Taşın ağırlığı, uçmanın hafifliği
- Merve Akar Akgün

- 1 saat önce
- 11 dakikada okunur
Evrim Kavcar'ın hop biir iiki isimli kişisel sergisi 29 Nisan - 27 Haziran 2026 tarihleri arasında, Yeşim Anadol Zengin küratörlüğünde Depo'da gerçekleşiyor. Sanatçıyla sergisinin açtığı düşünsel alandan hareketle, bedenin hareket kabiliyeti, havalanma arzusu ve felaket bilgisiyle birlikte düşünmenin imkânları üzerine konuştuk
Röportaj: Merve Akar Akgün

Evrim Kavcar. Fotoğraf: Kayhan Kaygusuz
Evrim, heykel yerleştirmelerinden çizimlere, metinlerden performatif kayıtlara kadar çok katmanlı bir külliyat oluşturduğun Boşluğun K'si aracılığıyla görünmeyene form verme arzunu çok net gösterdin. Şimdi Depo’daki hop biir iiki’de bu arzu, “havalanma ile sıkışma” arasında gidip gelen, adeta yerçekimiyle dalga geçen bir salınıma dönüşüyor. Havada asılı kalma anı ile seramik çamurun sıkışmışlığı arasındaki gerilimi nasıl kurguladın? Taşın ağırlığıyla uçmanın hafifliği bu sergide nasıl bir uzlaşmaya vardı?
“Bir beden; şiddetin, sıkışmanın ve türlü ağırlıkların olduğu bir dünyada gerçeklikten kaçmaksızın hareket kabiliyetini nasıl korur?” sorusu, serginin hem başlangıç noktasını hem de düşünsel eksenini kuruyor. Bahsettiğiniz gerilimi, bu düşünsel eksene odaklanarak kurguladım. Havalanma burada bir özgürleşme fantezisinden çok, hareket kabiliyetini araştırma ve koruma çabası. Yaşamın sürekli tehditlere ve farklı türden zorlayıcı koşullara maruz kaldığı bir dünyada bedenler hareket alanlarını nasıl genişletir? Bu soru, kolay bir uzlaşı üretmiyor; daha çok trajik bir neşeye doğru açılıyor. Karasineklere dair bilgiler, hayvanların zıplayışları, bilimsel araştırmaların çıktıları ve evrimsel biyolog Aykut Kence’nin laboratuvarının hayali bir eskizi, felaketin bilgisiyle birlikte hareket etmenin yollarını arama noktasında bir araya geliyor.
Sergide uçma meselesi bazen hafifleme, havalanma ya da yerden kopma olarak görünürken, bazen de parçalanma ve istemsiz bir dağılma ile karşı karşıya geliyor. “Uçmak” burada yalnızca fiziksel bir yükselme değil; çözülme, sınır aşma, kontrol kaybı ve psikolojik kırılganlıkları da içine alıyor. Öte yandan çocukların bir zıplayışla hayal güçlerinde kurdukları havalanma hali, korunması gereken bir güç, hatta sergi içinde bir öneri olarak yer alıyor.
Serginin araştırma aşaması felaketlere ve toplumsal sıkışmışlık deneyimlerimize dair tanıklıklarla iç içe geçti. Aklımdan çıkmayan, tekrar tekrar döndüğüm bu durumları tek bir boyuta indirgemeden, düzleştirmeden hangi formlara ve nasıl dönüştürebileceğim sorusu, malzemenin diliyle çalışmaya devam ettiğim bir sürece dönüştü. Mesele yüklerimizden, hatta sorumluluklarımızdan kaçmak değil; felaketin bilgisine arkamızı dönmeden, onun tarafından tamamen çökertilmeden, kendi hakikâtimize sahip çıkarak, bu bilgiyle ne yapacağımız sorusunu başka bedenlere açarak, hareket etmeye devam edebilmek. Bunu bir uzlaşıdan çok, hareket kabiliyetini koruma çabası olarak düşünebilirim. Baş etmesi zor durumlar dahilinde gözümüzü başka tarafa çevirmeden hareket etmenin antremanı…
Bahsettiğiniz uzlaşının imkânını aramıştım süreçte. Ufak ufak zıpladım, bolca tepetaklak durdum. Hayalim havada bir ters taklaydı, gerçeklik ise dizlerimin acısı. Hop biir iiki isimli sergime hazırlık sürecinde dansçıların, sporcuların ve hayvanların sıçrama becerilerine; fiziğe, biyomekaniğe ve sıçrayışların bağlamına bakmaya başladım. “Hang time” denen, yukarı yönlü ivmenin sıfırlandığı ve inişin başladığı o ara anı araştırdım. Fiziksel olarak çok kısa ama deneyimde uzayan bir eşik bu.
