Sanat terbiyesi I

Sanat yazarı ve eleştirmeni Murat Alat’ın unlimitedrag.com üzerinden her hafta cuma günü yayınlanan yazı dizisinin üçüncü yazısı Sanat terbiyesi. Alat sanata ve yazıya dair düşüncelerini, deneyimlerini ve yaklaşımlarını aktardığı bu seride bu hafta sanatla ilişkilenmenin sıkı bir terbiye gerektirdiği fikrine odaklanarak kısa bir tarih okumasıyla anti-sanat kavramının doğuşunu ele alıyor


Yazı: Murat Alat



Ahmet Duru, Kökler, 2013


Sanattan anlamak için terbiye gerekir. Bu fikir başta hoş gelmeyebilir. Nihayetinde terbiye kelimesi; yasak, disiplin, ceza gibi olumsuz kavramları çağrıştırdığından, özgürlüğüne haklı olarak düşkün insanlar için kabul etmesi zor olabilir. Üstüne üstlük sanatın kaynağını doğal bir özgürlükte bulmaya istekli olduğumuz için, sanatla kurulacak ilişkinin ancak terbiye aracılığıyla tesis edilebilmesi sanata ihanet gibi görünür. Günümüzde bile hatırı sayılır bir kesim için sanat yapmak ve sanattan anlamak "doğal" bir yetenek. Ancak sanatın hiçbir zaman hiçbir coğrafyada doğal bir şey olmadığını düşünüyorum. Aksine sanatla ilişkilenmenin çok sıkı bir talim, terbiye gerektirdiği konusunda ısrarcıyım.


Sanatın doğal olmadığını düşünmem ne sanata ne de doğaya karşı bir düşmanlıktan ileri geliyor. Bu kaynağını sadece teoride bulan bir iddia da değil. Her ne kadar doğanın kültürün bir ürünü olduğunu savunan çağdaş teoriye sempati beslesem de bu önermeyi son derece pratik sebeplerden ötürü öne sürüyorum. Doğayı varlığımızın sıfır noktası, medeniyetin karmaşık yollarında kaybolup kirlendikten sonra dönebileceğimiz karşılıksız şefkatli ve sonsuz doğurgan saf bir kaynak olarak görme fikri, kabul etmeliyim ki, bana da çoğu zaman cazip geliyor. Doğa olarak tanımlamaya alışık olduğumuz şeylerle karşılaşmalarım varoluşsal kaygılarımı dindirip, modern hayatın bana verdiği ızdırabı yatıştırabiliyor. Ama yine de tüm bunların bir fantezi olması fikri bana daha işlevsel geliyor. Üstüne üstlük bu çok da masum bir fantezi olmayabilir.


Doğayı varlığımızın sıfır noktası, medeniyetin karmaşık yollarında kaybolup kirlendikten sonra dönebileceğimiz karşılıksız şefkatli ve sonsuz doğurgan saf bir kaynak olarak görme fikri, kabul etmeliyim ki, bana da çoğu zaman cazip geliyor.

Ahmet Duru, Gizli Cennet, 2015


Gündelik hayatta sıklıkla bir şeyin doğal olduğunu söylerken aslında o şeyin bozulmamış, kötülükten nasibini almamış olduğunu ima ederiz. Doğa bir nevi asrı saadet hayali gibi her şeyin iyi olduğu dönemi çağrıştırır. Zincirleme bir ilişkiyle doğaya yakın olan şeyler de yakınlıkları nispetinde bu iyilikten pay alır. Ancak bir elmanın doğal olduğunu söylemek ne kadar kolaysa doğal insanın ya da “insan doğasının” ne anlama geldiğini belirlemek o derece zor ve sorunludur. İnsanın doğasını tanımlamaya çalışmak kime insanlık payesi verileceğine hükmeden bir muktedir yaratmaya olanak tanır. Medeniyetle ilişiği olmayan bir insanı doğal kabul ederek işin içinden çıkmaya çalışsak bile bu “yaban insan”, bir Avrupalının insan idealinin beden bulmuş hali olmaktan ziyade hayvana benzeyebilir, yüreğimize huzurdan çok dehşet salabilir. Yeni Çağ’ın bilinmeze yelken açan Avrupalı kaşifleri dünyanın dört bir yanında karşılaştıkları, kendileriyle uzaktan yakından benzerlik kuramadıkları yaban insanlar karşısında muhtemelen böyle bir dehşete kapılmışlardı. Bu haritalanmamış topraklarda gördüklerini “medeni” değer yargılarına göre değerlendirip, şahit olduklarına vahşet demişler; kendi varoluşlarının bu vahşetten pay almadığını ispatlamak uğruna çareyi vahşilerin insan olmadıklarını iddia etmekte bulmuşlardı. Medeni olmayan insanları insanlık mertebesinden aşağı görmek, onların üzerlerinde uygulanacak her türlü vahşeti meşru kılıp yüzyıllarca sürecek disipline etme çabalarıyla kol kola girmiş sömürünün beyaz adamın doğal hakkı olduğuna dair bir inanca kapı açtı.


