Ters Perspektif | Giotto’nun alametleri: Efsane ve gerçek

İki haftada bir Cuma günleri unlimitedrag.com’da yer bulan Ters Perspektif başlıklı yazı dizisi devam ediyor. Oğulcan Yiğit Özdemir’in Panofsky ve Florensky gibi isimlerin izinden giderek, sanat tarihinin resim sanatından ödünç aldığı bir “aygıt” olan perspektifi sembolik yüküyle beraber kenara alarak sanat tarihinin olaylarına "tersten" ya da alışılmadık açılardan yeniden baktığı serinin bu haftaki yazısında tarih yazımına, sanatçı-dehalara ve Giotto’nun alametlerine uzanıyoruz


Yazı: Oğulcan Yiğit Özdemir


İtalyan Rönesans’ından Beş Ünlü Adam (detay), anonim (Floransa okulu), 65.5 x 21.3 cm, 1490’lar ile 16. yy arası, panel üzerine tempera, Louvre müzesi


Konu sanatın tarihini yazmak olduğunda, Giorgio Vasari’nin adı bu disiplini, sanatçıların etrafında dönecek şekilde kurumsallaştıran ve kuramsallaştıran kişi olarak geçiyor. Daha sonra, 20. yüzyıla gelindiğinde Sigmund Freud tarafından dehalar üzerine yazılacak satırlar, yine büyük ölçüde Vasari’nin tanıklığı ve toparladığı anekdot ve belgeleri referans alıyor. Günümüzde çoğu sorgulanan ve gerçekliğine gölge düşmüş bu kayıtlar, aslında 19. yüzyılda Fransız entelektüel Jules Michelet tarafından oluşturulacak Renaissance efsanesi için de birer kalkış noktasıydı.


Batı kültürünü biçimlendiren düşün ve sanat insanlarını anmak istediğimizde, çeper modernleşmeleri için de geçerli olan şeyler, elbette Rönesans ve Aydınlanma ikilisini bu düşünsel mizansenin sac ayakları olarak adlandırmak, Orta Çağ’ın kapalı-tümden gelimci düşünme biçiminden uzaklaşmanın emareleri olarak tanımak. Mademki, sanatçı fenomeni ilk olarak Batı dünyasında, bilhassa da Vasari’nin kanıtladığı biçimde Erken Rönesans’ta, Giotto’nun müjdelediği bir şey idi, bunun daha sonra, biraz da dışarıdan tanındığı kültürlerde sanatçı olmanın ne demek olduğu da bu tarihsel yapıya eklemlenerek açıklanabilir.


Elbette ki bu, bilginin mirasçısı olan iktidar yapıları ve siyasi dengelerin çıkarlarına da belli bir ölçüde hizmet edildiği müddetçe geçerli. Daha önce bir başka yazımda da irdelemeye çalıştığım, çeper, bilhassa da Orta Doğu modernleşmelerinde sanatçının bir çeşit “kötü şans” ile doğduğu tespiti de, önemli ölçüde bu zemine oturuyor. Bunun sebebi, yetenekleri ve şöhretini gerçekleştirmesinin kendi ulusal mecrasının dışındaki, çoğu zaman elindeki verili yapılardan daha hacimli güçlerle de ilişkili olması.


Sanat, imza, tekillik


Elbette her tarih yazımının içerisinde bir parça mit, efsane ve vakalara dair yüceleştirme bulunur. Bunun sebebi bu tarihsel olayların, kendinden önce ve sonra gerçekleşenler şeklinde uyguladığı ayracı vurgulamak, biraz da kaçınılmazlıklarına gölge düşmesine mani olmak içindir. Kişiliğimizin rüyalar ve kendimize anlattığımız öykülere pek çok sicimle bağlı olması bir yana, elbette tarih yazımının da tamamıyla verilere dayanması için epey bir zorlamak gerektiğini kabul etmek gerek. Neticede veriler değişebildiği, yeni veriler toplanabildiği gibi, onları yorumlama biçimimize dair değer sistemlerinin yerinden oynadığı nadir de olsa vaki.


Yaşam, doğa ve çalışma üzerine düşünsel birikimimiz, bizi sanatımızın neye benzeyeceğine dair belli bir donanımla baş başa bırakır. Ortaçağ ile Rönesans arasına bir ayrım çizgisi koyuyorsak ve bunu sanat tarihinde Giotto di Bondone ve onun perspektifi ve natüralizmiyle özdeşleştirdiysek, bunun sebebi sanatının aynı zamanda bu başlıklarda yeni bir değer sistemini temsil etmesinden.

