On soruluk sohbetler: Igor Mendjisky
- Ayşe Draz
- 18 Kas 2025
- 3 dakikada okunur
20 Ekim - 22 Kasım 2025 tarihleri arasında gerçekleşen 29. İstanbul Tiyatro Festivali’nin uluslararası katılımcılarıyla yaptığımız söyleşi dizisinde sıradaki konuğumuz, 21 ve 22 Kasım’da Zorlu PSM Turkcell Platinum Sahnesi’nde yer alacak New York Üçlemesi’nin yönetmeni Igor Mendjisky. Paul Auster’ın klasikleşmiş metnini sahneye taşıyan oyunun rejisinde, kimliklerin, yazar ve karakterlerin birbirine karıştığı labirentimsi bir evrende, üçlemenin dedektif hikâyeleri birer varoluş bilmecesine dönüşürken, sahnede bir radyo programı anlatıcısı seyirciyi bu hikâyelerin içine çekiyor. Auster’ın hayattayken onayladığı son projelerden biri olan bu uyarlama, aynı zamanda Mendjisky’nin yazarla paylaştığı yaratıcı mektuplaşmalardan doğan sanatsal bir ortaklığın ürünü
Röportaj: Ayşe Draz

Igor Mendjisky, Fotoğraf: Matthieu Dortomb
Sizce tiyatronun özü nedir?
Aklıma gelen ilk cevap boş alan; Peter Brook'un boş alanı, hikâye anlatıcısının alanı. Onlara bir hikâye anlatmak üzere seyircilerin önünde duran bir kadın veya bir erkek. Yapaylık olmadan, dekor olmadan. Sadece kelimeler, masal, hikâye.
Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Evet, ya da en azından öyle umuyorum. Performans zamanının bir tür eşik, bir geçiş olduğunu ve hayata farklı bir şekilde dönmemizi sağladığını düşünmeyi seviyorum. Bazı performansların bende uyandırdığı şeyin herhangi bir izleyicinin başına gelebileceğini umuyorum.

New York Üçlemesi
Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinizde etkisi olur mu?
Evet, elbette pek çok ilham kaynağı var; ilki kesinlikle Shakespeare. Onunla her şey çok az şeyle mümkün oluyor; hayaller ve imgeler her zaman mevcut.
Eğer halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz?
Ah, bu komik bir soru. Projeye bağlı. Bazen başlık hemen gelir bazen sonunda bazen de süreç içinde değişir; kural yok.
New York Üçlemesi
Sanatınızı etkilediğini düşündüğünüz biri veya bir sanatçı var mı, varsa kim?
Birkaç tane var. Kesinlikle Shakespeare ve Peter Brook. Ve şüphesiz yönetmen olarak Wajdi Mouawad ve Robert Lepage; hikâyeyi yaratıcı bir şekilde ilerletme biçimleri nedeniyle.
Dünyanın mevcut durumunu değerlendirdiğinizde, bir sanatçı olarak sizin için en önemli ve acil konu nedir?
Emin değilim. Bunun üzerinde düşünmek biraz zaman alır. Belki de merakla ilgili bir şey. Merak duygumuzu nasıl beslemeye devam edebiliriz? Garip, kendimi tekrar okuduğumda, belki biraz eski moda buluyorum ama içten içe sanatın tam da bu nedenle var olduğuna inanıyorum, ister savaş zamanlarında ister kıyamet zamanlarında olsun, insanların hayret etmeye, o merakla kendilerini yüceltmeye ihtiyaçları var, tıpkı bir çocuk gibi.
Dilin ve yazarlığın labirentlerinde bu kadar köklenmiş bir metni, Paul Auster'ın New York Üçlemesi'ni sahneye uyarlamaya sizi ne yöneltti? Meta-kurmaca dünyasını performansa dönüştürmenin getireceği meydan okuma mı, yoksa kimlik ve anlatının tiyatro biçimine nasıl yerleşebileceğini sorgulama fırsatı mı?
Sanırım her ikisi de. Aslında Paul Auster'ın yazılarına ve ortaya attığı sorulara duyduğum hayranlığın ötesinde, beni bu üçlemeyi uyarlamaya iten şey, anlattığı aşk hikâyesiydi; bir kadın bir adamı kurtarıyor. Birkaç yıl önce kendi labirentimde kaybolmuştum ve bir kadın beni kurtardı. Her şeyden önce, bu hikâyeyi anlatmak istiyordum.
New York Üçlemesi
Auster'ın dünyası, yazar ve dedektif, gerçeklik ve kurmaca, benlik ve öteki arasındaki çizgileri bulanıklaştırıyor. Sahnelemenizde bu değişken zeminde nasıl yol aldınız?
İçinde kaybolarak. Sanırım en zor kısmı, karakterlerin yönelim bozukluğunu okunabilir kılmaktı; bir okuyucu olarak kendi hissimi yeniden yakalamaya çalışıyordum. Çok fazla açıklama yapmadan, kitabı okurken sevdiğim şeyin tam da bu kaybolmuşluk hissi olduğunu hatırlayarak.
New York şehri metinde hem bir labirent hem de bir ayna gibi, neredeyse kendi başına bir karakter işlevi görüyor. Varlığına sahenin tasarımı ve dramaturjik olarak nasıl yaklaştınız?
Kısaca cevap vermek zor. New York hakkındaki kolektif hayal gücümüzde yaşayan sembollerin hepsinin sahnede olduğunu düşünüyorum; sesler, şehrin gürültüsü, bir New York binasının pencerelerinden oluşan bir duvar, caz, filmlerde gördüğümüz her şey…
Dramaturjiye gelince, yazara güvendim; adı New York Üçlemesi. Yazılarının ritmi karakterlerinin kalpleri gibi atıyor ve tüm o karakterler New Yorklu. Bir araya getirdiğim toplulukla o nabzı yakalamaya çalıştım.
New York Üçlemesi
New York Üçlemesi'yle karşılaşan İstanbul seyircisine söylemek istediğiniz özel bir şey var mı?
Gösterinin başında söylediğim şey şu; her şeyi anlamasanız bile önemli değil. Tıpkı bir rüyadaki gibi… Kendinizi bu hikâyenin içine bırakmaktan korkmamalısınız; Paul Auster bununla oynuyor; bize üç hikâye, sorularla dolu üç rüya anlatıyor ve bunların çoğu cevapsız kalıyor. Bence en önemlisi, kaybolmanın tadını çıkarmak.

















Yorumlar