Sanatçının geçici adresi
- Tuğba Esen
- 2 gün önce
- 8 dakikada okunur
Ece Eldek'in Bekleyen Bir Adres isimli kişisel sergisi, 2-10 Mayıs tarihleri arasında Hošek Contemporary’de gerçekleşti. Sanatçıyla sergisinden yola çıkarak göç, bekleme hâli ve aidiyet hissi üzerine konuştuk
Röportaj: Tuğba Esen

Ece Eldek. Fotoğraf: Kathrin Tschirner
Ece Eldek, An Address That is Waiting (Bekleyen Bir Adres) isimli kişisel sergisiyle 2-10 Mayıs tarihleri arasında Hošek Contemporary’ye konuk oldu. Berlin’in merkezindeki limanda demirli eski bir gemiyi mesken edinen galeride, Eldek’in merdiven heykelleriyle yaptığı yerleştirmesi mekânla bütünleşmiş bir şekilde karşılıyordu ziyaretçiyi.
Galerinin ortasındaki zemine yayılan yerleştirmesinde Eldek, ahşap yer döşemelerinden o döşemelerin altında birikmiş toza, kuma kadar tarihi nakliye gemisinin çeşitli unsurlarını işine dahil ediyor. Sanatçının, geçmişin derinlerde yatan unsurlarını bugüne tırmandırma isteği burada açığa çıkıyor.
İşlerine ev sahipliği yapan mekânın geçmişini kurcalayan Eldek’in, bu şehirdeki bireysel geçmişi aslında pek de eskiye dayanmıyor. Sergide dikkat çeken uğraşlardan biri de onun kendi göç deneyimini anlamlandırma çabası. Bir çeşit hareket ve onunla iç içe bir şekilde var olan durağanlık kurcalıyor sanatçının kafasını. Teknenin aşınmış duvarlarına adeta kazımış gibi yerleştirdiği cümlelerde de onun bu bir aradalıkla hesaplaşması okunuyor. Duvarlarda İngilizce yazılı ve Türkçesi “Akışta kayıtlısın,” “Varoluşun imza bekliyor,” “Bu geçici bir adres” olan ifadeler, aralarında göç geçmişi olan kişilerin de olduğu galeri ziyaretçilerinde ortak duygular yarattığını düşündürüyor.
Bir çeşit devinimi, tırmanışı ya da inişi teşvik eden, aslında kolaylaştırıcı bir araç olan merdiven, Eldek’in işlerinde, yakınındaki kişinin kararsızlığı ve sıkışmışlığına işaret ederek, bunaltıcı bir durgunluğa dikkat çekiyor. 2014 tarihli Method videosunda boş gibi görünen bir odanın duvarına dayadığı merdivene dakikalarca bakakalan sanatçı, izleyicinin beklentisine rağmen bir türlü harekete geçmiyor. Hošek Contemporary’deki sergide, bu videonu yanı sıra, merdiven imgesi farklı ve etkileyici biçimlerde tekrar karşımıza çıkarak, sanatçının yıllar sonra hissettiği başka tür bir arada kalmışlığı ifade etmesine aracı oluyor. Eldek burada, devinim içindeki durağanlık ve sıkışmışlık hissini geçmişten bugüne taşımıyor; o anda, mekânda yeniden yaratıyor.
Aynı zamanda şair olan Eldek’in çelikten levhalara kazıyarak somutlaştırdığı kelimeleri, önce ilk anlamlarını kaybederek muğlaklaşıyor, sonra izleyicinin zihninde yeni çağrışımlarla var oluyor. Suyun sergide hissedilen varlığı da bu muğlaklığın pekişmesine yardımcı oluyor. Gemideki yerleştirme bir bakıma suda salınırken, paslanmaz çelik levhalar üzerine kazınmış cümleleriyle sanatçı, ziyaretçilere suyun sınırsızlığını, bağlayıcılığını ve belleğini hatırlatıyor.
