top of page

Sinopale'de müşterek üretim

60 dakika önce
14 dakikada okunur

Sinopale'ye ayırdığımız yayın haftasının ikinci yazısında bienalin kuruluşunda ve gelişiminde rol oynayan T. Melih Görgün, Mahir Namur ve Elif Kuli ile Sinopale deneyiminden doğan Hal Kolektif'le bir araya geldik. Bienalin kuruluş ilkelerinden yerel kültür politikalarıyla ilişkisine, kentsel mekânların yeniden işlevlendirilmesinden kolektif üretimin olanaklarına uzanan söyleşimizde Sinopale'nin yirmi yılı aşan süreçte geliştirdiği çalışma biçimlerini konuştuk


Röportaj: Merve Akar Akgün



Atılkunst, Sinop "En" – "En" Yerel Turizm Rehberi, 2008


Sinopale'nin yirmi yılı aşan geçmişi, kuruluşundan itibaren farklı alanlarda çalışan kişi ve oluşumların katkılarıyla şekillendi. 2005 yılında bienalin temellerini atan sanatçı, küratör ve akademisyen T. Melih Görgün, ilk edisyondan itibaren küratoryal çalışmalarında görev aldı ve bu yıl Karada Akıl Yürür, Denizde Sezgi başlıklı onuncu edisyonun küratörleri arasında yer alıyor. Sinopale'nin kuruluşunu hayata geçiren Avrupa Kültür Derneği'nin eski başkanı, kültür yöneticisi Mahir Namur ise bienalin ilk yıllarından itibaren kültür politikaları, sivil toplum ve uluslararası iş birlikleri alanındaki çalışmalarıyla organizasyona katkıda bulundu. 2006'daki ilk edisyonun koordinasyonunu üstlenen Elif Kuli, sonraki yıllarda bienalin yönetim ve organizasyon süreçlerinde görev aldı. Kentsel mekânların yeniden kullanımı ve katılımcı üretim üzerine çalışan Kuli ile Mahir Namur, Sinopale 10'un Danışma Kurulu'nda bulunuyor. Sinopale çevresinde gelişen ortak üretim deneyimlerinden doğan Hal Kolektif ise 2023 yılında kuruldu. Sinop'taki gündelik yaşamı, yerel bilgiyi ve kolektif çalışma biçimlerini sanat pratiğiyle ilişkilendiren oluşum, dokuzuncu edisyonda Yerinde ve Birlikte projesinin küratörlüğünü üstlendi.


Sinopale'ye ayırdığımız yayın haftasının ikinci yazısında T. Melih Görgün, Mahir Namur, Elif Kuli ve Hal Kolektif'le bienalin kuruluş ilkelerini, yerel kültür politikalarıyla ilişkisini, kentsel mekânlara yönelik çalışmalarını ve birlikte üretmenin imkânlarını konuşuyoruz.



T. Melih Görgün


T. Melih Görgün
T. Melih Görgün

"'Merkez dışı' kavramını hiçbir zaman coğrafi bir uzakta kalma hali veya periferik bir eksiklik olarak okumadık. Aksine bu durum, ana akım sanat kamusunun katı, piyasa odaklı ve hiyerarşik yapılarını sorgulayabildiğimiz bir özgürleşme zeminine dönüştü. Kent ölçeğinde imkânsızlıklara karşı ortaya koyduğumuz doğrudan ve bedensel mücadele; 'merkez' olarak tahayyül edilen steril ve korunaklı alanlarda üretilemeyecek denli özgün bir pratikler toplamıdır."


Sinopale başından beri kenti yerel bilgiyle uluslararası diyaloğun kesiştiği ilişkisel bir zemin olarak ele alıyor. Yirmi yıla yaklaşan bu süreçte, "merkez dışı" olmanın getirdiği direnç alanları ve imkânlar, küratoryal dilinizi ve sanatsal müdahale biçimlerinizi nasıl dönüştürdü?

Sinopale (Uluslararası Sinop Bienali), odak noktasına kültürü aldığımız bağımsız bir sivil toplum girişimidir. Katılımı, ortak düşünmeyi ve kolektif eylemi teşvik ederek yerel kalkınmayı çağdaş sanat aracılığıyla desteklemeyi amaçlıyoruz. Sinop Sürdürülebilir Kalkınma Derneği koordinasyonunda yürüttüğümüz bu süreç; yerel, ulusal ve uluslararası ölçekte pek çok birey, kurum ve topluluğun ortaklığıyla hayata geçiyor.

Bienalle; kent sakinlerinin yaşadıkları çevreyi yeniden algılamalarına, kentsel meseleler üzerine düşünmelerine, tarihsel hafızayı paylaşmalarına ve daha nitelikli bir yaşam çevresi oluşturmalarına imkân tanımayı hedefliyoruz. 2006 yılından bu yana Sinopale’yi yalnızca bir çağdaş sanat sergisi olmanın ötesine taşıdık. Sanatsal ve bilgi üretiminin her aşamasında kentsel dokunun canlı ve cansız tüm unsurlarıyla etkileşime girerek, kentle doğrudan bağ kuran yeni fikirler ve iş birlikleri geliştiriyoruz.

