Ters Perspektif | Dada’dan önce, Dada’dan sonra


İki haftada bir Cuma günleri unlimitedrag.com’da yer bulacak olan Ters Perspektif başlıklı yazı dizisi bir aylık aradan sonra ikinci bölümüyle devam ediyor. Oğulcan Yiğit Özdemir’in Panofsky ve Florensky gibi isimlerin izinden giderek, sanat tarihinin resim sanatından ödünç aldığı bir “aygıt” olan perspektifi sembolik yüküyle beraber kenara alarak sanat tarihinin olaylarına "tersten" ya da alışılmadık açılardan yeniden baktığı serinin bu haftaki yazısında Dada Manifesto’ya, sonrasına ve bugünün “saçma”sına uzanıyoruz


Yazı: Oğulcan Yiğit Özdemir


Julian Wasser, Marcel Duchamp, Duchamp Retrospective, Pasadena Art Museum, 1963, 2015


“İlkesel olarak manifestolara karşıyım, aynı genel olarak tüm ilkelere karşı olduğum gibi”. Tristan Tzara 1918’de kaleme aldığı Dada Manifesto’da işlediği temalara oranla, ölçüsüz bir edebi protestoyu, bizzat edebiyatın kucağına işte bu sözcüklerle bırakıyor. Bazen aşırı olan, tam da normla arasına koyduğu bu aşırılık sayesinde bir fark yaratır. Antonin Artaud’dan alıntılarsak, “fark, vahşettir”.


“Bir manifesto ortaya çıkarmak için istemelisiniz: ABC


Ateşle karşı çıkmalısınız: 1,2,3’e


Küçük abcleri ve büyük abcleri fethetmek ve yaymak için kanatlarınızı bilemeli ve öfkeyle kanat çırpmalısınız, imza atmalı, bağırıp çağırmalı, küfretmeli, düz yazıyı mutlak ve reddedilemez bir kanıt olacak şekilde örgütlemeli, sizden daha öteye gidilemeyeceğini ispatlamalı ve özgünlüğün hayatı andırdığında ısrarcı olmalısınız, aynı alelade bir fahişenin Tanrı’nın varlığını ispatlaması gibi.


(…)


Metinlerden anladığımız kadarıyla Kru zencileri kutsal bir ineğin kuyruğuna der ki, Dada. Küpün ve İtalya’da bir caddede bir annenin adıdır: Dada. Aynı anda hem Rusçada hem de Rumencede hobi için binilen bir at ve bir hemşiredir: Dada.” ¹


Hugo Ball & Emmy Hennings


Ball, Tzara, Duchamp: Mâşeri ve atsız


İsviçre’nin Zürih kentinde Hugo Ball ve ortağı Emmy Hennings tarafından 1916 yılından başlayarak yürütülen Cabaret Voltaire’de ilk tohumları atılan Dada hareketi, 1920 yılına gelindiğinde artık uluslar arası bir fenomendir. Hareket 1920’lerin ortalarına dek aktif kalacak, ardından ihtilaflı bir biçimde sürrealizme evrilecek.


Birinci Dünya Savaşı’ndan itibaren artık birer mit oldukları ortaya çıkan, ilerleme, demokrasi ülküleri ve bu kavramların etrafında dönen Batı uygarlığının güncel siyasetinden sözcüklerin altına sızan kanı pıhtılaşmadan akıtarak yeniden, bu sefer tersinden, belki de okunaksız bir biçimde uygarlık tarihini yazacaklar. Tristan Tzara’nın ifadesiyle “sözcükler bir kamu meselesidir”, öyleyse onlar üzerinde tasarrufu bulunanların riyalarını ters yüz etmek gerekir.


Peki bu nasıl olacaktır? Elbette “akıl” ve “rasyonalite” etrafında şekillenen modern uygarlığın düşünme tarzına çomak sokarak. Kısacası, akıl ve deliliği (papazı ve tövbekârı, doktoru ve hastayı, otoriteyi ve halkı) aynı anda üreten bu uygarlığın “saçmalığını” deşifre etmek üzere alaya alarak.