Serginin küratöryal metnini kaleme alan Florencia Incarbone’nin belirttiği gibi sanatsal pratiği, bir tür uyumlanma mantığı çerçevesinde şekillenen Eldek, “Kelimeler, nesneler, ses ve video aracılığıyla, çözülmeyen ama sürdürülen istikrarsızlığın bir yöntem olarak kullanıldığı, kişisel ancak yankı uyandıran bir deneyimin keşfini dile getiriyor.” Eldek’in farklı mecra ve yöntemler kullanarak oluşturduğu yapıtları, sanki uzun süredir oradaymış ve içerisinde bulundukları geminin bir parçasıymış gibi Spree Nehri’nin sularında 10 gün boyunca salındı. Sanatçıyla serginin kapanmasının ardından bir araya gelerek kişisel sergisi için ürettiği işlerini konuştuk.
Berlin’deki Hošek Contemporary'nin geçen yılki açık çağrısı sonrasında, galeride bir kişisel sergi açmak üzere davet edildin. Geçtiğimiz Mayıs ayında izleyiciyle buluşan An Address That is Waiting (Bekleyen Bir Adres) isimli serginin altında yatan fikir neydi?
Ödül haberini aldığımda sergiyi düşünmeye başladım ve bunu içinde yaşadığımız durumu anlatmak için iyi bir fırsat olarak gördüm. Sergi mekânının eskiden kömür taşımacılığı için kullanılan bir gemi olması beni etkiledi. Gemiye İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, “vatan” anlamına gelen Heimatland ismi verilmişti. Buranın suyla ve hareketle kuşatılmış olmasına rağmen, limana demirli ve orada bekleyen bir gemi olması, bana dünyanın içerisinde bulunduğu belirsizlik ve hareket edememe halini hatırlattı. Kendi deneyimimden de yola çıkarak, ilk bakışta göçü bir hareket etme hâli olarak değil, sürekli akış içinde bir bekleme hâli olarak yeniden tanımlayabileceğim bir yerden iş üretmek istedim.
İki buçuk yıla yakın süredir Berlin'de olsam da, iki buçuk yıldır kalıcı bir adresim yok. Sürekli ev değiştiriyorum. Yazmak, pratiğimde önemli bir yer kaplasa da son iki yıldır düzenli olarak pek yazamadım. Fakat kenara hep notlar aldım, parça parça yazılar, şiirler biriktirdim. Bunlara da sergimde yer vermek istedim. Onun için yazdıklarım üzerine çalışmaya başladım.
Ece Eldek, Bekleyen Bir Adres, Sergiden görünüm, 2026, Hošek Contemporary, Berlin. Fotoğraf: Mari Vass
Mekâna özgü yerleştirmen serginin merkezinde yer alıyordu ve mekânla bütünleşmişti. Bu sergi biraz da oradan esinle mi ortaya çıktı ?
Hem evet hem hayır. Mekânın kendisi benim için aracı oldu, bana arkadaşlık etti ve bir harita çizdi. Sergiyi mekanla beraber düşünmeye başladım. Spree Nehri kıyısına demirli gemiyi ziyaret ettiğimde, Hošek Contemporary’nin kurucusu Petr bana burada yerin sabit olmadığını söyledi. “The ground is not stable,” onun da bildiği gibi, sergide kullanacağım cümlelerden biriydi. Ve ben, mekânın zeminiyle oynamak istedim. Sergide yaratmak istediğim duyguyu izleyiciye geçirebilmek için hareketli ve kaotik bir zemin hazırlamak istedim. Böylece o yerleştirme ortaya çıktı.