Seramikle çalışırken de benzer bir gerilim var: Çamur kendi ağırlığıyla yayılmak, çökmek ve yerçekimine teslim olmak istiyor. Form vermeye çalışırken aslında sürekli yerçekimiyle pazarlık ediyorsunuz. Kendini bırakmaya meyilli kısımları yukarı itmek, parçacıkların birbirine tutunmasını sağlamak ve formun dağılmaması için sıkıştırmak gerekiyor. Yerden ayrılmaya çalışan beden ile yere dönmek isteyen malzeme arasındaki akrabalık tam da burada beliriyor.
Bedenlilik, tekil ve sabit değil; farklı gerilimlerin sürekli yeniden kurulduğu geçişken bir alan gibi çalışıyor: iç ve dış, ağırlık ve hafiflik, çökme ve yükselme arasında salınan bir denge.
Çamurun sıkıştırılarak farklı formlar alabilme, ya da olduğu gibi kuruma ve hatta tozlaşıp dağılma ihtimali sergide yer alan videomdaki “bir taş olabilir miyim?” sorusu ile yakından ilişkili. Bu soru, kalıcı, değişmez ya da ölümsüz bir varlık algısından değil, değişim ve dönüşüm ihtimalinden çıkıyor. Bahsettiğiniz gerilimi soyut bir “havalanma” hissini malzemelerin fiziksel ve düşünsel ağırlıkları ile buluşturarak kurguluyorum.
Taşın ağırlığıyla uçmanın hafifliği, yerden yükseldiğin, birazdan yere ineceğini bildiğin ve yerçekimini hissettiğin o eşikte karşı karşıya geliyor. Yalnızca taşın değil; insanın, hayvanın ve nesnenin de hızlı ya da yavaş bir parçalanma, havalanma ve başka bir forma dönüşme ihtimali üzerinden ilerliyor.
Farklı varlıklar farklı bedensellikleri ile bu gezegende geçerli olan fizik kurallarına bağımlı. Sergide duyulan anlatıcının ses ise özgür iradeyle ve ekipmansız bir uçuştan bahsediyor. Uçaksız, paraşütsüz, hiçbir şeysiz, hafifçe havalanmak… Koltuk altlarına hava doluyorsa bu uçabileceğinin kanıtı. Rüyalarında uçabiliyorsan bu da bir kanıt. Bu nedenle, bir uzlaşıdan bahsedeceksek, o uzlaşı kurguyla tanıklık, bilimsel araştırmalar ile hayal gücü arasında gerçekleşiyor. Yine de uzlaşı değil de uyuşmazlıklarla şeklini alıyor sergi.
Uçmayı düşünürken yerde bir ters takla atan, kafası bedenine göre büyük duran bronz heykel gibi işler, tam da bu uzlaşısız alandan çıkıyor. Hissedilen ile koşullar, arzu ile fizik yasaları arasındaki uyuşmazlık belirginleşiyor. Buna rağmen ve bu uyuşmazlıkla birlikte “hoplamakta”, hatırlamakta, araştırmakta sergi. Dolayısıyla trajik bir neşe çevresinde toplanmakta. Tüm ağırlığınla hoplamanın bir yolunu bulmak. Bazen stop-motion bir figürü elle zıplatarak bazen yazıyla. Taşın, bedenin ve düşüncenin sıçrayışı, boşluktaki hareketi birbirine paralel fakat uzlaşısız alanlar.