Bunların başında sanatçının biricikliği ve onun nişanesi olan imzası fikri geliyor. Batı uygarlığının üzerinde durduğu sac ayaklarından biri olan bireysel özgürlük (ve uzantısı olan ifade özgürlüğü ideali), sanatçının bireyselliği ve imzası fikrinden ayrı düşünülemez. Bu aynı zamanda, sanata sahip olan ve onun üzerine söz üreten kurum ve şahısların kendi bireyselliği için de bir ayna vazifesi görüyordu, elbette. Bu Giotto’yla simgelenen Erken Rönesans’ın yaşamdan anladığı şey, denilebilir.


Öte yandan, bu elbette deha, ilham ve doğa (sadece bir olgu olarak değil, esinin kaynağı olarak doğa) üzerine de bir değer setiyle beraber düşünülmeli.


Giotto, Ağıt (İsa’nın yası), İsa’nın yaşamından sahneler, 200x185 cm, fresk, 1304-6, Scrovegni Şapeli


Sanatçının doğumu, geleneğin çözülüşü


Floransa Katedrali'nin üzerine bina edildiği Santa Reparata Katedrali'nde 1970'lerde yapılan kazılarda bulunan kemik örneklerinden elde edilen profil Giotto’nun kimi resimlerinden portrelerle örtüşmesine rağmen, bu konuda kesin bir bilgi yok. Elde edilen bilgiler çok kısa, geniş alınlı bir insan portresi çizmekte. Her halükarda kemikler Vasari’nin işaret ettiği yerde çıkmamış. Vasari’nin çizdiği Floransalı dahi çoban çocuğu portresiyle ilgili de pek çok şüphe var. Nüfus sayımı ve sağlık kaydı gibi belgelerin olmadığı bir dönemden bahsettiğimizi düşününce, meselenin masal ile karışması akla uygun.


Floransalı ressam Cimabue tarafından yeteneği keşfedildiği söylenen ancak onun atölyesinde eğitim görüp görmediğinden dahi emin olamadığımız bir ismimden geriye kimisi ona atfedildiği söylenmekle beraber yalnızca eserleri kalıyor. Ona ait olduklarını savlayabileceğimiz kişisel üslubu aracılığıyla eserlerinde kurduğumuz özdeşlikler bize karmaşık olmayan, natüralist ve paleti zengin bir Giotto imgesi bırakıyor.


Böylelikle ilk sanat eleştirmeni ve tarihçisi olan Vasari’nin sanatçının yaratılmasındaki rolünün farkına varmakla beraber, döneme şahitlik etmek bakımından üstlendiği siyasi ve entelektüel misyona da tanık oluyoruz. Ortaçağ’ın aşiret usulü yönetilen derebeyliklerinden daha gelişkin ve ileride ulusal yasallığa evrilecek krallıklara doğru genişlemesinde, elbette bireyin mobilizasyonu onu daha özgür ve eşsiz yapacaktı. Giotto’nun getirdiği enginlik, anlatım ve dünyevilik de bunun yansıması.


Dolayısıyla geleneğin sürdürülmesi olarak usta-çırak ilişkilerinden, sanatçı-dehaların bir silsilesi olarak sanat tarihine geçiş yapılıyordu. Bugün bulunduğumuz noktada ise bu fenomen hemen hemen özümsenmiş ve aşılmaya hazır durumda, kimse artık tekil şahısların, çoğu zaman da erkek olduğu hesaba katılırsa bu nebze bir özgünlüğün ifadesi olabileceğine inanmıyor.


Bu anlamda yeniliğin ne yöne doğru gelişeceğini tahmin etmek veya kuramsallaştırabilmekle beraber, henüz gerçekleştiğini söylemek zor. E. H. Gombrich’in tabiriyle modernliğin yenilik tutkusundan, üslup ve okullaşmaları sürdüren ve zanaata hâkim bir sanatçı profiline doğru eğim yapıyoruz. Ancak bu henüz eski gelenekçi-halk sanatı çizgisine de uzak, sanatçıdan çok eserin ve ekolün merkezde olduğu bir melez.