Mekânı görmeden önce, başka bir yerleştirme kurgulamıştım. Bu yerleştirmenin ana fikri, omurgaydı. Omurganın taşıyıcılığı, taşıdığı yük altında ezilişi, bedene bindirilen yükler ve bedenin şekil değiştirmesi, omurgasız deyimiyle omurga üzerinden kurulan normatif tahakküm gibi meseleler üzerine düşünürken kafamda ilk kurguladığım yerleştirmenin aslında mekâna uymadığını farkettim. Bunun üzerine zeminle oynamaya karar verdikten sonra, yerdeki tahta döşemeleri kaldırdığımda geminin omurgasıyla karşılaştım. Bu bana, geminin benimle konuştuğunu ve doğru yolda olduğumu hissettiren bir andı. Zemini kaldırdığımda, yıllarca o tahtaların altında biriken çöp, toprak, kum gibi bir sürü şeyle karşılaştım. Ve bunları elekten geçirip arta kalan toprağa, yerleştirme için yaptığım ahşap merdivenleri diktim. Böylece mekânı zaman içerisinde biriken, kendi unsurlarıyla birlikte kullanıp dönüştürmüş oldum.
2024’te nGbK Berlin ve DEPO'nun davetiyle, misafir sanatçı programı kapsamında kaldığın tarihi Bethanien binasında da, yapının sütunları arasına yaptığın bir heykel yerleştirmesi vardı. Orada olduğu gibi son serginde de yerleştirmenin mekânla bütünleştiği hissine kapıldım, sanki o tarihi mekânların bir parçasıymış gibi duruyorlardı. Sence bunun sebebi ne?
Sergi için girdiğim ortamın bana verdiği hisle beraber ilerliyorum. Bethanien eskiden hastaneydi, Hošek Contemporary ise taşımacılık için kullanılan bir gemi. Böyle mekânlara iş yaparken kendi sürecimi, onların sürecine yıllar sonra eklenen bir katman olarak görüyorum ve bu bilgiyle ilerlemek hoşuma gidiyor. Standart bir galeri mekânı olmayan bu tür yerlerin senden bazı istedikleri oluyor ve sen, onunla beraber hareket etmek zorunda kalabiliyorsun. Bu gemiye ilk gidişimde bir süre oradan çıkmak istemedim. Bu sergi, hazırlık süreci içerisinde çokça değişime uğradı. Bir sürü şey eklendi, malzeme ve teknik açıdan değişmesi gereken yerler oldu. Duvarlara cümlelerimi koyarken, geminin duvarları metal olduğu için kullanabileceğim malzemeler kısıtlıydı. Dolayısıyla sergiyi tekrar tekrar düşünmem, defalarca mekâna gitmem gerekti. Mekânla bir arkadaş gibi, beraber yürümeli, onun benden istediklerini de ona vermeliydim.
Ben üretirken esnek davranmaya çalışıyorum. İşlerimin içerisinde bulunduğu konum, mekân, toplumsal düzlemde yaşananlar, gündem gibi bir sürü unsurdan etkilendiğinin farkındayım. Bu etkileşimi istiyorum. Çünkü bahsettiğim hikâye, benim biricik hikâyem değil. Yolda yaşanan değişikliklere, kazalara başta ne kadar itiraz etsem de, sonra onları kucaklıyorum.
İşlerinde zaman zaman kullandığın, farklı bağlam, malzeme ve tekniklerle yeniden ele aldığın bazı unsurlar var. Bunlardan biri de 2022’de Kommagene Bienali için yaptığın Rising yerleştirmesinde ve 2014’te çektiğin Method videosunda da karşımıza çıkan merdiven imgesi. O yıllardan bugüne sosyo-politik arka plan ve senin kendi hayatın çok değişti. Nedir sende merdiven imgesini hala diri ve güncel tutan?