Sergideki heykellerinden biri böyle havalan adını taşıyor. El kadar, figüratif bir stoneware heykel. Seramik, her adımda kontrollü ilerlemen gereken bir süreç. Çamuru içerde hava kalmayacak şekilde sıkıştırmak, dolu bir form ise içini boşaltmak, eş kalınlıkta bir yüzey oluşturmak, kontrollü bir şekilde kurutmak… İçeride hava kalırsa çatlar, patlar. Kaslara hakim bir şekilde zıplayan ve ancak öyle dengeli bir şekilde yere inen dansçıların bedenlerine benzetiyorum seramik heykel yapma sürecindeki bu disiplinli hali. Bu heykelim ikinci pişirimde tabir-i caizse iyice “çekti”, yani küçüldü. Birinci pişirimde pembeydi; ikincisinde rengi değişti ve baloncukları çağrıştıran noktacıklar ortaya çıktı. Hepsi malzemenin kimyası, dönüşümü. Bu çok heyecanlı. O kadar kontrole burada sürprizler olabiliyor. Stoneware yüksek sıcaklıkta pişirildiğinden gözenekleri büyük ölçüde kapanıyor. Taş gibi sertleşiyor. Duvara düşmeyecek şekilde monte ettik ki kırılmasın. Çamurun kendisini düşürseniz “şlop” diye yere yapışıyor. Katı hali ise kırılmaya müsait.
Düğümlenmiş bir balona sıkıca sarılmış bir figür bu heykel. Yanağını dayamış balona. Bedeninin altı yok. Üst kısmı var. Bir arkadaşımın uçma tekniği bu. Hep aynı balona sarılıp uçuyormuş rüyalarında. Çamura form verirken en fazla uğraştığım nokta kollar arasında sıkışan balonun yüzey gerilimi oldu. Düşünsel bir havalanma arzusu ile koşullar arasındaki ya da iç basınç ile dış basınç arasındaki farklı gerilimler olarak da düşünebilirsiniz.
Solda: Evrim Kavcar, böyle havalan, 2026, Seramik, 9.5x7x6 cm. Fotoğraf: Mustafa Turgut
Sağda: Evrim Kavcar, kafayı koru, 2026, Seramik, 33 x11x18 cm. Fotoğraf: Mustafa Turgut
Sergideki istemli bir hareket videosu, izleyeni rüya ile uyanıklık arasında, kronolojik olmayan bir zamansallığa fırlatıyor. Stop-motion’ın kesintili ritmiyle uçma fikrini ve düşüşü yan yana getiriyorsun. Bu videonun dehlizlerine inmek istiyorum: Farklı coğrafyaları ve zamanları birbirine teyelleyen bu “istemli hareket”, aslında insanın düşeceğini bile bile kalkışmaya cüret ettiği anın anatomisi olabilir mi?
Kronolojik olmayan bir zamansallığa katılıyorum. istemli bir hareket videom, yok olma ve yok edilme anksiyetesinin karşısına “istemli bir havalanma” arzusunu yerleştiriyor. Özgür iradeyle ve hiçbir ekipman olmadan havalanmak nasıl mümkün olabilir? Bir göz uçsa, ağır gelir… Videodaki mantığı, anlatıcının kendine has fikir yürütme sürecini kurgularken anahtar kelimelerim arasında düşmek ya da cüret etmek hiç olmadı. Gündelik hayatı sıkıca gözlemleyen, verilerine bilimsel verileri de dahil eden ve hayal gücüne seslenen bir düşünce egzersizi içinde videonun metni ortaya çıktı. Uçmayı düşünmenin kendisi bir uçma şekli. Bu havalanışın şartları “anlatıcının” yürüttüğü mantığı takip ettiğimizde ortaya seriliyor. Serginin bütününe yayılan, fizik kurallarının bilincinde bir havalanma arzusu, düşünceyi ve kapalı kalan ya da kapatılan her şeyi havalandırmaya yarıyor. Burada cüret edilen belki havalanmak değil de havalandırmak. İster çocuksu bir şekilde elinle bir nesneyi kaldırıp uçurmak, ister uzun süre kapalı kalmış bir yeri havalandırmak. Ya da hava ağır iken, o ağırlıkla çökmek yerine zıplamak.
