On soruluk sohbetler: George Mann ve Ramesh Meyyappan
22 Ekim-3 Aralık 2025 tarihleri arasında gerçekleşecek 30. İstanbul Tiyatro Festivali’nin uluslararası katılımcılarıyla yaptığımız söyleşi dizisine, Paribu Art'ta sahnelenecek Ad Infinitum yapımı Veda Ritüeli'nin ortak yaratıcıları George Mann ve Ramesh Meyyappan ile devam ediyoruz
Röportaj: Ayşe Draz

Veda Ritüeli. Fotoğraf: Mihaela Bodlovic
Yas ve ebeveynlik üzerine sözsüz ve fiziksel bir solo olan bu Veda Ritüeli, doğuştan sağır bir adamın, kendisiyle iletişim kurmak için işaret dilini hiç öğrenmemiş babasına, ölümünün ardından kendi ritüeliyle veda edişini merkezine alıyor. Ana karakter Arjun'u canlandıran Ramesh Meyyappan'ın kendisi de sağır ve erişilebilirlik burada yapıma sonradan eklenen bir nitelik olmak yerine, en baştan onun biçimini belirleyen bir unsur olarak ele alınmış. Sağır bir sanatçıyla işiten bir yönetmenin, tam da iletişimin çöktüğü bir hikayeyi nasıl birlikte kurduğunu; babalarını kaybetmiş iki insanın başlığa yükledikleri ikili anlamı ve ilk kez Türkiye'ye gelmenin heyecanını George Mann ve Ramesh Meyyappan ile konuştuk.
Solda: George Mann, 2025. Fotoğraf: Camilla Adams
Sağda: Ramesh Meyyappan. Fotoğraf: J. Cooper
Sizce tiyatronun özü nedir?
Ramesh Meyyappan: Bence tiyatro hikâye anlatıcılığının zirvesi. İyi tiyatro genellikle bizi durup düşünmeye, dünyadaki yerimizi ve kim olduğumuzu sorgulamaya sevk eden o katıksız duyguları açığa çıkarır; ortak bir duygu ve anlayış iklimini paylaşmamıza olanak tanır. İşitme engelli bir tiyatrocu olarak ben, kelimelerin ötesine geçen, nerede yaşarlarsa yaşasınlar ve kim olurlarsa olsunlar herkese hitap eden, ortak ve evrensel temalar ve fikirler barındıran hikâyeler yaratıyorum.
George Mann: Tiyatro çok özeldir; “şimdi”de gerçekleşir, insanları birbirine bağlamanın ve bir araya getirmenin son derece insani bir yoludur; kültürel ve sosyal sınırları aşar, dilsel farklılıklar arasında köprü kurabilir (özellikle de görsel ve fiziksel bir yapıdaysa) ve en iyi örneklerinde dönüştürücü bir sanat biçimine dönüşür; insanlar tiyatrodan ayrılırken artık farklı birine dönüşmüş olurlar. Ve bu durum gerçekleştiğinde, ortaya çıkan şey gerçekten inanılmazdır.
Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
R.M: Bir ölçüde evet, ancak bu durum seyirciyle ne kadar güçlü bir bağ kurulduğuna bağlı. Söylediklerinizle onları ikna edebilir, empati kurmalarını sağlayabilir ve duyguyu paylaşmalarını mümkün kılarsanız. O zaman evet, tiyatro sanatı dönüştürücü bir güce sahip olabilir; seyrici ile “oyun” arasındaki ilişki başarılıysa.
G.M: Ramesh'e katılıyorum; tiyatronun (ve sanatın) dönüştürücü gücüne inansam da, bu durum yine de ortaya konan işin niteliğine bağlı.
Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işerinizde etkisi olur mu?
R.M: Rüyaların bilinçaltımızın bir parçası olduğuna inanıyorum, dolayısıyla bir esere ilham veren unsurların bir parçasını oluşturuyorlar, ancak tek başlarına değil. İnsan hikayelerinden ve ortak deneyimlerden ilham alıyorum. Ben bunlarla bağ kurabiliyorsam, belki başkaları da kurabilir diye düşünüyorum. Görsellik açısından bakarsak, yani eserde ortaya çıkabilecek görsel fikirler söz konusu olduğunda (ki bunlar sıklıkla birer ilham kaynağı ama görsel ilhamın gelebileceği başka yerler de vardır) bir hikâyeyi anlatmaya yardımcı oldukları müddetçe, görsel fikirlere sıkça ilgi duyuyorum.
