Teori ve pratik üzerine
- Nevzat Sayın
- 7 Tem 2025
- 3 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 2 Şub
Yazı: Nevzat Sayın
Kimi terimler, zamanla ikincil ve üçüncül anlamlarıyla anılır hale geldiğinde, asıl anlamları yalnızca konuyla ilişkili kişiler arasında bir şifreye; gerektiği gibi tartışılmadığında ise imgelerinden koparak birer “boşkelime”ye dönüşebiliyor. Düşünmek, en azından iki kişilik bir “etkinlik” olduğu için de bu terimler “dar alanda kısa paslaşmalar”la hiçbir şey imlemeyen düz ya da çok şey imleyen karışık kavramlar üretiyor. “Sürdürülebilirlik” de “boşkelime”ye dönüşmüş bir terim olarak sadece mimarlar arasında kalmayan mimarlık konularının en gözde kavramlarından biri. “Ekolojik anlamda çevreye ve iklime ilişkin ekonomi-politik nedenleri ve vicdanî/ahlakî bağlamıyla doğal kaynakların verimli ve tutumlu kullanılmasını amaçlayan bir yaklaşım yeni olabilir mi? İyi mimarlığın sahip olması gereken en temel özelliklerinden birinin bu olması gerekmez mi? Bu kavramı dilinden düşürmeyen birinci dünyanın etkin ülkelerinin savaşlar konusundaki azgınlıkları ve dünyanın sahibi olmak konusundaki arsızlıklarıyla bu kavram inandırıcı olmaktan uzaklaşmaz mı? Birinci dünyanın yanında yer almak için elinden geleni yapan ve üçüncü dünyanın canına okuyan ikinci dünyanın birinci dünyaya bağlı iktidarları kendi ülkelerinde de bu arsızlığı sürdürerek insanların çanına ot tıkamaz mı?” gibi sorularla Tokyo’dayım.
Bütün boyutlarıyla kısa sürede anlamak zor olsa da günlük hayatın şaşırtıcı düzenliliği içinden bakınca görünen o ki, bir arada yaşamalarının temel ilkesine dönüştürmüşler, ilk anlamıyla sürdürülebilirliği. İnşa etme bilgilerinin yetkin sonuçları olan yapıları, sokakları, caddeleri; “az yeterlidir” ilkesinin günlük hayattaki uzantıları; kendilerine, ötekilere, nesnelere ve durumlara karşı davranışlarıyla gerçekten sürdürülebilir olanı görüyorum. Öteden beri sürüp gelen geleneksel bilginin yanı sıra olacak olanı tahayyül ederek olmakta olanı üretebilmelerini sağlayan çağdaş verilerle yaşayan insanların şehri Tokyo. Yazılı/sözlü hiç bilmediğim bir simgeler dünyasının içinde olsam da imgeleri anlayıp anlamlandırabilmek için yeterince ipucu var. Taksinin dantel kaplı koltuğunda, mimarlık fakültesinin çizimler ve maketlerle dolu, bilgisayarsız atölyesinde, ton balıklarının müzayedesinin yapıldığı balık halinde ya da denizden aldıklarını hiçbir şeyi ziyan etmeden tüketebildiklerini gördüğüm balık pazarında “çağdaş/çağdaşlık” kavramları sürdürülebilirliğe eklenirken, bir sanat galerisinde gördüğüm inanılmaz güzellikteki kaligrafik işlerin dürtüsüyle sanat-zanaat üzerinden yine “çağdaş sanat”a kadar geldim. Kahve molasında Avelina Lesper’in Çağdaş Sanatın Sahtekârlığı kitabına ilişkin Instagram paylaşımıma mesajlarla gelen tepkilerle de pekişti. Çağdaş Sanatın Sahtekârlığı’nı “çağdaş sanattaki sahtekârlıklar” diye çevirmiş, “çağdaş sanattaki saçmalıklar” diye de edit etmişti zihnim. Kitabı bu düşünceyle okumuş, Lesper’i böyle anlamış, alıntılarımı da anladıklarım üzerinden yapmıştım.