20 yıla yayılan bu yolculukta Sinop’a ve kent topluluğuna çok katmanlı katkılar sunduk. Bunlardan en önemlisi, kamuya veya özel mülkiyete ait atıl mekânlara yeni işlevler kazandırarak onları dönüştürmek oldu. Bir diğer temel kazanımımız ise geliştirdiğimiz iş birliğine dayalı örgütlenme modeli ve konuk sanatçılarla çalışma yöntemimiz. Bu yapı sayesinde gençlerden yetişkinlere tüm yerel halka bienalin üretim süreçlerine aktif katılım imkânı veriyor; insanların dünyayı, toplumu ve alışılagelmiş iletişim biçimlerini yeni perspektiflerden değerlendirebilecekleri özgür alanlar açıyoruz.

"Merkez dışı" kavramını hiçbir zaman coğrafi bir uzakta kalma hali veya periferik bir eksiklik olarak okumadık. Aksine bu durum, ana akım sanat kamusunun katı, piyasa odaklı ve hiyerarşik yapılarını sorgulayabildiğimiz bir özgürleşme zeminine dönüştü. Kent ölçeğinde imkânsızlıklara karşı ortaya koyduğumuz doğrudan ve bedensel mücadele; "merkez" olarak tahayyül edilen steril ve korunaklı alanlarda üretilemeyecek denli özgün bir pratikler toplamıdır.

Esasen bu süreç bize coğrafi kutuplaşmaların ötesinde bir kavrayış kazandırdı: Bizler de durduğumuz yerde, kendi kurduğumuz "merkez"in içinden bakarak dünyayı ve sanatı anlamlandırıyoruz. Metropollerin tekelindeki o "tekil" iddiayı kırarak kendi merkezimizi inşa etmek, konfor alanlarının ve piyasa baskısının dışında göğüslediğimiz bu dayanıklılık hattını daha da güçlendirdi. Bedensel ve zihinsel dirençten beslenen bu tutum; kendi ritminde ilerleyen özgür, bağımsız ve özgün bir üretim-seyir diyalektiği yarattı.

Sinopale'nin ilk gününden bu yana benimsediğimiz bu sivil yaklaşım ve aşağıdan yukarıya (bottom-up) örgütlenme modeli, zamanla kendi ilişkisel metodolojisini doğurdu. Küratoryal dilimiz bu süreçte; bitmiş nesneleri mekâna yerleştiren karasal bir akıldan, denizin akışkanlığı gibi esnek, sezgisel ve süreç odaklı bir ilişki kurma biçimine evrildi.

Sinopale metodolojisi; kentin yerel hafızasını, zanaat birikimini ve gündelik yaşamını uluslararası kültür hareketliliğiyle aynı düzlemde buluşturuyor. Bu imkân, sanatsal müdahalelerimizi temsil odaklı bir "gösteri" olmaktan çıkarıp, yerel ve uluslararası tüm aktörlerin doğrudan dahil olduğu kolektif bir bilgi üretme sürecine dönüştürüyor; sanatın müelliflik sınırlarını esneten sürdürülebilir bir ekosistem inşa ediyor.


Beyaz küpün korunaklı sınırlarının dışına çıkıp Tarihi Cezaevi, eski buzhane veya yerel zanaat atölyeleri gibi yoğun hafıza taşıyan mekânlara dokunurken mekânın kendi ağırlığıyla davet edilen sanatçının güncel söylemi arasındaki etik ve estetik dengeyi nasıl kuruyorsunuz?

Beyaz küpün steril, nötr, mekânsızlaştıran ve sanatı toplumsal gerçeklikten koparan o korunaklı sınırlarından sıyrılarak Tarihi Cezaevi, Hal Binası veya Buzhane gibi kentsel ve toplumsal hafıza barındıran katmanlı yapılara dokunmak; mekânı edilgen bir sergileme fonu, tahrif edilecek bir sahne ya da estetikleştirilmiş bir dekor olarak araçsallaştırmayı en baştan reddetmeyi gerektirir. Bizim yaklaşımımızda güncel söylem, mekâna dışarıdan eklemlenen teorik bir iddia, hiyerarşik bir dayatma ya da soyut bir jest değildir; aksine "günceli yapma" eyleminin bizzat kendisidir. Sinop’un jeopolitik konumu, kıyı coğrafyası, mikro iklimi ve yüzyıllara yayılan tarihsel rolleri, özgün ve güncel bir içeriği zaten kendi bağlamı içinde, organik bir biçimde var eder. Bize düşen, mekâna dışarıdan hazır şablonlar veya küratoryal reçeteler dayatmak değil; kentin bu kaçınılmaz, yaşayan ve dirençli dinamizmine alan açmak, onun sessizleşmiş katmanlarını duymaktır.

