top of page

Sinopale 10'da sezginin bilgisi

20 dakika önce
6 dakikada okunur

Sinopale'ye ayırdığımız yayın haftasının üçüncü yazısında bienalin onuncu edisyonunun küratörlerinden Marina Fokidis ve Deniz Kırkalı'yla bir araya geldik. Karada Akıl Yürür, Denizde Sezgi başlığından hareketle farklı bilgi üretme biçimlerini, merkez-çevre ilişkilerini, ortak küratörlüğün olanaklarını, kentle birlikte şekillenen çalışma süreçlerini ve bienalin kurumsal sürdürülebilirliğine ilişkin meseleleri konuştuk


Röportaj: Merve Akar Akgün



Evrim Kavcar'ın Sinopale 10 için üretim sürecinden. Fotoğraf: Bensu Yaren Koca


Sinopale’nin onuncu edisyonu, Karada Akıl Yürür, Denizde Sezgi başlığı altında, denizi farklı bilgi üretme biçimlerini ve insanın çevresiyle kurduğu ilişkileri düşünmek için bir çıkış noktası olarak ele alıyor. Bienalin dört kişilik küratör ekibinde yer alan Marina Fokidis ve Deniz Kırkalı, bu kavramsal çerçeveye farklı deneyim ve araştırma alanlarından yaklaşıyor.


South as a State of Mind dergisinin kurucusu ve documenta 14’ün Atina ayağında görev alan Marina Fokidis, çalışmalarında merkez-çevre ilişkilerini, kültürel hiyerarşileri ve farklı coğrafyalarda bilgi üretiminin koşullarını sorguluyor. topsoil ve Garp Sessions gibi araştırma ve ortak öğrenme odaklı projeler yürüten Deniz Kırkalı ise küratöryel pratiğinde bedensel bilgi, insan dışı canlılarla ilişkiler ve kolektif çalışma biçimleri üzerine yoğunlaşıyor.


Sinopale’ye ayırdığımız yayın haftasının üçüncü yazısında Marina Fokidis ve Deniz Kırkalı’yla onuncu edisyonun kavramsal çerçevesini, bienalin ortak üretime dayanan çalışma yöntemlerini ve farklı bilgi biçimlerinin küratöryel süreçte nasıl karşılık bulduğunu konuşuyoruz.



Marina Fokidis


Marina Fokidis
Marina Fokidis

"Sinopale’de özellikle dikkat çekici bulduğum şey, kentin kendisiyle bu kadar yakın ilişki içinde çalışma konusundaki kararlılığı. Uluslararası sanatçılarla kentteki zanaatkârlar, balıkçılar, mahalle sakinleri ve onların geçmişleri arasında gerçek bir etkileşim kurulmasını sağlıyor. Kent yalnızca bir sergiye ev sahipliği yapmıyor; serginin şekillenmesinde de etkin rol oynuyor."


South as a State of Mind dergisini kurmanızdan Atina’daki documenta 14’te üstlendiğiniz göreve uzanan çalışmalarınız boyunca Akdeniz’in, Güney’in ve merkez dışında kalan coğrafyaların bilgi birikimini, Avrupa merkezci ve kurumsal düzeyde hâkim olan anlatılara karşı savundunuz. Sinopale 10 da benzer biçimde bu hiyerarşileri askıya alarak Karadeniz’in kıyısından söz alıyor; suyun ve liman yaşamının gündelik deneyimlerden doğan bilgeliğine başvuruyor. Batı merkezli kurumsal akılcılıkla özdeşleştirilen karasal düşünme biçimlerinin çıkmaza girdiği bir dünyada, Sinop’un denizle kurduğu sezgisel ilişki, küresel sanat coğrafyalarını yeniden düşünmek için nasıl imkânlar sunuyor?

Küresel sanat coğrafyalarını yeniden tahayyül etmekten çok, bu coğrafyaların merkezlerini kimin belirlediğini ve tarih boyunca kimlerin bu merkezleri tanımlama yetkisini kendinde gördüğünü sorgulamamız gerektiğini düşünüyorum. South as a State of Mind dergisini kurduğumda tam da bu soruyla ilgileniyordum. Güney, benim için hiçbir zaman yalnızca coğrafi bir tanımlama olmadı; sürekli başka yerlerden onay beklemek zorunda kalmadan düşünmenin, harekete geçmenin ve bilgi üretmenin mümkün olduğu bir konumdu. Bu düşünce, Atina’daki documenta 14 kapsamında yürüttüğüm çalışmalara da eşlik etti ve bugün Sinopale’nin eş küratörü olarak çalışmalarımda da varlığını sürdürüyor.

Merkez, bulunduğumuz ve bir şeyleri hayata geçirmeye karar verdiğimiz yerdir. Sinopale için Sinop dünyanın merkezine dönüşüyor ve biz buradan dünyanın geri kalanına bakıyoruz. Her biri eşit derecede önemli olan, bilgi ve deneyimlerini Batılı kurumların ya da yerleşik kültürel hiyerarşilerin aracılığına ihtiyaç duymadan doğrudan paylaşabilen çok sayıda merkezin bulunduğu bir dünya hayal edin. Bu, merkezin dışında kalan coğrafyaları romantikleştirmek anlamına gelmiyor; çünkü böyle bir yaklaşım, sorguladığımız merkez-çevre ayrımını yeniden üretmekten başka bir işe yaramaz.

Deniz, bu ilişkiler üzerine düşünmek için başka bir imkân sunuyor. Kıyıları birbirine bağlarken onları aynılaştırmıyor. Her zaman uzlaştırılması ya da birbirine tercüme edilmesi mümkün olmayan dilleri, anıları, çatışmaları ve tarihleri taşıyor. Bu da beni Jean-Luc Nancy’nin varoluşu temelde paylaşılan bir şey olarak kavrayan düşüncesine yaklaştırıyor: Önce birbirinden bağımsız, kendi içinde tamamlanmış kimlikler olarak var olup ardından başkalarıyla ilişki kurmuyoruz. Varoluşumuz, başkalarıyla kurduğumuz ilişkiler aracılığıyla şekilleniyor. Bu anlamda bir arada yaşamak, birbirimize benzememizi, hatta aynı fikirde olmamızı gerektirmiyor. Farklılıklarımızın, geçmişlerimizin ve kırılganlıklarımızın zaten iç içe geçmiş olduğunu kabul etmemizi gerektiriyor.

Belki de Sinopale’nin politik ve kültürel potansiyeli tam burada yatıyor: Eskilerinin yerine geçecek yeni bir merkez önermesinde değil, hiçbir merkezin diğerleri adına konuşma yetkisine sahip olmadığı bir dünya anlayışını hayata geçirmesinde.


Sinopale, yirmi yıldır tek bir “yıldız küratör” figürüne dayanan model yerine yatay bir yapılanmayı ve ortak küratörlüğü benimsiyor. Dünyanın farklı yerlerindeki büyük ölçekli bienallerin ciddi yapısal ve etik krizlerle karşı karşıya olduğu günümüzde, yerel zanaat, kent belleği ve kolektif sezgiyle sürdürülen bu yirmi yıllık imece modeli, çağdaş sanatın geleceği ve kurumsuzlaşma pratikleri için nasıl bir alternatif manifesto öneriyor?

Sinopale’yi alternatif bir manifesto olarak tanımlamazdım çünkü burada yirmi yıldır sürdürülen bir pratikten söz ediyoruz. Üstelik Sinopale bu konuda yalnız da değil. Kochi-Muziris’ten yerleşik sanat merkezlerinin dışında ortaya çıkan başka girişimlere kadar pek çok örnek, çağdaş sanatın kendi toplumsal ve kültürel koşullarına dayanan farklı kurumsal modeller geliştirebildiğini gösteriyor. Tek bir yıldız küratör figürü de giderek daha fazla sorgulanıyor. Bugün hem küçük hem de büyük ölçekli bienaller, farklı bakış açılarını, deneyimleri ve coğrafyaları bir araya getiren küratör ekipleriyle çalışıyor. Bu kolektif yaklaşımı içinde bulunduğumuz dönem açısından çok daha anlamlı buluyorum.

Sinopale’de özellikle dikkat çekici bulduğum şey, kentin kendisiyle bu kadar yakın ilişki içinde çalışma konusundaki kararlılığı. Uluslararası sanatçılarla kentteki zanaatkârlar, balıkçılar, mahalle sakinleri ve onların geçmişleri arasında gerçek bir etkileşim kurulmasını sağlıyor. Kent yalnızca bir sergiye ev sahipliği yapmıyor; serginin şekillenmesinde de etkin rol oynuyor.

Ancak yirmi yıldır sürdürülen kolektif çaba, kurumsal finansman yetersizliğini mazur göstermenin bir gerekçesine dönüşmemeli. Sinopale, kültürel ve toplumsal değerini hem kent ölçeğinde hem de uluslararası alanda çoktan kanıtladı. Artık ihtiyaç duyduğu şey, bu başarının sürekli kamu yatırımları ve özel sektör destekçileriyle kurulacak anlamlı ortaklıklar aracılığıyla karşılık bulması.

Sinopale’yi desteklemek, yalnızca bir başka serginin finansmanını sağlamak anlamına gelmiyor. Yirmi yıldır uluslararası ilişkiler geliştiren, kentteki bilgi birikimini besleyen ve bütün bir kentin kültürel yaşamına katkıda bulunan bir kültür kurumuna yatırım yapmak anlamına geliyor. Sinopale’nin geleceği ortak bir sorumluluk olarak görülmeyi hak ediyor. Bağımsızlığı ve sürekliliği, Sinop’taki, bölgedeki, Türkiye’deki ve uluslararası sanat ortamlarının yararı için güvence altına alınmalı.


Deniz Kırkalı


Deniz Kırkalı
Deniz Kırkalı

"Bienalin başlığı sezgisellik ve rasyonalite arasında bir seçim yapmıyor ancak sezgiler ve bedenle de bilgiye erişildiğini vurguluyor. Biz de bu üretim sürecinde Sinop’ta fiziksel olarak bulunmanın ve oradaki farklı komüniteler ve ekosistemlerle çeşitli ilişkiler kurarak sezgiselliğe alan açan bir çalışma pratiği geliştirdik."


Deniz, sen kendi bağımsız pratiğinde, gerek topsoil gerekse Garp Sessions üzerinden, araştırmayı, ortak öğrenmeyi ve hiyerarşik olmayan bir arada olma biçimlerini her daim merkeze alıyorsun. Sinopale ise 20 yıldır Anadolu’da hazır yapıt sergilemek yerine, kentin zanaatkârları ve sakinleriyle birlikte filizlenen bir “süreç ve imece” metotlarınıi işletiyor. Sinopale’nin bu 20 yıllık yatay ve kolektif hafızasıyla karşılaşmak senin küratoryal pratiğine nasıl eklendi?

Evet, dediğin gibi topsoil ve Garp Sessions gibi uzun süreli araştırma süreçleri ve karşılaşmalar üzerine kurulu projeler pratiğimin merkezinde ancak bu metodolojiyi bu ölçekte bir sergiye taşımak benim için yeni bir deneyim. Üretim kaygısı taşımayan bir takım kolektif süreçleri bir sergi ve program ortaya çıkarırken sürdürmek küratoryal pratiğimde yeni düşünce alanları açtı. Sürecin önemli bir kısmı Sinop’u tanımak ve buranın bağlamı üzerinden düşünmekti ama tabi her şeyin şekillendiği kısım, bienalin açılışından önceki iki hafta. Burada sanatçıların gerçekleştirdikleri atölyeler ve performanslar, sergilenecek işleri için doğru iş birlikçileri bulmak ve sanatçılar ile iş birlikçileri arasındaki iletişimi sağlamak Sinopale’nin en önemli süreçleri. Bu tabii ki kolay bir süreç değil ancak aslında yine sergilenen işlerin ötesinde bu üretim süreci ve kentle yaşanan bir çok karşılaşmayı da çıktının kendisi kadar önemseyen ve görünür kılmaya çalışan bu metod aslında benim küratoryal pratiğimle çok uyumluydu. Benim ilginç ve çok değerli bulduğum bir başka şey de Sinopale’nin zamansallığı, geçmiş edisyonlarda yer alan sanatçılar gönüllü olarak geri dönüyor, eski senelerden katılımcılar bienalin ana ekibinde yer alıyor veya şehirdeki üreticilerle uzun yıllardır kurulan ilişkiler işlerin bu kadar kısa sürede ortaya çıkmasına yardımcı oluyor. Yani zamana yayılan ve tekrar eden ilişkiler sayesinde koca bir bienal ortaya çıkıyor, bunu yerinde deneyimlemek ve bu ilişkilere dahil olmak çok güzeldi.


