Sevgili Demir Özlü

Yakın zamanda aramızdan ayrılan Demir Özlü'yü, Necmi Sönmez'in yazara ithafen kaleme aldığı mektup ile anıyoruz


Yazı: Necmi Sönmez



Demir Özlü, 1988, Frankfurt Kitap Fuarı,

Fotoğraf: Mehmet Ünal, Necmi Sönmez Arşivi



Sevgili Demir Özlü,


Bu veda mektubunu tuhaf duygular içinde yazıyorum. Biliyorum ki bu sefer sizden yanıt gelmeyecek. Neredeyse otuz yıldan beri sizin güzel, ince el yazınızla gelen zarflar, size yazmayı, belli konularda fikrinize danışmayı neredeyse bir bağımlılık haline getirmişti. 13 Şubat günü ışıklı yolculuğa çıktığınızı öğrendiğimde ne bu mektuplara, ne de 1958’de çıkan ilk kitabınız Bunaltı’dan 2018’de yayınladığınız son yayınınız olan Güvercinler ve Matmazeller-Düş Öykü’lerine kadar tüm çalışmalarınızı içeren kitaplığıma ulaşmam mümkündü. Kötü haberi aldıktan sonra üstüme çöken ağırlık o kadar etkileyiciydi ki hiçbir şey yapamaz olmuştum. Yağan karın altında giderek şeklini değiştiren ağaçların görüldüğü penceremden gökyüzüne bakmaya çalışıyordum. Ne kadar da anlamsızdı 14 Şubat günü ve gecesi. Kendimi toparlayarak Sezer’i aradığımda fazla konuşamadık. İkimizin de sesi titriyordu.


O gecenin bir vaktinde çalışma odamda bir kaç kitabınızın olduğunu hatırladım. Kısa süren bir aramadan sonra Paris Güncesi, Borges’in Kaplanları ve İşte Senin Hayatın elime geçince bunları masama koyarak okumaya başladım. Dışarıya baktığımda zamansız, yersiz, yurtsuz çağrışımlar gecenin bir yerinden sanki üstüme doğru geliyordu. Onları duyumsayarak bu kitapların iç kapaklarındaki tarihlere baktığımda tuhaf bir yolculuğa doğru ilerleyeceğimi duyumsadım. Kitaplarınız, yayınladıklarınız, yazış tarzınız, konuşmalarınız, giyiminiz beni o kadar etkiliyordu ki otuz yıldan beri size ait ne elime geçtiyse toplamaya çalışmıştım. Şimdi onların hiçbiri yanımda değildi, masamın üzerine duran üç kitaptan başka bana sizi, yazıya dönüştürdüğünüz melankoliyi aktaracak hiçbir nesne yoktu elimin altında. Melankoliyi, sıkıntıyı, içsel kararsızlıkları o kadar etkileyici biçimde soyutluyordunuz ki, her kitabınız sanki bir suluboya resmi gibi akıcıydı. Beş yaşından beri hatırladıklarınızı, okuduklarınızı, İstanbul, Paris, Stockholm, Berlin kentlerindeki kişisel tecrübelerinizle birleştirerek bir sarmal anlatıyı, zamanlar arasında gidip gelerek anlatıyordunuz. Bu satırların etrafında anne ve babanıza, kardeşlerinize olan anıtsal özemler, duygu labirentlerinin içinde şekillenen aşk maceraları, sürgün olduğunu zamanların tortuları birleşerek imgesel yollar açıyordu. Ben bu yolların arkasında yürürken okuduğum her kitabınızdan ayrı bir zevk alıyor, kısa cümlelerle aktardığınız ruhsal konumlarından etkileniyordum.


Bir Beyoğlu Düşü’nü okuduktan sonra bu kitapta anlattığınız yerlere, sokaklara giderek oralarda fotoğraflar çekmeye, yazdıklarınız nasıl gerçeklik üzerinde olduğunu tanımaya çalışmıştım. Bu zaman içinde bende tuhaf bir tutkuya dönüştü. Fatih’te artık yerinde durmayan aile evinizi, Beyoğlu’ndaki Çinili Han’ı, Paris’te Epog Hôtel, Gamla Stan’daki Sven Vintappares torg başta olmak üzere sizin anlatılarınıza girmiş olan mekanların, kahvelerin, lokantaların, sokakların, binaların fotoğraflarını çekiyordum. Bu fotoğrafları sizin cümleleriniz, tanımlamalarınızla yanyana getiren bir sergi hazırlamak fikrini Stockholm’deki Café Madeleine’de konuştuğumuzda fotoğraflarımdan çok hazırlamış olduğum kentler, mekanlar listesine bakmanız, bu liste hakkında sorduklarınız beni etkilemişti. Listemdeki isimlerin yanında kitaplarınızın isimleri birçoğunda o sokağı tanımladığınız sayfa sayıları da yazıyordu. Alfabetik olarak hazırlamıştım bu listeyi, artık yerinde olmayan ama sizin tanımlamış olduğunuz binalar içinde boşluklar bırakmıştım. O zamanki aklımla sizin bu binaları daha farklı bir biçimde kaleme alacağınız yeni metinler üretebileceğinizi düşünmüştüm. Kafamda Demir Özlü’nün Bellek Mekânları diye bir sergi hazırlamak vardı. Bunu sizin döne döne, belli bir ritim duygusuyla anlattığınız yerlerin topografisini çıkarmak için istiyordum. Hatta İstanbul, Paris, Stockholm kentlerinde birbirine yürüme mesafesinde olan yerleri, alanları kitaplarınıza sıkça konu ederek aslında belli rotalar üzerinden ilerleyen gerçekle düş arasında bir kurgu geliştirdiğinizi düşünmeye başlamıştım. Bu rotaları sizden sonra yürüyenlerde sizi hatırlayacaklar, yazdıklarınızın keyfine varacaklardı. Nedenini tam olarak kestiremesem de bu projeden pek fazla heyecanlanmadığınızı kavramıştım. Çünkü aynı mekanları bu kadar sıklıkla kitaplarınızda ele aldığınızı listede görmekten pek memnun olmamıştınız. Bunun nedenleri sormayı isterdim ama konuşmanın akışı farklı bir yere kaymıştı.