Bu etik ve estetik dengeyi kurmamızın felsefi zemini; sanatçının kente nihai, pürüzsüz, tamamlanmış ve dokunulmaz bir nesne bıraktığı o geleneksel, hiyerarşik ve piyasa odaklı üretim modelini bütünüyle reddeden pratiklerimizde yatar. Bizler, mekâna özgülüğü (site-specific) basit bir "yer seçimi" ya da fiziksel bir "yerleştirme" pratiği olarak görmüyoruz. Aksine bunu; mekânın ruhuyla, insan ve insan-olmayan tüm aktörleriyle, onun yaraları ve imkânlarıyla birlikte düşünme, birlikte üretme ve hemhal olma metodolojisi olarak benimsiyoruz. Sanatçıları ve kolektifleri, dâhil oldukları mekânların hassas, yükü ağır ya da travmatik tarihiyle yarışmaya, onu kendi söylemleri adına ezmeye veya estetik bir tüketime tabi tutmaya değil; aksine o hafızayla rızaya dayalı, geçişken, şeffaf ve ortak bir farkındalık alanı inşa etmeye davet ediyoruz. 

Sanatçının öznel tahayyülü ile mekânın tarihsel yükünün birbiri içinde eridiği, tüm tarafların —kentlilerin, yerel zanaatkârların, mekânın kendi malzemesinin ve davetli sanatsal pratiğin— ortaklaşmasıyla biçimlenen bu yatay ve ilişkisel süreç; sığ, gösteri odaklı, sansasyonel veya popülist sanatsal müdahalelerin yapıya sızmasını en başından engeller.

Nitekim bu yaklaşımın somut ve iz bırakan örneklerini Sinopale'nin uzun soluklu yürüyüşünde net bir biçimde görüyoruz. Örneğin; Sinop Tarihi Cezaevi’nde gerçekleşen Sinopale 1 (2006) kapsamındaki Nezaket Ekici’nin kadınlık hallerine, kapatılmaya, sınır zincirlerine ve özgürlüğün imkânlarına odaklanan Atropos performansı ile Monali Meher’in varoluşu, mekânsal kısıtlanmayı ve insan deneyimini sorgulayan 3 Departures çalışması, mekânın kendi kasvetli ve ağır yüküyle çatışmaksızın, onun taş duvarlarına yeni, duyarlı ve şefkatli birer hafıza katmanı eklemiştir. Eski Buzhane’de (bugünkü Sabahattin Ali Kültür Merkezi) ise tüm fazlalıklarından, gösterişinden ve steril nesneleşmeden arındırılmış müdahalelerle birlikte Cevdet Erek’in algıyı sarsan, mekânın akustiğiyle bedenleşen ritmik uyarım odaklı davul performansı (Sinopale 6, 2017) ve Ayşe Erkmen’in kadim bir dileğe, suyun akışkanlığına ve arınmaya temas eden Su Gibi yerleştirmesi (Sinopale 6, 2017), mekânın tarihsel ağırlığını düşünsel ve duyusal bir esnekliğe kavuşturmuştur. Bu sanatsal karşılaşmalar, yapıyı geçmişin katı, soğuk bir anıtı olmaktan çıkarıp kentin gündelik yaşamına dahil olan, nefes alan canlı bir kültür merkezine dönüştürme sürecini doğrudan tetiklemiştir.

Öte yandan, sanatsal üretimi yalnızca sergi mekânlarının sınırlarıyla kısıtlamayıp yıllardır kararlılıkla sürdürdüğümüz Sinopale Forum’larda görünür kıldığımız kentsel sorunlar, ekolojik krizler ve ortak akıl arayışları; sanatsal eylemliliğin sivil alandaki karşılığını güçlendirmiştir. Bu forumlar aracılığıyla ortaya koyduğumuz yaklaşım; bağımsız sosyal girişimler, kooperatifleşme pratikleri, kamusal alanın özgürleşmesi, katılımcı bütçeleme ve ortak mekân kullanımı gibi son derece değerli, sürdürülebilir ve somut toplumsal dönüşümler doğurmuştur. Sonuç olarak, mekânın tarihsel ağırlığı ile sanatsal müdahale arasında kurduğumuz o kritik etik ve estetik denge; sanatın mekânı ve üzerindeki toplumsal belleği tüketmeden onun kılcal damarlarına sızabilmesi, mekânı dönüştürürken kendisinin de dönüşmeyi kabul etmesi ve bu derin karşılaşmadan kentin ortak geleceğine hizmet eden kalıcı bir ilişki etiği çıkarabilmesiyle sağlanır.


Mahir Namur


Mahir Namur
Mahir Namur

"Sinopale'yi yalnızca sanat üretimi yapan bir girişim olarak değil, kültür aktörlerinin öncülük ettiği bir sivil toplum hareketi olarak tanımlamak çok daha doğru. Çağdaş sanat sergisi düzenlemek, bu hareketin nihai hedefinden ziyade; toplumsal, kültürel ve mekânsal dönüşümün bir aracı. Dolayısıyla "ne yapıldığından" çok, sürecin "niçin ve nasıl yürütüldüğü" önem kazanıyor."


Sinopale'yi klasik bienal yapılarından ayıran temel unsur, kültür-sanatı doğrudan "yerel ve sürdürülebilir kalkınma" modeliyle eklemlenmesi. Sivil toplum, yerel aktörler ve uluslararası kültür ağları arasında kurduğunuz bu diyalog, yerel kültür politikaları açısından bugün nasıl somut çıktılar üretiyor?