Bienal bu yıl Sinoplu bir balıkçının sözünden ödünçle Karada Akıl Yürür, Denizde Sezgi diyor. Karasalın rasyonalitesi ile suyun sezgisel bilgisi senin küratoryal kararlarını nasıl şekillendirdi? Belirsizliklerin kuşattığı bir çağda "sezgiyle yol almak", serginin kurgusunda ve sanatçıların yerel bağlamla kurduğu ilişkide nasıl dönüştü?

Bunlar benim kendi araştırmalarımda bir süredir üzerine düşündüğüm ve yazdığım konular. Son yıllarda yaptığım kimi sergilerde (Amelie Wedel ile eş küratörlüğünü yaptığım Reciprocity Muscles ve 2023 yılında Arton’da küratörlüğünü yaptığım Kaybolan Hazlar Bahçesi gibi) ve 2025’de tamamladığım doktora tezimde bedeni bir bilgi üretimi ve halihazırda insan olmayan canlılarla iş birliği alanı olarak ele aldım. Bütün bunlar kavramsal olarak bienalin öne sürdüğü denizden ve denizin sezgiselliğinden öğrenmek temasına ulaşırken benim için arka planda devam eden düşüncelerdi. Daha pratik anlamda, Sinopale’nin işleyiş metodolojisi zaten kendi içinde belirsizliğe ve sürecin kendisini küratöryel kararlara dahil etmeye oldukça alan açıyor. Benim bienale davet ettiğim sanatçılar bir süredir pratiklerini takip ettiğim veya hali hazırda birlikte düşündüğüm sanatçılar ve spesifik bir iş veya mecra düşünerek değil de bu tema etrafında düşünmekten ve böyle bir üretim sürecinden besleneceğini düşündüğüm kişiler. Bu kararlarda aslında sezgisellik zaten önemli. İşlerin büyük bir kısmı ile ilgili alınan üretim ve sergileme kararları da önden kararlaştırmaktansa süreç içerisinde karşılaşmalar sonucu ortaya çıktı.

Bienalin başlığı sezgisellik ve rasyonalite arasında bir seçim yapmıyor ancak sezgiler ve bedenle de bilgiye erişildiğini vurguluyor. Biz de bu üretim sürecinde Sinop’ta fiziksel olarak bulunmanın ve oradaki farklı komüniteler ve ekosistemlerle çeşitli ilişkiler kurarak sezgiselliğe alan açan bir çalışma pratiği geliştirdik. Paloma Proudfoot’un Sinopale Çok Sesli Korosu ile iş birliği, Ayesha Hameed’in müzisyen Yılmaz Küçük ile Hapishane’nin bahçesinde gerçekleştirdiği performansı veya Kadir Kayserilioğlu’nun Sinop’ta çektiği sokak köpekleri ve deniz canlıları yalnızca yerel bağlam üzerinden üretilebilecek işlerdi. Bienalin başlığının da öne sürdüğü gibi Sinop’tan, denizden, deniz canlılarından, balıkçılardan ve buradaki üretim ve yaşayış biçimlerinden yola çıkarak yerelle yeni ilişkilenme biçimleri keşfettik.


Bu hafta Unlimited'da Sinopale'ye odaklanıyoruz. Salı günü yayımladığımız yazıda bienalin kuruluşundan bugüne uzanan tarihini, küratöryel yaklaşımlarını ve sergi programının ötesine geçen faaliyetlerini inceledik. Çarşamba günü Sinopale'nin kuruluş ilkelerini, kentle kurduğu ilişkiyi ve kolektif üretim biçimlerini T. Melih Görgün, Mahir Namur, Elif Kuli ve Hal Kolektif'le konuştuk. Bugün Sinopale 10'un küratörlerinden Marina Fokidis ve Deniz Kırkalı'yla bienalin kavramsal çerçevesini ve küratoryal süreçlerini ele alıyoruz. Haftayı ise Sinopale 10'u yerinde ziyaret ederek hazırladığımız izlenim yazısıyla tamamlayacağız.

Yorumlar


Bu gönderiye yorum yapmak artık mümkün değil. Daha fazla bilgi için site sahibiyle iletişime geçin.

Bütün yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Yazı ve fotoğrafların tüm hakları Unlimited’a aittir. İzinsiz alıntı yapılamaz.

All content is the sole responsibility of the authors. All rights to the texts and images belong to Unlimited.

No part of this publication may be reproduced or quoted without permission.

Unlimited Publications

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
bottom of page