Merdiven imgesi benim için bilinçli bir tercih olmadı; kendiliğinden ortaya çıktı. Bu sergide de, daha önceki işlerimde de bir çıkış, yeni bir yöntem arama, bekleme ve bir bakma hâlini temsil etti. Merdiven, kendi içerisinde bir sürü olasılığı barındıran, nereye gideceğini bilmediğimiz bir bekleme halini hatırlatıyor. En başa dönersek, senin de bahsettiğin, Gezi Protestoları sonrası yaptığım Method isimli performans videosunda olduğu gibi sıkışmışlık hissinden doğan bir çıkış yolu, bir yöntem arayışı söz konusu. Hareket ve geçiş anlarında başvurmak istediğim bir yol, yöntem... Videoda, uzunca bir süre bir merdivene baktım. Gezi’den sonra kendimi içinde bulunduğumuz o sıkışmışlıkla ve depresif halle ilgili bir yöntem ararken, zihnimde merdiven imgesi belirdi. Ben de bunun üzerine gittim. Sonra zaman zaman tekrar çıkış aradığım durumlarda bu imge kendiliğinden belirir hale geldi. Sergide Method videosunun fotoğraf gibi algılayanlar oldu. Çünkü videodaki imge akan zamana rağmen duran bir görsel gibi görünüyor, bekliyor gibi. Bu sergiye koyduğum tek eski işim bu oldu.
Kommagene Bienali için, yaptığım Rising yerleştirmesi bana bölgede yaşayanların baraj altında kalanlar ilgili anlattıklarından doğmuştu. Bana sular altında kalan evlerinden, ailelerinin yaşamından ve eski nesillerden bahsettiler. Nevali Çori yerleşim yeri ve birçok günümüz köyü, Atatürk barajı nedeniyle sular altında kalmış. Baraj hayat verirken, aynı zamanda da hayat alıyor. Orada yaşayanlar topraklarını, anılarını, birikimlerini geride bırakmak zorunda kalmışlar. Anlatılan hikayelerden duygusal bir sıkışmışlık olduğunu hissettim. Ve bu sıkışmışlığı, enerjiyi, anıları, ruhları kendimce açığa çıkarmak için oraya bir heykel dikmek istedim. Böylece merdiven imgesi tekrar belirdi.
Ece Eldek, Bekleyen Bir Adres, Sergiden görünüm, 2026, Hošek Contemporary, Berlin. Fotoğraf: Kathrin Tschirner
Yazının sanatsal üretiminde çok önemli bir yeri var. Zaten aynı zamanda şiir kitapları olan bir şairsin. Bu sergide de yazdığın metinler farklı şekillerde karşımıza çıkıyor. Örneğin teknenin metal duvarlarında paslanmaz çelik levhalar üzerine lazer kesimle yazılmış kısa cümleler var. Ancak burada 16. İstanbul Bienali’nde yaptığın ma ma ma performansı ya da 2016 tarihli What’s Art? videosu gibi daha eski metinli işlerinden daha farklı bir yaklaşım seziliyor. Buna katılıyor musun?
Hissettiğin doğru. Sergimdeki cümleler, Berlin’de kaldığım süreç boyunca kenara aldığım notlardan ve yer yer belgesel şiir (documentary poetry) yöntemine de başvurarak yazdım. Kendi şiir dilimden bir nebze uzaklaşmak, bir şeyleri doğrudan söylemek ve anlatmak istedim. Metinle oynamak ve kendimi zorlamak istedim. Kendimi zorlama isteğim daha çok, akışı değil, durumu tarif etme isteğiydi. Bunu da daha durağan metinlerle yapabilirdim.
Aslında ben şiiri sanat pratiğimden yıllarca ayrı tuttum. Şiir bana çok kişisel geliyordu, dolayısıyla şiirlerimi paylaşmak benim için daha zordu. Orada başka bir duygu hali var. Fakat zamanla şiirlerim yayımlandıkça yüzeye çıkmaya başladı. Görsel işlerimde metni bilinçli olarak ilk kez 16. İstanbul Bienali’nde yaptığım ma ma ma performansında dahil ettim. Sonrasında da kullanmaya devam ettim. Son sergimde ise farklı bir yazı tarzı kullandım. Kendi şiir dilimden bir nebze uzaklaşmak, bir şeyleri skor cümlelerle doğrudan söylemek ve anlatmak istedim. Dolayısıyla süsten ve metaforik anlatımlardan uzaklaştım. Metinlerimin üzerinde düşünüp, onları daha farklı şekillerde, tekrar yazmaya çalıştım. Bu, benim için bir tür oyun gibiydi. Bunu yaparken de zaman zaman documentary poetry yöntemini kullanmaya başladım. Bu yöntemde, var olan bir şeyi, kendinden çok fazla şey katmadan, mümkün olduğunca az yorumlayarak metne dönüştürüyorsun. Sergideki metinlerin bir kısmı da, yakınlarımla sohbetlerimiz sırasında geçen cümleleri, okuduğum haberlerde gördüğüm kelimeleri, kendi süzgecimden geçirerek yazdığım ifadeler. Bunları hayattan alınmış parçalar gibi de düşünebiliriz. Dolayısıyla burada şiirden daha farklı ve daha direkt bir ifade yöntemi kullandım.