Sinopale, yerel kültür politikalarını bizzat sahada uygulayarak ve ortaya koyduğu pratikle bir model oluşturarak etkiledi; etkilemeye de devam ediyor. Sinopale'yi yalnızca sanat üretimi yapan bir girişim olarak değil, kültür aktörlerinin öncülük ettiği bir sivil toplum hareketi olarak tanımlamak çok daha doğru. Çağdaş sanat sergisi düzenlemek, bu hareketin nihai hedefinden ziyade; toplumsal, kültürel ve mekânsal dönüşümün bir aracı. Dolayısıyla "ne yapıldığından" çok, sürecin "niçin ve nasıl yürütüldüğü" önem kazanıyor.

Sinopale’nin yirmi yıllık serüveni, beş temel ayak üzerine kurulu bir dönüşüm hikâyesi sunuyor. Değerli bir hocamızın Sinopale'yi tanımlarken kullandığı benzetmeyi çok anlamlı buluyorum: Bir arkeolojik kazıda somut kültür mirası nasıl gün ışığına çıkarılıyorsa, Sinopale de çağdaş sanat aracılığıyla kentin unutulmaya yüz tutmuş soyut kültür mirasını açığa çıkarıyor. Sanat eserleri; bir zanaati, geleneği ya da anıyı tek tek görünür kılarken; yüzlerce Sinoplunun bu sürece sunduğu emek, maddi katkı ve paylaşım, unutulan imece kültürünü yeniden canlandırıyor. Sinopale'nin Sinop kültürüne en büyük katkısının da bu kolektif üretim ağı olduğuna inanıyorum. Bir şehrin bütüncül kalkınması için gereken temel zemin tam olarak budur; zira bu yapı, gelecekteki tüm ortak üretimlerin altyapısını oluşturur. Yerel ilişkiler ağının etrafında şekillenen ulusal ve uluslararası ortaklıklar ise bu imece ruhunu dünyanın geri kalanıyla buluşturur.

Bu dönüşüm hikâyesinin ikinci ayağını, süreci geleceğe taşıyacak insan sermayesinin yetiştirilmiş olması oluşturuyor. Sinopale, geride kalan 20 yılda birçok kişi için adeta bir akademi işlevi gördü. Burada yetişen gençler, Sinop’u bir kültür kentine dönüştürme vizyonunu ileriye taşıyacak donanıma kavuştular ve bayrağı bizlerden devraldılar. Bunun yanı sıra Sinopale, farklı kültür girişimlerinin doğmasına da öncülük etti. Bugün Sinop; Tiyatro, Lakerda, Çello ve Pop Müzik festivallerinin yanı sıra ekolojik kamp gibi nitelikli organizasyonlara da ev sahipliği yapıyor.

Üçüncü ayak ise ilk ikisine kıyasla çok daha somut ve görünür bir nitelik taşıyor: Atıl kalmış kentsel mekânların kültür yapılarına dönüştürülmesi. Yıllar boyu yalnızca acı olaylarla anılan, işlevsiz kalan ve Sinop’a "sürgün şehri" etiketini yapıştıran Sinop Tarihi Cezaevi, bugün restore edilmiş dinamik bir kültür merkezi. Balıkçıların terk ettiği eski Buzhane Binası (Sabahattin Ali'nin adını taşıyan kültür merkezi olarak) konserlere ve panellere ev sahipliği yapan bir sahneye dönüştü; eminim Sabahattin Ali bugün bu tabloyu görse gurur duyardı. Sinopluların çocukluk hafızasında yer eden ancak zamanla işlevini yitiren eski sebze hali ise kültür-sanat aktörlerinin, zanaatkârların ve sivil toplumun bir araya gelerek ortak üretim yaptığı "HAL: Sinop Buluşma Merkezi" kimliğini kazandı. Bu yapılar henüz terk edilmiş durumdayken Sinopale’nin onları etkinlik mekânı olarak kullanması, yeniden işlevlendirilmelerinin yolunu açtı. Böylece tarihi cezaevi bir otele, buzhane ise düğün salonuna dönüşmekten kurtuldu. Tüm bu mekânlar, bugün Sinop’un sürdürülebilir kültürel ekosistemini meydana getiriyor.


İki yıllık sergi periyotlarının ötesinde, aradaki dönemlerde yürütülen atölyeler ve sivil inisiyatiflerin yarattığı dönüştürücü etkiyi düşündüğümüzde; bienallerin birer "görsel tüketim şöleni" olmaktan çıkıp kamusal müşterekler alanına evrilmesi adına Sinopale nasıl bir alternatif metodoloji sunuyor?

Mevcut toplumsal düzen, kentlinin yaşadığı şehre ve topluma katkısını büyük oranda vergi ödemek ve oy kullanmakla sınırlandırdı. Kenti daha yaşanabilir kılmak tamamen yerel yönetimlere ve siyasete devredilmiş durumda, bireylerin kentin dönüşmesi ve  yeniden yapılanması  süreçlerine dahil olup  üstelenebileceği bir rol yokmuş gibi algılanıyor.  Oysa bir kentin yaşamını gerçekten anlamlı kılan, bireylerin ortak alana bizzat kattıkları emek ve zamandır. Sinopale'nin sunduğu en kıymetli model de tam olarak burada yatıyor: Hem sanatçısıyla hem yerel halkıyla, kentin dönüşümüne doğrudan ve bireysel katkı sunmanın hâlâ mümkün ve anlamlı bir yaşam biçimi olduğunu kanıtlıyor.