İnsan doğasına yaslanan politikalara biraz mesafeden bakınca kimin vahşi kimin medeni olduğunu anlamak imkânsız hale gelebilir. Medeniyet uğruna kan dökenler çoğu zaman vahşi diye adlandırdıklarından daha vahşi olabilir. İnsanlık tarihi bunun örnekleriyle ağzına kadar dolu. Tarihin en vahşi dönemi II. Dünya Savaşı’nın karanlık yılları sırasında Naziler, Aryan Irkı’nın doğal olarak üstün olduğunu savunup, bu üstün ırkın iktidarı uğruna doğallıklarından sapmış olduklarını düşündüklerini yok etmeyi vazife biliyorlardı. 21. yüzyılda ise hâlâ çeşitli milliyetçi hareketlerin kendilerini “doğal olarak” üstün sayımaları, erkeklerin kadınlardan "doğal olarak" üstün olduklarını iddia etmeleri ve farklı cinsel yönelimlere sahip insanların “doğal olandan” uzaklaşmış olduğunu düşünmeleri her gün şahit olduğumuz vahşetin zemininde yatıyor.



Ahmet Duru, İsimsiz, 2011


Beyaz adamın doğal olanı ararken karşılaştıklarına şiddetle tepki vermesinin altında çeşitli psikolojik sebepler yatabilir. Bu tartışmaya açık bir alan; ancak aşikâr olan tarihin bize doğal olan ile olmayanı ayırma çabasının her zaman muktedirin elini güçlendirdiğini defalarca kez kanıtlamış olduğu. İyi niyetle yola çıkılsa bile, kaynağa, doğal olana doğru olan her yolculuk kötülüğe vesile olmaya mahkum gibi. Böylesine bir çabanın beyhudeliğinin gölgesinde büyüyen çağdaş düşüncenin “doğa kültürün bir kurgusudur ve her kurgu gibi iktidar oyunları sonucunda tesis edilir” iddiası kimilerine göre entelektüel bir safsata olabilir ama doğru ya da yanlış olmanın ötesinde kaynağında insanın hemcinsleri üzerinde doğayı kullanarak tahakküm kurmasının önünü almak gibi son derece haklı bir gayreti barındırır.


Doğayı kültürün alanına dahil etmek, kendinde bir öz olarak doğa yoktur demek ister istemez sanatı da bu alanın içinde düşünmeyi beraberinde getiriyor. Sanatı kültürel üretimlerin en üst mertebesi olarak varsaysak da bu mertebenin kültürden kültüre değiştiği ve de iktidar ilişkileri içinde belirlendiği iddiası sanatı çevreleyen kutsal hareyi yok etmeyi gerektiriyor. Modernizm sanatın dünyevileşmesinin ve de üzerine bina edildiği iktidar ilişkilerinin ifşasının tarihi. Modern sanatçılar iktidarın ağlarına takılmamak için çeşitli saltolar atıp geliştirdikleri çeşitli araçlarla neredeyse kendilerini reddedip sanattan vazgeçtiler. Sanat için sanat yerine sanat için anti-sanat. Günümüz sanatı doğal olanın reddi üzerine kurulu. Ancak kültürün bir fantezisi olarak doğa tüm veçheleri ile reddedilirken güncel sanat dünya ile ilişkilenmenin alternatif yollarını geliştirmeye çalışıyor. Bu hem sanatın hem doğanın özgürleşmesi demek. Özgürlük doğaya dönerek bulunamayacaksa geriye onu sıkı bir terbiyeyle inşa etmek kalıyor.


Sanatı kültürel üretimlerin en üst mertebesi olarak varsaysak da bu mertebenin kültürden kültüre değiştiği ve de iktidar ilişkileri içinde belirlendiği iddiası sanatı çevreleyen kutsal hareyi yok etmeyi gerektiriyor. Modernizm sanatın dünyevileşmesinin ve de üzerine bina edildiği iktidar ilişkilerinin ifşasının tarihi.


Ahmet Duru, Zemin, 2011


All rights reserved. Unlimited Publications.

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
  • Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon