz bölümü ise renk çemberini ve gökkuşağı spektrumunu kullanan işleri içeriyor. Bu iki kutup, sürekli olarak birbirinin üzerine inşa ediliyor ve birbirine tepki veriyor. Bu ilişki belki de en iyi iki açık hava projesi üzerinden açıklanabilirdi onlar da sizin sözünü ettiğiniz human nature (insan doğası) ve seven magic mountains (yedi sihirli dağ). Her ikisi de birincil malzeme olarak taşı kullanıyor; ancak doğal ile yapay arasındaki ilişkiyi tersyüz ediyorlar. Kentleşmenin merkez üssü olan Rockefeller Plaza’da taşı ham bıraktım. Nevada Çölü’nde ise taşları neon renklere boyadım. Biri doğalı yapay bir çevrenin içine yerleştiriyor, diğeri ise yapayı doğal bir çevrenin içine oturtuyor. Ham taş figürlerle, arazi sanatının klasik malzemelerini şehrin yüksek ritimli atan kalbine taşıdım. Neon taş dağlarla ise pop sanatın stratejilerini çöle götürdüm.
Bugün baktığımızda taşlarınız, ağaç formlarınız, güneş ve ay heykelleriniz ekolojik krizin ve insan merkezli tahribatın eşiğinde duruyorlar. Modernitenin dünyayı tüketen mantığına tezatla, yapıtlarınızda ısrarla ilksel, kadim ve döngüsel bir evren inşa ediyorsunuz. Sanatınız aracılığıyla Antroposen’in yarattığı bu tahribata karşı yeryüzüne ait yeni bir mitoloji mi kuruyorsunuz?
Otuz yılı aşkın bir üretim sürecinin ardından, yapıtın kendi yolunu çizmesine olanak tanıyan kişisel bir dil geliştirdim. İşe dünyayı ve onun yıkıcı durumunu düşünerek başlamıyorum. Kendi söz dağarcığımla ve bir önceki işin bir sonrakine açtığı alanla başlıyorum. Her yeni yapıt serisi, kendisinden önce gelene bir yanıt veriyor. Güneş, ay, yıldız, şelale gibi aynı arketipsel forma geri dönebiliyorum ancak malzemesini, ölçeğini, rengini veya fiziksel durumunu değiştiriyorum. Bir balık form olarak ham bronzdan renkli cama geçebiliyor ya da bir şelale döküm alüminyum olarak, beton ve bitki örtüsü üzerinden akan gerçek bir su ya da ezilmiş değerli taşlarla renklendirilmiş şeffaf reçine olabiliyor. Etrafındaki her şey değişebilirken form tanınabilir kalıyor.
Bu dilin merkezinde, dışımızdaki dünya ile içimizdeki dünya arasındaki kesintisiz alışveriş var. Güneş, ay ve diğerleri gibi doğal formlar bakışı dışarıya yöneltirken pencereler, kapılar, duvarlar, maskeler, pasif palyaçolar ve nü figürler bakışı içeriye çeviriyor. Bunları iki ayrı dünya olarak görmüyorum. Yapıt bu ikisi arasında devinmeye devam ediyor. Benim için bu hareket daima dinamik kalmalı. Bir iş diğerini doğuruyor ve dil kendi içinden büyümeyi sürdürüyor. Otuz beş yılın ardından, yeni bir dil aramak için işlerimin dışına bakmıyorum. Sadece yapıtın kendi yarattığı dili takip ediyorum.
Pratiğim derinden ikili bir yapıya sahip ve bunun belki de çocukluğumda Brunnen ile Matera arasında büyümemle bir ilgisi var. Brunnen, İsviçre’nin merkezinde, ülkenin tarihi kalbinde, Alpler ile çevrili bir yerde. Dağlar orada yalnızca bir manzara değildir; gündelik hayatı doğrudan biçimlendiriyor. Peyzaj sessiz, ölçülü ve anıtsal. İnsanlarında da belirgin bir mesafe var. Duygular dramatik olmaktan ziyade çoğunlukla sessizce ifade ediliyor. Her yaz bambaşka bir dünyaya adım attığım çocukluğumu ise dünyanın kesintisiz olarak yaşanılan en eski kentlerinden biri olan Güney İtalya’daki Matera’da, büyükanne ve büyükbabamla geçirirdim. Brunnen dağlar, göller ve otlaklarla tanımlanırken, Matera mağaralar, taşlar ve binlerce yıllık insanlık tarihiyle şekillenmişti. Antik mağara yerleşimleri arasında oynar, tarih öncesi duvar resimleri ve kayalara oyulmuş kiliseler arasında dolaşırdım. İsviçre bana doğanın mevcudiyetini öğrettiyse, Matera da insan geçmişinin mevcudiyetini öğretti. Manzaralardan biri ufka doğru dışarıya, diğeri ise zamanın katmanları arasından içeriye bakıyordu.
Soldan sağa: Ugo Rondinone, violet black yellow blue mountain, 2026, Boyanmış taş, paslanmaz çelik ve beton heykel, Heykel: 102 x 29 x 27 cm, Kaide: 85 x 26 x 26 cm
Ugo Rondinone, orange silver yellow mountain, 2026, Boyanmış taş, paslanmaz çelik ve beton heykel, Heykel: 102 x 29 x 27 cm, Kaide: 85 x 26 x 26 cm
Ugo Rondinone, black blue white blue mountain, 2025, Boyanmış taş, paslanmaz çelik ve beton heykel, Heykel: 122 x 28 x 18 cm, Kaide: 65 x 33 x 33 cm
İstanbul’daki yeni serginizin merkezinde taş heykeller ve suluboyalar var. Otuz yılı aşkın süredir doğayı insanın zamansallığıyla diyaloğa sokarak evrensel ritüellere dönüştürüyorsunuz. Bu neon renkli, dengelenmiş taşlar Dirimart Dolapdere’nin beyaz küpünde bir araya geldikçe sanki insanlığın doğayla olan bağını onaran “modern menhirler” olarak kutsiyet kazanıyorlar derken ziyaretçiye neyi hatırlatıyorsunuz?
Ziyaretçilere bakmayı hatırlatıyorlar. Anlaşılabilirlik gibi bir derdim yok. İnsanlar bana bir işi anlamadıklarını söylediklerinde onlara, “Güzel, o zaman sadece bakın,” diyorum. Ona maruz kalmak, gücünün bir parçasıdır. Kendinizi entelektüel bir anlama çabasıyla tüketmeyin. Beden, beynin kavrayabileceğinden çok daha önce bilir şeyleri. Benim için sanat, bir nesnenin geliştirilmesinden ziyade öncelikle bilincin gelişimiyle ilgilidir. Nesne yalnızca bir katalizördür.
Sanat aynı zamanda sözcüklere karşı verilmiş bir savaş. Sözcükler vasat bir sanat yapıtını göklere çıkarabilir, harika bir yapıtı ise değersizleştirebilir. Dil aldatıcıdır çünkü kavramları başka kavramlarla açıklarız. Bu baştan kaybedilmiş bir oyundur. Dilin o aciz, yanılsamalı yapısını onaylamak ile bir sanat yapıtının ruhani ve büyüleyici gücüne duyduğum inanç arasında belirgin bir ayrım var. Bir sanat yapıtını dilsel uzlaşılar üzerinden anlamak zorunda değilim. Onu yalnızca hissetmem gerekiyor.
Sağda: Ugo Rondinone, ersteraugustzweitausenddreiundzwanzig, 2023, Tuval üzerine suluboya, 28 x 40.6 cm
Solda: Ugo Rondinone, fünfteraugustzweitausenddreiundzwanzig, 2023, Tuval üzerine suluboya, 30.5 x 45.7 cm
mountain serisinden neon renkli dengelenmiş taşların düşey ağırlığı, 2023 tarihli suluboya seriniz ersteraugust’un akışkanlığıyla yan yana gelerek izleyiciye bir “iç coğrafya” örüyor diyebilir miyiz?
Sanat aracılığıyla yaşamı kutluyorum: mevsimlerini ve ritimlerini, gezegeni paylaştığımız bitkileri ve taşları, ve kendi hayatlarımızı. Bir günlük yazarı gibi, yaşayan evreni kaydediyorum. Bu mevsimi, bu günü, bu saati, çimlerin arasındaki bu sesi, kıyıya vuran bu dalgayı, bu gün batımını, günün bu sonunu, bu sessizliği...
Dünyayı, görünüşlerin aldatıcı olabildiği ve nihai gerçekliğin nadiren algılandığı gizemli bir yer olarak görüyorum, herkesin kendi zamanını ve mekânını yarattığı bir dünya. Bu bir paradoks. Bir taraftan zamanı ve mekânı güvenilir ve öngörülebilir varlıklar olarak deneyimliyoruz fakat zaman ve mekânın içsel yaşamı kasvetli, labirentimsi ve tekinsiz olabiliyor. İşlerim yalın/spartan, sade ve ritmik; kimi zaman ise tekerlemeyi andıran bir ahengin sınırında geziniyor. “Zekice” görünmeye çalışan işler üretmekten kaçınmak istiyorum. Yapıt gözleme dayalı ve dolaysızdır, olduğu gibidir. Yapıt bir labirent kurma niyetinde olmamalıdır. Ne bir diploma ne de dipnotlar gerektirmemelidir.
Doğa en sık başvurduğum izlek. Belki de bu durum beni kimi zaman modası geçmiş sayılarak bir kenara itilen bir janra dahil ettir. Fakat benim doğam, dünyadaki hareketin doğası: Gözleme dayalı ve tam da o âna ait.





Yorumlar