Temel hedef hiç değişmedi: Bir kentin bütüncül kalkınması ancak birliktelikle mümkün ve Sinopale bu zeminleri inşa ediyor. Metodolojimiz ise son derece yalın: Birlikte düşünmek, hayal kurmak, tasarlamak, hayata geçirmek ve tüm bu süreç boyunca öğrenmek.

Tarihi Cezaevi henüz bakımsız ve işlevsiz bir yapı durumundayken, 2011 yılında orada düzenlediğimiz Geleceği Biriktirmek buluşması bu metodolojinin en somut örneklerinden biri. Dünyanın dört bir yanından davet ettiğimiz sanatçılar, mekanı geçici olarak hayal ettikleri bir sanat alanına dönüştürerek yapının geleceğine dair öneriler sundular. Diğer yanda Sinoplular, sivil toplum temsilcileri, akademisyenler, kent yöneticileri, Kültür ve Turizm Bakanlığı yetkilileri, mimarlar, sosyologlar ve şehir plancıları beş gün boyunca Sinop’un geleceğini tartıştı. Bu paylaşımların sonunda ortak bir vizyon belirlendi: Sinop bir kültür kenti olmalıydı. Geçen zaman içinde bu vizyon doğrultusunda ne kadar büyük bir mesafe kat edildiği açıkça görülüyor.

Bir diğer örnek ise Ayda Bir Sokak Bizim etkinlikleridir. Sokakların trafiğe kapatılarak bir festival atmosferinin yaratıldığı bu buluşmaların amacı günlük bir gösteri sunmak değil; komşuların eski imece günlerinde olduğu gibi yeniden bir araya gelebileceği toplumsal bir alışkanlığı canlandırmak, bu sayede hep birlikte yaşamımızı güzelleştirmek.

Amsterdam ve Sinop’tan iki sanatçının, Nil Başaran ile Güngör Erdem’in hayata geçirdiği Sinop’un Nefesi projesi de kentin soyut kültürel mirası olan cam ustalığını hatırlama yolculuğuydu. Atıl durumdaki eski cam fabrikasının bir günlüğüne açılmasıyla gerçekleştirilen performans, Sinopluların kolektif hafızasını yıllar sonra yeniden uyandırdı. Bir zamanlar yüzlerce insanın çalıştığı, binlerce ailenin geçimini sağladığı bu sanayi ve kültür mirası, sanat aracılığıyla yeniden anlama kavuştu. Anılar ve duygularla örülen o özel gün, bir buçuk yıla yayılan kapsamlı bir projenin nirengi noktası oldu.

Sinopale’nin sunduğu alternatif metodoloji şu şekilde özetlenebilir: Sanatı dışarıdan getirip kapalı bir mekânda sergilemek yerine onu, aidiyet duygusu yaratan anlamlı bir kolektif eylem, o mekânı yeniden kamusal kılmanın anahtarı olarak kullanmak. Denize açılıp geri dönmeyen bir balıkçının hüznünü aktaran bir eser de, Kırım Savaşı döneminde Sinop Tersanesi’nde üretilmiş bir gemi modelinin törenle denize indirilmesi de aynı ilkeye hizmet ediyor: Kaybolan değerleri hatırlamak, onları bugünün yaşamıyla harmanlamak ve yarınlara aktarmak. Sonuçta ortaya çıkan yapı; bir ziyaretçinin hafta sonu gelip izleyip gittiği bir "gösteri" değil, Tüm Sinopluların emek vererek ürettiği, bu sayede sahiplendiği ve yaşattığı bir kamusal müşterekler alanı oluyor.

Ancak bu modelin tek başına kırılgan olduğunu unutmamak gerek. Devamlılığının büyük ölçüde gönüllülük ve kişisel özveriye dayanması, bir yandan Sinopale’nin özgünlüğünü ve imece ruhunu korurken, diğer yandan geleceği adına risk barındırıyor. Önümüzdeki dönemin temel meselesi; bu yapıyı ticari bir faaliyete dönüştürmeden, ancak sürece emek verenlerin hakkını da gözeterek sürdürülebilir kılmak. Bu durum yalnızca Sinopale’nin değil, Türkiye’deki tüm bağımsız sivil kültür inisiyatiflerinin ortak varoluşsal sorunu. Bu sorun ancak etkinlik odaklı anlayışın ötesine geçen; insanı ve ekosistemin bütüncül iyi oluşunu merkeze alan kültür politikalarının gelişmesiyle çözüme kavuşabilir.