Paris’teki yaşamış olan Türk ressamları hakkında uzun yıllardan beri hazırladığım bir araştırma vardı. Bu ressamların bir çoğuyla tanıştığınız, hatta eserlerini satın aldığınız için onların atölyelerini, yaşadıkları çevreleri de biliyordunuz. Bu konuda epeyce detaylı olarak konuştuğumuzu, bana hiç duymadığım, bar, kahve, lokanta isimlerini yazdırdığınızı hatırlıyorum. Bunun bir tür resim sosyolojisi girişi olacağını söylediğinizde şaşırma sırası bana gelmişti. Paris’teki büyülü atmosferin Türk sanatçılarını, yazarlarını bir mıknatıs gibi kendine çektiğini o kadar etkileyici biçimde anlatıyordunuz ki o konuşma benim için neredeyse özel bir ders gibi olmuştu. Bu açıdan Modern Türk Sanatı’nı ele alan başka bir konuşmayı hiç kimseyle yapma şansım olmamıştı. Dikkatimi çeken, sizin soyut resmi sevmenizdi. Selim Turan, Nejad Devrim, Mübin Orhon resimlerinden bahsederken de, yakın arkadaşınız olan İlhan Koman’ın heykellerini anlatırken de söyledikleriniz etkileyiciydi. Yıllar sonra bu konuşmayı o akşam hızlıca karaladığım notlar sayesinde hatırlamaya çalışıyorum ama boşlukları dolduramıyorum bir türlü.


Paris’te birlikte olmayı planlamış ama gerçekleştirememiştik. Ama yazışmalarımızda hep bu kent vardı. 5 Mayıs 2016’da yazdığınız bir e-postayı hatırlıyorum:


Necmi, kardeşim,

Güzel mektubunuzda benim yazdıklarıma düşen bir pay varsa, ona da çok teşekkür ederim...

Çok tuhaf bir rastlantı ki YKY bana birkaç ay önce yazdığı bir yazıda, bu günceyi (Paris Güncesi, NS) -onca yıl sonra- yeniden basmak istediğini yazdı. Bir çalışma sonucu değil, kendimi ayakta tutmak için aldığım, yayınlanmasını hiç düşünmediğim düzensiz satırlardır. Sadece çok okuduğum bir dönemde gece yarıları yazıldı.

1962’de Paris’te kalmadığıma bu yıllarda çok pişmanım. Gerçekten de Türkiye’de yaşamayı pek kaldıramıyorum.

Selâmlarımla

d.ö.


Paris’te olmasa da İstanbul’da küçük bir yürüyüş yapmış olmamızı büyük bir şanstı. Taksim’den Teşvikiye’ye yürürken anlattıklarınızı, eski sokakları, çoğu yaşamayan arkadaşlarınızı hakkında söyledikleriniz, anlatış tarzınız o kadar etkileyiciydi ki, o zaman ölümün sizin için sadece bir varoluş biçimi değiştirme olduğunu kavradım. İnsanlar dünya değiştirse de hatırları, yaşadıkları mekanlar, yazdıkları, ürettikleri arkalarında kalıyordu.


Sevgili Demir Özlü,


Birazdan gece bitecek, Şubat ayının karanlık sabahları yavaş yavaş aydınlanmaya başlayacak. Sizin yazdıklarınızı okumaya devam edeceğim. Okudukça cümlelerinizin güzel tadı belleğime yayılacak. Tekrar okuduğum her kitabınızdan sonra size yazdığım gibi uzun bir mektup yazmaya başlayacağım. Yaşamın anlamı okudukça şekillenecek. Sizi hep hatırlayacağım. Belki kafamdaki sergiyi de bir gün geliştirmem mümkün olur. Benim için büyüsünü hiç yitirmeyen Kanal Kentlerinde Berlin & Amsterdam’dan aklımdan çıkmayan cümlelerinizle bitiriyorum:


“Elbette düşlerin sırlarını yakalamaya çalışarak varlığın sırrı çözülemez.

Daha doğrusu bu sır tek bir sır değildir.

Varlık, bir yığın sır üzerinde yüzmektedir.

Düşlere yansıyan, sadece onların bazılarının gölgesi.

Gölgeler de bu yana yansırken değişiyorlar.

Böylece öte yanın gerçeğini görmek de ele değil.

Sadece, bazı simgeleri yakalanılabilir belki.”


Selam ve Saygılar,

Necmi

Düsseldorf, 15 Şubat 2021

123 görüntüleme