SANATHAYAT
- Nevzat Sayın
- 5 May 2025
- 4 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 2 Şub
Yazı: Nevzat Sayın
Sanatın mı hayatı, yoksa hayatın mı sanatı içerdiğine dair tartışmalarda, bu ikisinin gerçekliklerinin birbirinden çok farklı oldukları konuşulagelmiştir. Günlerin köpüğüyle bu tartışmaların yönü değişse de, sanatla hayatın birbirini kapsayıp kapsamadığı sorusu hep masada kalmıştır. Ne zaman ve nereden bakıldığına göre o dönemin eleştirmenleri, ideologları, felsefecileri, siyasetçileri, merkezi otorite, muhalefet, muhafazakârlar, çağdaşlar sanata ilişkin az çok bir şeyler söylemişlerdir.
Bu tartışmaların (da) en yoğun olduğu İsyankâr Yüzyıl, buraya gelene kadarki birikimlerin kışkırttığı delifişek değişiklik isteklerinin ve bu istekler doğrultusundaki büyük değişikliklerin zamanı ve zemini oldu ve olmaya devam ediyor. Çünkü 21.’sine girdiğimiz söylense de uzun sürmüş bir yaz gibi, hâlâ sürmekte olan bir 20. yüzyıldayız. Dünya savaşları oldu, kurtuluş savaşları verildi, sınırlar değişti ama savaş bitmedi. Dünyanın ateşi düşüp, biraz soğuduğunda soğuk savaş diye anılır olsa de yeryüzü hâlâ sönmek bilmeyen bir yangın yeri. Soğudu, durdu, duruldu derken ipe sapa gelmez dürtülerle soğurken oluşan çatlaklarından yeniden harlanıyor ateş. Ülkeler arasındaki ateşkesler ve ülkeler içindeki toplumsal uzlaşmalar tutul(a) mayan tövbeler gibi. Sanayi devrimleri, siyasi çatışmalar, sosyal patlamalar dur durak bilmeden sürüyor. Ülkelerin sınırları değişti, değişiyor ve görülüyor ki bu hep böyle olacak. Ta ki sınırlar kalkana kadar…
Dünyada değişmeyen iki gerçek var: Nimetlerin çoğu hep küçük bir azınlığın elinde toplanıyor, geri kalan büyük kesim ise ise kültürel, ekonomik, siyasal ve toplumsal olarak acımasızca kullanılmaya devam ediyor. Oysa egemenler için bile “toplumsal ahlâklılığın ve adaletin temeli acıma duygusudur,” der Schopenhauer. Bütün müzeler ve özellikle arkeolojik, etnografik bulguları sergileyenlerle toplumsal tarih müzeleri bu tuhaf durumu daha da pekiştiriyor. Mesela, Paris’teki Quai Branly Müzesi, Afrika, Asya, Okyanusya ve Amerika kıtası yerlilerinin kültür ve sanat nesnelerini sergilerken, başkalarının hayatlarını talan etmenin, başka toplumların kutsallarını çalmanın ve onların dünyasında sanat ve hayat gerçekliklerinin örtüşmesini tersine çevirerek, bu nesneleri bağlamından koparıp sanatla hayatı birbirinden ayırma konusunda başı çekiyor. Müze bambaşka bir konuymuş gibi görünse de sanatla hayatı apayrı şeylermiş gibi algılamamızı yönlendiren katalizörler olduğu için önemli.
Ne zaman, nerede ve hangi durumda olursa olsun dünyanın her yerinde, her zaman sanat var. Yüksek sanat, primitif sanat, çağdaş sanat, halk sanatı gibi isimlerle ya da dadaizm, soyut expresyonizm, empresyonizm gibi dönemler, stiller, akımlarla adlandırılsa da sanat hep var. Sanatçılar da. Toplumsal olarak en gergin zamanlarda sanat, müzeler, galeriler, bienaller gibi sanat mekânlarından sokaklara, meydanlara, fabrika girişlerine, okul yerleşkelerine iniyor sanki. Usulca iniyor ve bütün yüksek sesli isyankârlıkların arasına usulca yerleşiyor; isyankârlığın en görünür haline bürünüp, isyanı en görünür hale getirerek. Sanatın gerçekliğiyle hayatın gerçekliğinin kesişme alanlarının neredeyse bütünüyle örtüşecek kadar büyüdüğü aralıklar işte bu isyankâr zamanlar; gerçekliğin herhangibir dönüştürücüye gerek duymadan -bir başka gerçeklik olarak da olsa- kendisiyle temsil edildiği zamanlar.
