Ters Perspektif | Entelektüel portreleri: Manet’nin yazarları

İki haftada bir Cuma günleri unlimitedrag.com’da yer bulacak olan Ters Perspektif başlıklı yazı dizisinde Oğulcan Yiğit Özdemir, Panofsky ve Florensky gibi isimlerin izinden giderek, tarihsel bir icat, bir resimsel düşünün ürünü, sanat tarihinin resim sanatından ödünç aldığı bir “aygıt” olan perspektifi sembolik yüküyle beraber kenara alarak sanat tarihinin olaylarına "tersten" ya da alışılmadık açılardan, bir deyimle "kadrajı kaydırarak" yeniden bakıyor. Önce ve sonra ilişkilerinin coğrafya ve ideolojiyle harman olduğu bu karmaşada, şeyler ve olaylar arasındaki ilişki de, “bu açıdan” farklı görünüyor. Serinin bu haftaki yazısında Manet’nin portreleri özelinde “yüz”leri ve temsil ettiklerini tartışıyoruz


Yazı: Oğulcan Yiğit Özdemir


Stephane Mallarmé’nin portresi, Édouard Manet, 270x360 cm, tuval üzerine yağlıboya, Musee d’Orsay



İnsan yüzünün barındırdığı tüm gizemlerle birlikte, resmedilmesi oldukça güç bir boyutu olduğunu ilk fark edenler, elbette yalnızca modernler değillerdi. Antik Yunan’dan beri portre (ve elbette büst) sanatı için çeşitli kaideler olduğundan söz etmek mümkün. Karakter ve mizaca yönelik ilk kıvrımlar ise, antik Roma heykeltıraşlığında belirecekti. Genel olarak daha realist olduğunu teslim edebileceğimiz Roma heykeli, Yunan’ın aksine idelerden değil, hukuk ve tıp bilgisinin getirdiği dünyevilikten besleniyordu.


Önceleri, aslına bakılacak olursa 19. yüzyılın ortalarına kadar genelde önemli devlet, siyaset ve sanat adamlarının sanat tarihi içerisinde bir “yüz”ü olduğundan bahsedilebilir. Genelde yüzü olmanın ayrıcalığı, ne gibi işlere imza atmış olunursa olsun, iyi veya kötü, bir etik çağrının muhatabı olabilme ayrıcalığıydı. Kısacası sözün, naçiz vücudun yaşantıladığı tarih diliminden ötesine sarkmasına imkân veriyor, yüzü olan “beni hatırlayınız” notunu düşme ayrıcalığına sahip oluyordu.


Özel olarak resmedilmeleri nadirattan da olsa, “avam”dan kimselerin portrelerinin de resme konu olduğu vaki olmakla birlikte, bu eserlerde bulunan hatlar dönemleri içerisinde genelde anonim kaldılar. Yanı sıra 18. yüzyılın sonlarında Fransız ressam Nicolas Poussin gibileri halkta ve günübirlik çalışmasında beliren ideal vücut ve hatları araştırmaya koyulmuştu. Bir çeşit halkçı Platonculuktu bu, denilebilir. Kuşaktan kuşağa değişse ve gelişse de tekrar tekrar beliren yüz ve beden hatlarını soru konusu edinmişti o.


Yüzünde bir yer


O halde edebi sanatların ve yazının, Fransız Devrimi ve matbaa ürünlerinin hızlı ve kamusal dolaşımı da hesaba katıldığında yaygın bir popülariteye sahip olduğu 19. yüzyılda yazarların, şairlerin ve edebiyat eleştirmenlerinin portre sanatına konu edilmelerinin, mütevazı da olsa vakti gelmiş bir yenilik olduğundan söz edilebilir. Bu yeniliğin en uç noktasında, bütün bir edebiyat ekolünü bir araya toplayan grup resimleri olduğu kadar, dönemin önemli entelektüel simalarının bireysel portreleriyle sınırlandırılmış örneklerden de bahsedilebilir. Bu yazıda konu edineceğim üç portrenin (Zacharie Astruc, Emile Zola ve Stéphane Mallarmé) ressamı, dönemin devrimci isimlerinden Edouard Manet.


Zacharie Astruc’un portresi, Édouard Manet, 90x116 cm, 1866, tuval üzerine yağlıboya, Kunsthalle Bremen


Zacharie Astruc (1866)


Astruc döneminin etkili ve yeniliklere açık, “ilerici” simalarından, realist ve empresyonist ressam çevrelerinin savunusunu veren bir kalem erbabı, ressam, heykeltıraş ve şair. Aynı zamanda yazdığı makalelerle Fransız resmi üzerinde Japon sanatı etkisinin gelişmesine neden olmuş, Hispanik dillerdeki edebiyata hâkim bir yazar.