“Sanat öldü, yaşasın sanat”. Yani, buna yetse yetse yine sanatın ve sanatçıların gücünün yeteceğine inandıklarından.


Marcel Duchamp, Bisiklet Tekerleği, 1951 (1913’teki kayıp orijinalden sonraki üçüncü kopya), MoMA, 2022 ARS, New York

Peki ne demek bu lanet “Dada”?


Duchamp’ın bisiklet tekerleği açıkçası hiçbir anlama gelmiyordu. Bir şeylere yarayan iki nesneyi (bisiklet tekerleği ve tabure) üçüncü bir nesne (bisiklet çatalı) aracılığıyla birbirine monte etmek, iki nesneyi de yapılış amaçlarından uzaklaştırmak, sözün kısası bir şeye yarayan iki ayrı şeyden hiçbir işe yaramayan tek bir nesne ortaya çıkarmak, gerçekten de uzlaşması zor bir usdışılığı ortaya çıkarmaktan öte bir anlama gelmiyordu.


Dolayısıyla bu retinal bir çalışma değildi, hayır, dolayısıyla bu bir heykel de değildi, gülünç olmayın. Öyleyse bu tam olarak “neydi”? İşte Dada, bu sorudur. Dahası, bu ‘“çalışma” özelinde konuşursak heykel olması üzere yapılan nesneleri, nicel estetiği alaya almak üzere meydana getirilmiş usdışı bir uslamlama zinciridir, belki de. Müziğin altını oyan müzik, resmin altını oyan resim ve elbette, şiirin altını oyan bir şiir.


Değil mi ki bütün bu sanatların bu vahşette payı var, değil mi ki onlar bu vahşetin aynı anda hem kültür, hem de ganimet olarak sorumlusu. Peki ya Dada’dan geriye kalan ne olacaktır, öyleyse? Bütün bu taş ve bez yığınına tekrar bakma arzusu, son bir kez daha. Öyleyse, boksör ve şair Arthur Cravan’ın neden otuzlu yaşlarının başında, tam da Paris’te şöhreti yakalamışken birden bir tekneye atlayıp kayıplara karıştığını sorabilir miyiz? İşte bu soru, Dada değildir. Neden (reason) ve akıl (reason) aynı kökten geldiğine göre, espriyi kaçırmışız demektir.


Gerçekten de bu gerçekler gerçekçilikten çok uzak


Robert Delaunay, Tristan Tzara’nın Portresi, 1923, plaka üzerine yağlıboya, Museo Nacional Centro de Arte Reina Sofía

Tamam, anladık. Zaten okurların da Dada üzerine üç aşağı beş yukarı bir fikri olduğunu tahmin ediyorum. Ancak bütün bu metaverse ve NFT dünyasında Dada gerçekten neyi temsil ediyor? Bütün bu sanal göstergeler imparatorluğu tarafından armaların ve krallıkların, orduların ve şerefin, güzelliğin ve arzunun yeniden ve yeniden taksim edildiğini hep beraber izleyebildiğimiz bu usdışı tiyatroya dâhil olma arzumuzun tavan yaptığı bu dünyada, ne ifade ediyor?


Belki de soruyu günümüzde tersinden sormakta fayda var; bir zamanlar ussallığı cepkenine atarak yönetenler, bugün nasıl oluyor da bütün usdışılığıyla bu taksimatı sürdürebiliyor? Oysa bir tacı kralın yapan, tebaanın o nesneye gösterdiği hürmettir, diyordu Hegel. İkinci savaş sonrası yeşeren demokrasilerde taç yoktu belki, ama bugün de zaten demokrasi yok.


Öyleyse bu saçma, günümüzün geçer akçe rasyonalitesi olduğuna göre kim bilir, belki de Dadaizmin irrasyonelini de tersine çevirmenin vakti geldi de geçiyor.


 

¹: Dada Manifesto, Tristan Tzara, 1918 (metnin İngilizcesinden çeviri yazara aittir)