Videoda duyduğum ile gördüğüm, gördüğüm ile hayal ettiğim, tanıklığım ve başka tanıklıklar arasındaki boşluk, mesafe ya da akrabalıkları takip ediyorum. Aralardaki boşluklar, bilinçli oluşturulmuş uyumsuzluklar, izleyicinin, özellikle de çocukların en çok güldükleri kısımlar… Hayal gücü kasları çok güçlü çocukların. Gerçekliği sünger gibi içlerine çekerken, kendi hikayelerinin yazarlığını da yapıyorlar. Şeylerin tanımları, henüz kapatılmamış onlar için. Merak var. Heykellere de dokunuyor çocuklar. Videoya da gülüyor. Yargısız ve sorularla bezeli bir iletişim. Neden bundan bahsediyorum? Çünkü burada cüret belki merak etmeye, çocuk olmaya dair olabilir. Aynılaşmamaya dair.
“Havalanmak için neye ihtiyaç var? Havalanmak, havalandırmak…” Video böyle başlıyor.
Buz pateni yaparken havada bir ters takla atıp tek ayağı üzerine dengeli bir şekilde ve hareket halinde inen bir beden… Kabataş motorunda duvara sabitlenmiş bir çöp kutusu sağa sola salınıyor… Videodaki ses, havalanmak için neye ihtiyaç olduğunu sorgularken, bir fıskiyeden basınçla püsküren sulara bakıyoruz. “Gayzer” diyor ses, “Hani yeraltından sular fışkırıyor, basınçlı bir şekilde.” Bu sırada ekranda beliren, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi havuzundaki fıskiye. “Havalanış…” diyor ses. “ ama denize atlarken ya da işte bir yerlerden, yüksek bir yerlerden aşağı bırakırken kendini…öyle bir şey değil ama.. Düşerken de havadasın da. Düşüş değil istediğimiz. Yükseliş. Yükseliş ya da havalanış. Yüksek kelimesi de uymuyor.” Yüksek kelimesini duyduğumuzda gördüğümüz imge, yüksek apartmanın önünden el yapımı ve ahşap bir rüzgar gülüyle geçiveren biri. DNA, RNA, mitokondri derken bir kurbağa duruyor asfalt yolun ortasında. Kısacası, ses ile görüntü arasındaki mesafe farklı bir algı durumunu açığa çıkarıyor. Video, gözlemleri, çağrışımları açacak; bir keneyi, karasineğe, karasineği hiçbir şeyin artık yerinde olmayışına bağlayacak şekilde kurguluyor.
Art arda gelen şu üç anı düşünelim: Hiçbir şey yerinde değil. Buna kendisi de dahil. / Uçtuğunda, tüm atomlarıyla uçtuğunda, / Anons: “aranızda doktor varsa kendini kabin ekibine tanıtması rica olunur”. Videonun metnini gündelik yaşamda, uçakta, metroda, vapurda, kamusal alanlarda yazdım. “Gözlerini kırpabildiği ve kirpikler hala var olduğu için her şeyin uçabileceğini biliyor. / Ritim. Göz kırpma ritmi.” Mesela bu kısım, bir kedinin kıpırdayan kirpiklerime atlayışından doğdu. Kedi, kirpiklere de bir kelebeğe atlar gibi atlıyor. “Acil durumlarda bir havalanma sistemi devreye girmeli.” Bu, yeryüzüne uygun inşa edilmeyen her kent için acil.
Bir not eklemek isterim. Bu video (istemli bir hareket, 12' 28'', sesli, 2023-2025) SAHA desteğiyle üretildi. Kurucu öğesi, itinayla yazdığım ve Ceren Ercan ile Elif Öner’le birlikte editlediğimiz metin oldu. Metni ben seslendirdim; altyazı yerine İngilizce seslendirmeyi tercih ettim. Sergide videonun Türkçesine yer verilmesi ve İngilizcesine QR ile erişim sağlanması Yeşim Anadol Zengin’le birlikte aldığımız küratöryal bir karar oldu.