Elif Kuli


Elif Kuli
Elif Kuli

"Sinopale’de kentsel dönüşümü yalnızca fiziksel yapıların dönüşümü olarak ele almadık. Kültür ve sanat aracılığıyla kentin hafızasını, yaşam biçimini ve kentlinin kentle kurduğu ilişkiyi dönüştürmeye çalıştık. Özellikle gençlerin kendi yaşadıkları kentin geçmişini fark etmelerini, o geçmişle bugün arasında bağ kurmalarını ve geleceğe dair söz söyleyebilmelerini önemsedik. Sonuçta yeniden kullanmak, yeniden üretmek, sahip çıkmak ve korumak duygularının ortaya çıkması, bizim için kamusal aidiyetin en önemli göstergelerinden biri."


Sinopale çerçevesinde kentin âtıl kalmış endüstriyel, kırsal veya kentsel dokularıyla kurulan temas mekânın bastırılmış hafızasını da açığa çıkarıyor. Bu bağlamda, geçici sanat müdahalelerinin kentsel hafızada ve kamusal aidiyet bilincinde bıraktığı kalıcı izleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sinopale çerçevesinde kentin atıl kalmış endüstriyel, kırsal ya da kentsel dokularıyla kurduğumuz temas, bizim için yalnızca bu mekânları yeniden kullanıma açmak anlamına gelmedi. Asıl mesele, zaman içerisinde görünmezleşmiş ya da bastırılmış kentsel hafızayı yeniden ortaya çıkarmak ve kentlinin bu mekânlarla kurduğu ilişkiyi yeniden düşünmesini sağlamaktı.

Bunun en güçlü örneklerinden biri Sinopale 1’in 2006 yılında, 1999’da kapanmış olan Sinop Cezaevi’ni etkinlik mekânı olarak kullanmasıydı. Cezaevi, fiziksel olarak hâlâ geçmişin izlerini taşıyordu ve Sinop halkı üzerinde duygusal ağırlığını sürdürüyordu. Ancak sanatın o mekâna girmesiyle birlikte cezaevi, halkın karşısına bambaşka bir durum ve deneyim olarak çıktı. İnsanlar daha önce karamsarlık, kapatılmışlık ve acıyla ilişkilendirdikleri bu mekâna başka bir gözle ve başka bir duyguyla yaklaşmaya başladılar. Mekânın anlamı değişti; geçmiş silinmeden, geçmişe yeni bir katman eklendi.

Benzer bir dönüşümü balıkçılar tarafından kullanılan buzhane yapısında da yaşadık. Buzhane işlevini kaybedip atıl hâle geldiğinde, merkezi konumu nedeniyle kültür merkezi olarak değerlendirilmesi önerildi ve sonrasında sergi alanı olarak kullanıldı. Böylece gündelik yaşamın bir parçası olan ama artık işlevini yitirmiş bir yapı, yeniden kamusal hayatın içine dâhil edildi.

Eski hal binasındaki boş dükkânların Sinopale tarafından ofis ve sanatçı üretim alanı olarak kullanılması da bizim için çok önemliydi. Çünkü burası yalnızca sanatçıların üretim yaptığı bir yer olmadı. Çevresindeki terzi, kasap, manav, kahvehane, heykel atölyesi ve çeşitli derneklerle birlikte zaman içinde çok farklı aktörlerin bir arada bulunduğu, ortak bir yaşam ve üretim alanına dönüştü. Sanat burada kendisini gündelik hayatın karşısına koymadı; tam tersine gündelik hayatın içine karıştı.

Yıllar önce kapatılmış olan cam fabrikasında gerçekleştirilen bir performans da benzer şekilde, geçmişteki üretim kültürünü yeniden gündeme taşıdı. Bir zamanlar kentin ekonomik ve sosyal yaşamında önemli bir yeri olan fabrikanın üretim hafızası, sanat aracılığıyla yeniden görünür oldu. Böylece mekân yalnızca terk edilmiş bir yapı olarak değil, geçmişteki yaşamıyla birlikte yeniden hatırlanmaya başladı.

Eski postane binasının, kütüphanenin ve bugün Eski Garnizon Binası'nın kullanılması da aynı hafızanın farklı katmanlarını yeniden harekete geçirdi. Bu mekânlara sanat yoluyla yeniden girildiğinde, yalnızca yapılar değil, o yapılarda yaşanmış hikâyeler, karşılaşmalar ve anılar da yeniden gündeme geliyor. İnsanlar "Ben burada şunu yaşamıştım" veya "Burada böyle bir şey olmuştu" diyerek kişisel hafızalarını ortak kent hafızasının içine yeniden yerleştiriyorlar.

Dolayısıyla bizim için geçici sanat müdahalelerinin etkisi, sanat eserinin ya da serginin fiziksel olarak orada kaldığı süreyle ölçülemez. Bazen birkaç hafta süren bir sergi, bir performans ya da bir sanatçı müdahalesi, bir mekânın kentlilerin zihnindeki anlamını yıllarca değiştirebiliyor. Geçici olan müdahale, kalıcı olan ise onun insanların hafızasında bıraktığı iz oluyor.

Bu nedenle Sinopale’de kentsel dönüşümü yalnızca fiziksel yapıların dönüşümü olarak ele almadık. Kültür ve sanat aracılığıyla kentin hafızasını, yaşam biçimini ve kentlinin kentle kurduğu ilişkiyi dönüştürmeye çalıştık. Özellikle gençlerin kendi yaşadıkları kentin geçmişini fark etmelerini, o geçmişle bugün arasında bağ kurmalarını ve geleceğe dair söz söyleyebilmelerini önemsedik.

Sonuçta yeniden kullanmak, yeniden üretmek, sahip çıkmak ve korumak duygularının ortaya çıkması, bizim için kamusal aidiyetin en önemli göstergelerinden biri. Bir mekân yeniden hatırlandığında, aslında kent de yeniden hatırlanıyor. İnsanlar o mekâna yalnızca bir yapı olarak değil, kendi hikâyelerinin ve ortak geçmişlerinin bir parçası olarak bakmaya başlıyorlar. Sanatın kalıcı etkisi de tam olarak burada ortaya çıkıyor: Mekânı değiştirmekten önce, insanların mekâna bakışını ve onunla kurduğu duygusal ilişkiyi değiştirmek.


Katılımcı mimarlık, yerel malzeme kültürü ve kamusal müşterekler ekseninde, yerel halkın kendi gündelik mekânlarını yeniden tahayyül etmesinde ve dönüştürmesinde kolektif pratikler nasıl bir görev üstleniyor?

Katılımcı mimarlığı yalnızca yerel halkın bir projeye dahil edilmesi olarak değil, onların kendi yaşadıkları çevreye ilişkin bilgi, farkındalık ve söz üretme kapasitesinin güçlendirilmesi olarak görüyorum. Bu noktada kolektif pratiklerin çok önemli bir görevi olduğunu düşünüyorum.

Bir kentin yerel malzeme kültürünü, gündelik kullanım biçimlerini ve mekânsal hafızasını anlamadan o yere kalıcı ve anlamlı bir müdahale yapmak mümkün değil. Ancak bunun yanında, sahip olduğumuz birikim, deneyim ve projelendirme becerisini yerel bilgiyle buluşturmak da gerekiyor. Yapılan çalışmaların belirli bir hedefinin olması ve bu hedefin somut projeler üzerinden görünür hale gelmesi, yerel halkın kendi çevresine başka bir gözle bakmasını sağlıyor.

Bu tür çalışmalar aslında yalnızca bir mekânı dönüştürmüyor; o mekânın değerini ve potansiyelini kullanıcılarına yeniden anlatıyor. İnsanlar kendi gündelik hayatlarının bir parçası olan bir yapının, bir sokağın, bir malzemenin ya da ortak kullanım alanının taşıdığı değeri fark ettikçe, onun geleceğine ilişkin söz söylemeye ve sorumluluk almaya da daha fazla istekli oluyorlar.

Dolayısıyla burada mimarın rolünü yalnızca tasarlayan kişi olarak değil, bilgiyi görünür ve paylaşılabilir hale getiren, farklı aktörleri bir araya getiren ve yerel potansiyellerin projeye dönüşmesini sağlayan bir kolaylaştırıcı olarak görüyorum. İyi projelendirilmiş ve hedefi net olan kolektif çalışmaların en önemli sonuçlarından biri de bence bu: Yerel halkı yalnızca projenin izleyicisi olmaktan çıkarıp, projenin destekçisi ve hatta gelecekteki dönüşümlerin aktif paydaşı haline getirmek.

Bu anlamda katılımcı mimarlık, yerel malzeme kültürü ve kamusal müşterekler arasında kurulan ilişki, yalnızca fiziksel bir dönüşüm değil, aynı zamanda bir farkındalık ve sahiplenme süreci yaratıyor.


Hal Kolektif


Hal Kolektif
Hal Kolektif

"Dayanışma ve katılımcılık bir kez tanımlanıp kurumsallaştırılabilecek sabit ilkeler değil. Tam tersine, her yeni karşılaşmada, her üretim sürecinde ve her kriz anında yeniden sınanan ilişkilenme biçimleri. Sinopale'de bu kavramları canlı tutan şeylerden biri, sonuca değil, sürece verdiğimiz önem. İşin ortaya çıkmasından daha önemlisi o işin kimlerle, hangi ilişkiler üzerinden ve nasıl üretildiği. Katılımcıların sürecin yönünü değiştirebildiği, kararları etkileyebildiği ve kendi bilgisini üretime taşıyabildiği alanlar açmaya çalışıyoruz."


Bireysel sanatçı egosunu esneterek çoğul sesleri, yatay karar alma mekanizmalarını ve kolektif hafızayı önceleyen bir pratiğiniz var. Sinop’un yerel dinamikleri ve sokak karşılaşmaları, Hal Kolektif’in araştırma ve üretim metodolojisine nasıl eklemlendi?

Sinop'taki bu karşılaşmalar ve yerel dinamikler Hal Kolektif'in pratiğine sonradan eklenen unsurlar değiller. Aslında bunlar bizim çalışma biçimimizi belirleyen temeller. Sinop gibi ölçeği küçük, gündelik ilişkilerin çok yoğun ve görünür olduğu bir şehirde planladığınız bir süreci, kentin ritminden ve orada karşılaştığınız insanlardan bağımsız yürütmeniz pek mümkün değil. Sokakta karşılaştığınız tanıdıklarınızla ettiğiniz sohbet, esnaflarla kurduğunuz ilişki, bir büyüğünüzün anlattığı hikâye ya da yıllardır görmediğiniz bir arkadaşınızla tesadüfi bir karşılaşma bazen önceden tasarlanmış araştırma hatlarını başka bir yöne çevirebiliyor.