1863’te III. Napolyon’un izni ve emriyle açılan salon des refusés (reddedilenler salonu) sergisinden iki yıl sonra, 1865’teki reddedilenler sergisinde teşhirde olan Manet’nin ünlü Olympia tablosunun isim babası ki, girişte dağıtılan broşürde yer alan aynı adlı şiirin de şairi. Hemen bir sene sonra ise Manet’nin bizzat modeli olarak yüz hatlarını sanat tarihine teslim edecek.

1907 senesindeki vefatına kadar pek çok esere imza atacak ve Fransız sanatının erken modernliğine yön verecek Astruc.


Emile Zola (1868)


Dönemin Fransa’sının önde gelen aydın ve yazarlarından Zola, yapıtlarında kendi ifadesine göre “kalıtsallığı” yani soyaçekimi ön plana alan bir kurgu mekanizması geliştirmişti. Bu edebi metodolojiye göre yapıtları dokuyan akıma yazın tarihinde “natüralizm” adı verilir. Zola kurgularını üst belirleyen bu yönteme dayanarak toplumdaki ahlaki çözülmeleri de detaylı incelemelere konu ediniyor, sosyal ve ırsi koşullanmalar arasındaki dolaşık ilişkileri irdeliyordu.

Evlatlar da babalarının yüzlerini kendi çehrelerinde taşımıyor muydu? Öyleyse, kaderde de bir ortaklık söz konusu olmalıydı. Gerçi bu belirlenim ilişkisinin karmaşıklığıdır tam olarak Zola’nın konusu. Aynı zamanda 1894’teki Dreyfus yargılamalarının, askeri hâkimin antisemit önyargılarının bir ürünü olduğunu ifade etmesiyle, kişinin kalıtsal özelliklerinden ötürü suçlanmasının korkunçluğuna dikkat çekiyor, herkesin kendi eylemlerinden sorumlu olduğuna dair hukuki ilkeyi hatırlatıyordu. Bu, kamusal entelektüelin ilk gövde gösterisiydi, denebilir.

Peki ya Zola’nın portresini yapmak? Manet’nin sanatsal anlamda soyaçekimi irdeleyen bir bakışı olduğunu sadece portre çalışmalarına bakarak söylemek zor olsa da, yaptığı başka bir portre olan İrlandalı yazar George Moore’un (1879) çizgilerinde bu önseziyi çekimser bir tonda da olsa görmekte zorlanmıyoruz. Zola’nın portresi ise bir 19. yüzyıl aydınının Manet’nin atölyesindeki gerçekçi, genç ve öngörülü bir temsili olarak önümüzde duruyor.


Emile Zola’nın portresi, Édouard Manet, 146.5x114 cm,1868, tuval üzerine yağlıboya, Musee d’Orsay


Stéphane Mallarmé (1876)


Edebiyat tarihi yazımında her yazarı, sanatçıyı belli bir akımın temsilcisi olarak sunma eğilimi yaygın olduğuna göre, Mallarmé’yi sembolist akımın bir öncüsü olarak görmemizde de pek bir sakınca yok. Gerçi dil ve yazıyla kurdukları ilişki bakımından sembolizmi bayrak edinen şairlerin, şiirselliği tam da dizelerin söküklerinde, kelimelerin kendi gündelik anlamlarına ışık tutmaktan uzağa savrulduğu yerde aradıklarını da söylemek kaydıyla.

Manet’nin 1876 senesine tarihlenen portresinde akımı şiirleri ve şiirsel söz üzerine düşünceleriyle güçlü bir edebi çevre haline getiren, bir anlamıyla da İngiliz şiirine hâkim olan Romantik etkilerden uzaklaştıran Mallarmé koltuğa kıvrılmış, purosunu tüttürüyor. Yanı sıra sağ eliyle gösterdiği kitaptan ötürü, modern sanat üzerinde Astruc’un İspanya seyahatlerinden sonra etkili olmaya başlamış El Greco’nun, 1609 tarihli şair Felix Paravacino portresini de anıştırıyor. Mallarmé, adeta sanatçıların koruyucusu olan bohem bir Aziz Lukas gibi, Zola’nın portresinden de hatırladığımız bir biçimde “metne” işaret ediyor.


Portre, kimlik, aidiyet


Manet’nin portreleri özelinde tartıştığımız “yüz”ler, belki bir anlamda portre sanatının altını çizdiği aidiyet ilişkilerini de; ulusal, yerel, kozmopolit ve her şeyden önemlisi bizzat portre eden vasıtasıyla statü ilişkilerini de görünür kılıyor. Bir entelektüel çevrenin, verimin simaları arasında yer almanın getirdiği çeşitlilik ve sosyal ilişkileri, aynı zamanda dönemin sanat çevrelerindeki tartışma ve sürekliliği de gözler önüne seriyor bu anlamıyla.

Öte yandan Warhol’un bir çeşit yaşam öyküsü niteliğindeki Lou Reed ve John Cale eseri Songs for Drella albümünden Faces and Names adlı parçada da dendiği gibi, “yüzler ve isimler, keşke hepsi birbirinin aynı olsaydı/o zaman kimse kimseleri kıskanmazdı”.