Sergide bir fotoğrafla bir de ses yerleştirmesi vardı…
Yıllar önce İstanbul'da çektiğim, duvara çizilmiş bir evin fotoğrafını sergide çok küçük boyutlarda kullandım. İstanbul’dan sergiye bir an veya anı taşımak istedim sanırım. Ses işini üretmeye ise Bethanien’da kaldığım misafir sanatçı programı sırasında başlamıştım. Bu, o dönem topladığım ve toplamaya devam ettiğim seslerden oluşan bir ses kolaj. Ses yerleştirmesiyle mekâna gelenleri hem biraz rahatsız etmek, işlerle onlar arasında bir gerilim yaratmak, hem de onlara gündelik hayata dair bazı işaretler vermek istedim. Sesin içerisindeki öğeler durmadan değişiyor; bir müzik parçası, kuş sesleri, bağıran insanlar, Türkçe bazı kayıtlar gibi pek çok şeyi barındırıyor. Sürekli devam eden bu sesin mekânı doldurmasını istedim, gündelik hayatımızın akışında olduğu gibi.
Ece Eldek, Bekleyen Bir Adres, Sergiden görünüm, 2026, Hošek Contemporary, Berlin. Fotoğraf: Kathrin Tschirner
Serginin ziyaretçileri ve seninle, göç deneyimi üzerinden buluştuğumuzu hissettim. Senin de Berlin'e göçün şu anda hayatının odağında. Kendi göçmenliğinle ilgili ne söylemek istersin?
Benim aile büyüklerim, Balkanlardan Türkiye’ye Mübadele ile gelen göçmenlerden oluşuyor. Yani ben göçmenlerle beraber büyüdüm, fakat göçü kendim yaşamadığım için o yaşta bununla ilgili pek bir farkındalığım yoktu. Berlin’e geldikten sonra ailemin geçmişini ve göç hikayelerini, kendiminkiyle bir arada düşünmeye başladım. Göçle birlikte, farklı coğrafyalardan gelen insanların deneyimlerinin birbirine nasıl değdiğini de düşündüm. Berlin özelinde konuşursam, çok farklı yerlerden gelen insanların burada bir arada oluşunu politik buluyorum. Bu bir arada oluş hali, bana kendimi iyi hissettiriyor, kendime ve gündeme, olup bitene hem dışarıdan hem de içeriden bakma imkanı veriyor.
Ben yeni dünyalar yaratmak için yer değiştirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Serginin küratöryal metnini yazan Florencia Incarbone’nin de Arjantin’den Türkiye’ye, oradan da Fransa’ya uzanan bir göç hikâyesi var. Bu süreçte göç üzerine çok şey paylaştık. Metni yazarken onun kendi deneyimini de içine katmasını istedim. Yazıya, kimyadaki “süspansiyon” kavramı ile başladı. Bu metafor çok hoşuma gidiyor. Birbirine tam karışmayan iki şeyin, kısa bir süre için aynı mekânda ve kırılgan bir denge içinde var olması. Aslında göçmenlik deneyiminde de buna benzer bir hâl var; farklı dünyalar bazen tam olarak birleşmeden ama birbirine temas ederek yan yana durabiliyor.





















Yorumlar