Hal Kolektif olarak bu karşılaşmaları yalnızca bir bilgi toplama aracı olarak görmüyoruz. Daha çok, üretimin kimlerle ve nasıl yapılacağına dair kararların da bu ilişkiler içinde yeniden şekillenmesine olanak tanıyoruz. Bu nedenle araştırma ile üretim, organizasyon ile gündelik hayat arasındaki sınırlar Sinop'ta oldukça geçirgen hale geliyor.

Yıllar içinde oluşan hafıza da burada çok önemli. Aynı insanlarla farklı zamanlarda yeniden karşılaşıyoruz; geçmiş bienallerde kurulmuş ilişkiler yeni projelere taşınıyor, bir kişinin önerdiği biri sürece dahil oluyor. Dolayısıyla her bir edisyon sıfırdan başlamıyor. Kentte birikmiş ilişkiler, deneyimler, hatta önceden yapılmış hatalar bile yeni üretimlerin parçası oluyor. 

Biz şehri sanat üretiminin aktif bir öznesi olarak görüyoruz. Bu da sanatçı, küratör, organizasyon ekibi ve kentte yaşayanlar arasındaki rolleri zaman zaman birbirine yaklaştıran, daha yatay ve müzakereye açık bir çalışma biçimini mümkün kılıyor. 


Günümüz sanat dünyasında kurumsallaşma ve sahteleşme tehtidi altında olan "dayanışma" ve "katılımcılık" kavramlarını, Sinopale zemininde sahici, hiyerarşisiz ve süreç odaklı bir eylemlilik olarak canlı tutmayı nasıl başarıyorsunuz?

Aslında burada başarıyoruz demekten çok, sürekli yeniden kurmaya çalışıyoruz demek daha doğru. Çünkü dayanışma ve katılımcılık bir kez tanımlanıp kurumsallaştırılabilecek sabit ilkeler değil. Tam tersine, her yeni karşılaşmada, her üretim sürecinde ve her kriz anında yeniden sınanan ilişkilenme biçimleri.

Sinopale'de bu kavramları canlı tutan şeylerden biri, sonuca değil, sürece verdiğimiz önem. İşin ortaya çıkmasından daha önemlisi o işin kimlerle, hangi ilişkiler üzerinden ve nasıl üretildiği. Katılımcıların sürecin yönünü değiştirebildiği, kararları etkileyebildiği ve kendi bilgisini üretime taşıyabildiği alanlar açmaya çalışıyoruz.

Hiyerarşisizlik de bizim için hiyerarşilerin olmadığı ideal bir durum anlamına gelmiyor. Sanatçı, küratör, organizasyon ekibi, yerel üretici ya da Sinop sakini farklı güç ve sorumluluk pozisyonlarından geliyor. Önemli olan bu farkları görünmez kılmak değil, farkında olmak ve mümkün olduğunca müzakereye açmak. Kimin bilgi sahibi olduğu, kimin karar verdiği, kimin emeğinin görünür olduğu gibi soruların sürekli masada kalmasını önemsiyoruz. 

Belki de en temel mesele şu: dayanışmayı bir yöntem ya da tema olarak kullanmaktan çok, birlikte üretmenin kaçınılmaz bir koşulu olarak görüyoruz. Böylelikle dayanışma soyut bir kavram olmaktan çıkıp gündelik bir pratiğe dönüşüyor. Bu yüzden Sinopale'de süreç çoğu zaman daha yavaş, daha müzakereye açık ve daha öngörülemez ilerliyor. Bu belirsizlik, farklı seslerin gerçekten sürece dahil olabilmesi için alan açıyor.


Bu hafta Unlimited'da Sinopale'ye odaklanıyoruz. Dün yayınladığımız yazıda bienalin kuruluşundan bugüne uzanan tarihini, küratoryal yaklaşımlarını ve sergi programının ötesine geçen faaliyetlerini inceledik. Bugün Sinopale'nin kuruluş ilkelerini, kentle kurduğu ilişkiyi ve kolektif üretim biçimlerini T. Melih Görgün, Mahir Namur, Elif Kuli ve Hal Kolektif'le konuştuk. Yarın Sinopale 10'un küratörleriyle gerçekleştirdiğimiz röportaj yayımlanacak. Haftayı ise Sinopale 10'u yerinde ziyaret ederek hazırladığımız izlenim yazısıyla tamamlayacağız.

Yorumlar


Bu gönderiye yorum yapmak artık mümkün değil. Daha fazla bilgi için site sahibiyle iletişime geçin.

Bütün yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Yazı ve fotoğrafların tüm hakları Unlimited’a aittir. İzinsiz alıntı yapılamaz.

All content is the sole responsibility of the authors. All rights to the texts and images belong to Unlimited.

No part of this publication may be reproduced or quoted without permission.

Unlimited Publications

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
bottom of page