Bu zaman aralıklarında ekonomik, siyasal, toplumsal ve kültürel huzursuzlukların bir sanat eseri gibi ifade edilir olması, sanatın diğer ifade edilme yöntemlerini de sorgulamamızın önünü açıyor ve bu açıklıktan sanat ile hayat arasındaki örtüşmeler -biraz bulanık da olsa- görünür hale geliyor. Tüm zamanların filozoflarını meşgul eden temel meselelerden biri olan maddi ile maddi olmayan arasındaki ayrım silinmekte; bu iki alan neredeyse birbirine karışmakta. A priori (deneyimden önce gelen) ile ampirik (deneyime dayalı) olan arasındaki fark da kayboluyor gibi; çünkü içimizde, bizde olan şeyler, ancak eyleyerek, deneyimleyerek açığa çıkıyor.
Bilgilerimizin bütün maddesinin (içeriğinin) duyulardan, algılardan deneyimden geldiğini söylüyordu Kant. Ama bu verilerin, yani içeriğin anlam kazanabilmesi için, öznenin, bunları belli bir işlemden geçirmesi zorunluydu. Yani özne, bu içeriği belli bir form içinde ele alıyor ve düzene sokuyordu. Kant, duyum edinme gücümüze “duyarlık” adını verir ve ilk olarak şu soruları sorar: “Duyarlığımız, dış dünyayı, hangi formlar içinde algılar? Duyarlığımızda, deneyimden gelmeyen ne gibi deneyim öncesi önsel yanlar vardır?” Cevap olarak da, duyarlığımızın, deneyim öncesi yani deneyimden gelmeyen iki formu olduğunu söyler: zaman ve mekân.* Anlayış gücümüzde önceden var olan 12 temel formun içinde bütünsellik, çokluk, birlik, gerçeklik, karşılıklılık, olanak ve olanaksızlıkları sayar. Nedenselliğe gereksinimi olmadığı söylenen ve çoğu zaman apaçık bir nedenselliğe gereksinim duymayan sanat, olağan koşullarda sonuca da gereksinim duymasa bile, olağanüstü koşullarda örtük ya da açık bir biçimde -nedeni her ne olursa olsun- sonucun kendisi olur. Toplumsal olanın en net ifadesi olarak ekonomi politik itkiler, estetik olanın en okunaklı ifadesi olan kültür sanat nesnelerine, gösterilerine, oyunlarına dönüşürken bu neden- sonuç örtüşmesi, nedeni de sonucu da sordurmayacak kadar açık ve güçlü olur. Gezi’den sonra, şimdiki zamanların Saraçhane mitingleri, metro, vapur, otobüs gibi toplu ulaşım araçlarındaki gösteriler, tencere, tava havaları, MSGSÜ balosu, ODTÜ gösterileri, İTÜ avlusunda piknik, -Sam Peckinpah’ın Konvoy filmini hatırlatan- Yozgat’taki traktör konvoyu gibi coşkulu etkinlikler büyük bir performans, etkileyici bir yerleştirme olarak sanat nesnelerine, edip eyleyenler de sanatçılara dönüşür. İzlerken de içindeyken de duyularla algıladıklarımız olağanüstü bir duyarlığa dönüşerek kolektif sanatın kendisiyle karşılaşmamızı sağladığında, hakikat temsili aşmış, siyaset imkânsızı hayâl etmekle kalmamış, hayata geçirmiş, sanatın araçlarını elinden almıştı. Dolayısıyla, yeniden tartışmaya açılması gereken konu, siyasal alandaki estetik deneyimin sanat alanına tercüme edilme şekilleri değil, estetik deneyimin kendisinin bu alanlar arasındaki dolayımlayıcı rolüdür. Terry Eagleton’a göre, Aydınlanma Çağı’nın bir icadı olan estetik teriminin yürürlüğe soktuğu ilk ayrım, sanat ile hayat arasında değil, maddi ile gayri maddi arasındadır. Estetik, felsefenin akıl sınırları dışında bıraktığı duygulara ve bedene dair olan, kontrol edilemez görünen, toplumun bedensel ve duyusal yaşamına ait olan “deneyim”i içerme çabasıdır.**


Yorumlar