Evrim Kavcar, hop biir iiki, Sergiden görünüm, 2026, Depo. Fotoğraf:
Serginin küratörü Yeşim Anadol Zengin ile girdiğiniz ortaklık işlerinin arasındaki diyalogu nasıl besledi? Sergiyi kurarken birbirinize nasıl pas attınız, nerede sıkışıp nerede havalandınız? Bu koreografiyi senden dinleyebilir miyiz?
Bu sergi, Yeşim’in hem müzecilik hem de yazı pratiğinin benim sanatsal pratiğimle kesiştiği bir süreçte oluştu. İkimiz de cesareti, birbirimizin üretimlerine ve bakış açısına temas ederek yeniden tanışma arzumuzdan aldık. En son ortaklığımız lise yıllarında, tiyatro kulübündeydi.
Yeşim, öncelikle videom üzerine üç yazı kaleme aldı. Bu yazılar, onun algılama biçimi ile benim motivasyonum arasındaki benzerlik ve farklılıkları görünür kıldı. Aynı zamanda sergide neleri eleyeceğimize, neleri dahil edeceğimize, tonun nasıl kurulacağına dair çatışmadan da kaçmayan ama verimli bir tartışma alanı açtı. Yeşim’in özellikle akıl sağlığına dair perspektifi, bu konuyu serginin bağlamına dahil etmemi sağladı. Üzerine düşünmem ve karar vermem gereken sorular sordu.
Başta zorlayan ama sonra üretimi açan nokta, onun “hayal ettiğin sergiyi oluşturmana eşlik etmek için buradayım” yaklaşımıydı. Bu noktadan sonra temel sorular netleşti: Merkeze ne koyacağız? Öncelik sıram nedir? Hangi çalışmalar birer “aile” oluşturuyor ve bu aileler birbirleriyle nasıl konuşuyor?
Bu süreçte, 2010’dan beri yürüttüğüm sanatsal araştırmayı Yeşim’le paylaşmak, aktarmak ve onun üzerinden yeniden düşünmek belirleyici oldu. Sıçramalı, çağrışımsal ilerleyen bir üretim pratiğini kategoriye ayırmak; aynı bütünü farklı gruplar halinde yeniden kurmak; aileler oluşturmak ve onları birbirine bağlamak… Bunların hepsi küratoryal bir düşünme alanı açtı.
Serginin koreografisinde en çok zaman, son iki yılda birikmiş defterler, çizimler ve yolculuklarda tutulmuş notların üzerinden geçmeye ve eleme sürecine ayrıldı. Elemek, kategorilere ayırmak ve yeniden düzenlemek belirleyici bir aşama oldu. Çalışmalar mekâna yerleşirken Yeşim’le paslaşmamızdan hayvan, insan, nesne, araştırma, rögar kapağı, yükselenler, sıkışanlar, akıl hastanesi, kara sinek, ters takla, zıplama ve parçalanma gibi isimlendirdiğimiz gruplar ortaya çıktı. Teknik düzeyde de Yeşim’in önerdiği bir ayrım devreye girdi: küçük çizimler, resimler, dönüştürülecek işler, metinler, araştırmalar ve üç boyutlu işler.
Sınıflandırmaya direnen, farklı anlam katmanlarına sahip eserler nasıl kategorilendirilir? Bu aşamada ciddi bir direnç gösterdim. Yeşim bu noktada “Önce ayıralım, gerektiğinde değiştiririz” yaklaşımıyla, çok sayıda yapıt arasında aradığımızı bulmayı kolaylaştıran bir sistem önerdi. Her grup, süreç içinde zaten kendi iç sistemini üretmeye başladı. Mesela “araştırma dokümanları”nda yer alan bir birimi alıp başka bir kategoriye, örneğin “akıl hastanesi” bölümüne taşıyabiliyordum. Bölümler keskin sınırlarla birbirinden ayrılmıyordu. Birimleri bulmak kolaylaşıyordu; hafıza sarayları gibi. Yeşim’in önerisiyle hem sistemli hem de geçirgen, hareketli bir yapı kuruldu. Eserlerin sabit bir sınıfa yerleşmek zorunda olmaması, gerektiğinde sınıf değiştirebilmesi, küratör ile sanatçı arasındaki temel uzlaşıya dönüştü.