50’lerle başlayan ve sürmekte olan sanat çalışmalarını içeren bir dönemi anlatan geniş kapsamlı bir terimken, 80’lerde bir sanat akımına dönüşüp giderek üslup/biçem özelliği kazanan ve geniş anlamlı bir kavrama dönüşüp bu üslupçu dönüşümle farklı başlıklar ve alt anlamlar taşıyan, ne olduğu hangi sanatçı, eleştirmen, tarihçi, teorisyen veya küratör tarafından kullanıldığına bağlı olarak sözlü/yazılı uzun açıklamalar gerektiren bu sanat akımı muğlaklığını koruduğu için yeterince anlaşılmıyor. Anlamamız şart değilse de sergilenen nesnelerle bir tür ilişki kurmamız şart! Ulus Baker’in dediği gibi “Her şeyi anlamak zorunda değiliz. Anlamak dünyayla ilişkimizin bir düzeyinden ibaret.” Ama gerçek ya da duyusal olsun sergilenen bir sanat nesnesiyle sanatçının kastettiğini anlamasak bile kendimizce bir tür ilişki kurabilmeliyiz. “Çünkü sıradan kişi ile sanatçı arasında karşılıklı bir yaklaşımın olanaklı olduğu ve sanatçının artık bütünüyle ayrı bir varlık olarak gözükmediği bir yer olmalı,” diyor “fakat bu resim amcama hiç benzemiyor” diyen birine “amcanın canı cehenneme” diyen Paul Klee.* Eleştiriler, amaçlar, tanımlar eserin kendisiyle karşılaşmamızın öncesinde değil de sonrasında olsa keşke; aksi halde sanat başka hiçbir disiplinde olmayan özgürce yapılabilme özelliğini yitirmediyse bile yitirecek gibi görünüyor. Tarih-teori-eleştiri yapanlar sanat yapmaya/yaptırmaya kalkarsa tarihi, teoriyi, eleştiriyi kim yapacak? Ya da sanatçılar tarih-teori-eleştiri yaparsa sanatı kim yapacak?
Gehry’nin en büyük sanat eserinin kendi yapısı olması gerektiğini düşünerek tasarladığı müzelerinin sanat eserlerinden rol çalması gibi sanatçılarla küratörlerin arasındaki rol kayması konusunda bir uyarı olarak anlıyorum Lesper’i. Özgürce sanat eseri yapmayı bilmek gerekiyor sanat yapabilmek ve anlamı eserin içine gömebilmek için. Eser kendi gücüyle bizi karşısında tutabilmeli ki eserin yanı sıra bizden daha çok bilenlerin anlamlandırmalarının (da) bir anlamı olsun. Böylelikle biz faniler de öğrenip yeniden anlamlandırabilelim sergilenenlerden gözümüze ve zihnimize takılanları.
Tekrar baktım kitaba; Lesper de bu anlamda şeyler söylüyor sanki; bütün aforizmalar gibi, sert ve genelleyerek söylüyor ama sertlik ve genelleme esasa dair olanı değiştirmiyor. Ne “çağdaş sanat” derken bu tanıma giren bütün işleri kastediyordur Lesper, ne de bilerek yapılmış bir sahtekârlık olduğunu. Her şeyi bir çırpıda açıklayan toptancı bir teoriye kim inanır? “Her şeyi açıklayan ve bir tek sebebe indirgeyen teorilere inanmam (…) tek büyük fikir (…) ile bütün alemin anahtarını ele geçirebileceğinize inanabilirsiniz, (ama bu durumda) paranoyaya da yakın olduğunuz söylenebilir,”** diyen Orhan Pamuk gibi düşünüyorum. Bu yüzden çağdaş sanat adı altında yapılan saçmalıklar diye anlıyorum Lesper’in kastettiğini. Modern ya da Barok sanatçıların saçmalıkları demek gibi bir şey bu. Ama biliyoruz ki akla zarar saçma sapanlıklarla dolu bu zorba dünyada bir panzehir olarak sanatçıdan daha iyi kim kullanabilir saçmalama hakkını?


Yorumlar