Aslında Yeşim’in müzeci oluşu ve edebiyat içinde kalemiyle aldığı yol, sürecin hem eleştirel hem de yapı kurucu tarafını sürekli canlı tuttu. 2026 tarihli Havada Bir Ters Takla isimli bronz ve Kafayı Koru isimli seramik heykelimin sergide merkezi bir yerde konumlanması konusunda hemfikirdik. İkisi de kaide üzerinde yerini buldu. Bu şekilde sütunlarla ilişkilendiler. Bu sürece yalnızca Yeşim değil, sergileme tasarımını üstlenen mimar Savaş Ekinci de dahil oldu. Çalışmalar yeri geldikçe anlatıcı köşesi, ortadaki platform, duvarlar ve vitrin içine dağılarak yeniden gruplandı.
Hareket, farklı seviyeler, hafiflik ve farklı ağırlıklar sergi için belirleyici kavramlardı. Anlatıcının duvarını, videodaki anlatıcının zihniymişcesine kurguladık. Çağışımları da içine alan bir araştırma alanına anlatıcının yaylı masası da dahil oldu. Kısacası, anahtar kelimeler, Yeşim ve Savaş ile paslaşarak sergi kurgusuna dönüştü. Savaş Ekinci’nin inşa ettiği karton platform işlerimin birbiriyle konuşmasına izin veren, sanatsal tavrıma uyan, zihnimi okuyan bir müdahale oldu. Çok sayıda ve birbirinden malzeme ve form olarak da farklı parçaları yerleştirirken Yeşim’in gözettiği öncelik sırası ve kategoriler yardımımıza koştu. Kendi çalışmalarımın arasında haklarının teslim edilmesini bekleyenlere dikkat çekti ve onları açığa çıkarmama dair beni motive etti Yeşim. Aslında koreografi, Depo’da birlikte geçirdiğimiz birkaç yoğun hafta içinde, karşılıklı müdahalelerin birbirini beslediği bir süreçte oluştu. Vakit ve koşullar içinde yoğun bir anlatım hedeflenirken, ekipteki herkesin hem birbirine uyumlanması hem de kendi uzmanlığını ortaya koyması, sergiyi taşıyan asıl dinamiği oluşturdu.
Solda ve ortada: Evrim Kavcar, anlatıcının duvarı, detay. Fotoğraf: Gizem Dörter
Sağda: Evrim Kavcar, yaylı masa. Fotoğraf: Güliz Yürekli
Serginin kitapçığındaki yazılara baktığımızda, metinlerin de aslında sergideki heykeller veya video gibi birer “form” olarak işlev gördüğünü hissediyorum. Sergiyi açıklayan bir dokümandan çok sergiyi tamamlayan metinlerin yer aldığı matbu bir z-kırım sergi broşürü hazırlamışsınız. İşlerin bu kadar “hassas sesler”, sessizlikler ve formlar üzerine kuruluyken, sergi dokümanındaki kelimelerle aranızda nasıl bir denge kuruldu? Senin için dil, bu sıkışma ve havalanma halinin neresinde duruyor?
Öncelikle, sergi kitapçığındaki grafik tasarımının sevgili Semra Güler’e ait olduğunu belirtmeliyim.
Sergi dokümanındaki kelimelerle aramda denge, performatif ve heykelsi bir yerden kuruldu. Dilin düşünceyi, hayal gücünü ve bedeni harekete geçirme gücünü önemsediğim bir noktadan…
Broşürdeki kelime dizilimi de serginin başlığı da sıkışma ve havalanma hâlinin tam ortasında duruyor. “Hop”, bir zıplama olduğu kadar bir yürek hoplaması, nefesin tutulması ya da Hopa’da bir öğretmenin yüreğinin durması da… “Biir iiki”yi “birki” mi yoksa “bir iki” diye mi yazmalıyım? Neden bir iki üç değil? Çağrışımları yönlendiren ve hatta kontrol eden birer form her bir kelime. Sanat pratiğimde malzemelerin çağrışımlarına açık bir şekilde çalışıyorum. Düşünsellik malzemeye ve forma içkin. Kelime güçlü bir malzeme. Oğuz Atay’dan alıntı yapmamak için kendimi tutacağım bu noktada.
Sergi kitapçığındaki dil bir yandan deneyimin, hafızanın ve tanıklığın ağırlığını taşırken, diğer yandan çağrışım üretme ve ara ara gülümsetme kapasitesiyle hafifliyor. Sergiyi açıklayan kısımlarla “açan” kısımlar bir araya geliyor. Başlı başına bir okuma metni… Yazarken farklı ağırlıkları dengelemeye özen gösterdim. (Hatta gösterdik.) Sergideki sıçramalı, çağrışımlı ve yine de çekirdeğini kaybetmeyen kurguya sadık kaldım.
Sorunuzdaki tespitiniz tamamen doğru. Kelimeler, bir araya geliş şekilleri birer form. Kulağa geliş ve zihne sesleniş şekilleri de. Bir cümle bir karadelik ise metin orda çöker; dağılır. Anlamı tek bir yere sabitlemeden, anlam katmanlarını öldürmeden, içteki çekirdekten de uzaklaşmadan formu kurmanın oyuncul yönteminin peşindeyim.
Hop biir iiki kitapçığının okuyucuyu çökertmeyen ve kendisi de çökmeyen bir forma sahip olmasını; bir yandan da işin ciddiyetini, derdini, ardındaki emeği de içermesini amaçladım. 2010’dan bu yana devam eden bir sanatsal araştırma sürecinden çıkıyor bu sergi.
“Hassas sesler” referansınız benim için ayrıca anlamlı. Bireysel üretimimin yanı sıra Elif Öner’le birlikte yürüttüğümüz Hassas Sesler pratiğinde de sesin kültürel, sosyal ve politik boyutlarını araştırıyoruz. Dikkatten kaçan ve baskın olmayan seslerin yazılı tariflerini yaparken bu tarifleri net yapmak için etrafa da içimize de daha dikkatli bakıyoruz. Nesneler, hayvanlar, bitkiler, ama özellikle de ara ilişkiler. Bir şeyin başka bir şeyle teması. Broşürde de dikkatten kaçan bazı şeyler birbirine değerek söze dönüşüyor.
En önemlisi de tekil değil, ikili bir dil söz konusu. Kalın karakterle yer alan bölümler, Yeşim Anadol Zengin’in videoma karşılık olarak yazdığı metinden alıntılar. Diğer bölümler ise benim yazdıklarım. Benim ağırlaştırdığım yerde Yeşim hafifletiyor…
Derin bir sıkışmışlık bazen sessiz formlara, bazen sese dönüşüyor. Düğümü dille sökmek ve doğru dili bulmak, zihni ve yüreği havalandıran şeylerden biri. Bunun formu bir kitapçık metni de olabilir, bir animasyon da. Sıçramalı ama bütünlüğü olan bir metin kurma çabası, İstemli Bir Hareket sürecinde beni dramaturg Ceren Ercan’la buluşturmuştu. Hop biir iiki ile buluşacağım zihinleri merakla bekliyorum.
Dilin sıkışma ve havalanma ilişkisine dönelim: Başta broşürde yer alan Süper Necmi metnini sonradan duvara, bağımsız bir metin ve form olarak yerleştirdim. Kısacık bir metin: bir çocuk yaylı bir yatak üzerinde sürekli zıplıyor; gözlükleri selobantla tutturulmuş, kafasında lastik, sırtında bir çarşaf. Arada duruyor, iniyor; salyangozları, annesini, az önce orada olan her şeyi kontrol ediyor ve tekrar zıplamaya dönüyor. Her zıplayış hayal dünyasında bir tür uçma hâline dönüşüyor. Her şey yerinde mi diye o kontrol ediş… Bu yazı yerleştirmesinin çaprazında ise ses yerleştirmesi var: “Hoş geldiniz, niye geldiniz, siz deli misiniz, iyi ki geldiniz…”





















Yorumlar