G.M: Daha önce sahnelediğimiz LIGHT (IŞIK) adlı gösteri, gördüğüm çok canlı bir kabustan esinlenmişti; bu rüyadan yola çıkarak bir tiyatro oyunu yaratmaya 10 yıl boyunca uğraştım. İlginçtir ki, rüyanın birebir aynısını sahnelememe gerek olmadığını (çünkü bu yöntem işe yaramıyordu), bunun yerine ondan esinlenen bir şey ortaya koymam gerektiğini fark ettiğimde üzerimdeki yük kalktı ve kendimi özgür hissettim. Sonunda, politik bir rejimin vatandaşlarının düşüncelerini gözlemleyebildiği, gelecekte geçen bir hikâye bulduk. Oyun tamamen karanlıkta sahneleniyordu (insan kendi elini bile göremiyordu); oyuncular ise, kendilerini ve hikayeyi karanlığın içinde görünür kılmak üzere LED el fenerleri kullanarak, sözsüz ve fiziksel bir görsel dille performans sergiliyorlardı; tüm bunlara ise adeta hissedilebilen, gümbürdeyen bir tekno-klasik müzik eşlik ediyordu. Rüyaların her zaman rol oynamadığını söyleyebilirim; bazen bir şarkı, bir fikir, bir kavram, bir şiir ya da bir anı ilham kaynağı olabilir... Hayal gücünü neyin harekete geçireceğini asla bilemezsiniz.
Veda Ritüeli. Fotoğraf: Mihaela Bodlovic
Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz?
R.M: Bu, büyük ölçüde işin kendisinin ne olduğuna bağlı. Veda Ritüel’inde başlık, eserin yaratım süreci sırasında bir noktada ortaya çıktı. Pek çok kültürde “veda ayinleri”, birinin hayatının sonunda ama henüz hayattayken, ona sunulan ritüelleri ifade ediyor ancak bu performansta başlığın çifte bir anlamı vardı; hem vefat etmiş birine uygulanan o kültürel son ayinler hem de oğulun içinden geçtiği, babasıyla olan ilişkisini irdelediği ve bir evlat olarak yerine getirdiği o arındırıcı son ayin. George ile babalarımız, onlarla olan ilişkilerimiz ve baba olduğumuzda neler yaşandığı, bunun bizi nasıl etkilediği üzerine konuşuyorduk. İkimiz de babalarımızı kaybetmiştik. Ben Hindu'yum, George ise Roma Katoliği olarak yetiştirilmiş; bu durum, farklı geçmişler ve dinler nedeniyle cenaze törenlerinin nasıl işlediği üzerine konuşmamıza vesile oldu. Sanırım Veda Ritüeli başlığı da işte bu noktada ortaya çıktı.
Sanatınızı etkilediğini düşündüğünüz biri veya bir sanatçı var mı, varsa kim?
R.M: Kariyerim ve hayatım boyunca pek çok harika yaratıcı insanla tanıştım; elbette onlarla yürüttüğüm çalışmalara etkileri oldu. Ancak hayatımdaki diğer insanlar, eşim ve kızım da beni etkiliyor; bana hayata dair şeyler öğretiyorlar. Kariyerimin başlarında Dario Fo ve Pina Bausch’tan, özellikle Bausch’un harekete yaklaşımından çok etkilenmiştim. Sessiz filmleri (nedeni malum) çok severdim; Tati ve Buster Keaton gibi isimlerin jestler ve hareketlerle nasıl bir sihir yarattıkları beni gerçekten büyülerdi.
G.M: Rams’e benzer şekilde, ben de Pina Bausch ve Dario Fo’yu çok severim. Jacques Lecoq’un pedagojisi (2004-2006 yılları arasında okulunda eğitim almıştım) pratiğim üzerinde büyük bir etki yarattı; bunun yanı sıra okuldaki bazı hocalarımın da katkısı büyüktü; örneğin, olağanüstü bir öğretmen ve tam bir enerji kaynağı olan Paula Rizza. Üniversitedeki hocam Enzo Cozzi ve beni Lecoq’un yöntemiyle ilk tanıştıran Peter Bramley de bana ilham veren isimlerdendi. Ama evet, Rams’in de çok güzel ifade ettiği gibi başka etkiler de var: annem, eşim, sanat yönetmenliği görevini paylaştığım ortağım, oğlum, arkadaşlarım, birlikte çalışma şansına eriştiğim ekip ve düzenli olarak üretim yaptığım iş ortaklarım... Yani pek çok insan.
Dünyanın mevcut durumunu değerlendirdiğinizde, bir sanatçı olarak sizin için en önemli ve acil konu nedir?
R.M: Savaşın sona ermesi. Yolsuzluğun bitmesi. İnsanlığın yeniden şefkat duygusunu bulmasını; birbirleriyle yeniden bağ kurmasını, daha az bilgisiz ve daha hoşgörülü olmasını isterdim. Gerçi, aslında birbirimize “hoşgörü göstermek” zorunda kalmamamız gerektiğini düşünmüşümdür hep; çünkü karşılıklı anlayış ve şefkat olduğunda, “hoşgörü”ye gerek kalmaz.
G.M: Bölünmüşlük, nefret, güç istismarı ve çatışmaların yaşandığı bir dönemde empati, ortak insanlık paydası ve insanlar olarak sahip olduğumuz tüm o güzel farklılıkları kabullenme yoluyla, insanların birbirine bağlanmasına ve bir araya gelmeye duyulan bir acil ihtiyaç hissi.
Son Veda, bizzat seçilmiş bir sessizlik etrafında inşa edilmiş bir eser; işaret dili öğrenmeyi reddeden bir baba ve hayattayken bir türlü gerçekleşemeyen bir veda üzerine kurulu. Sağır bir sanatçı ve işitme yetisine sahip bir yönetmen olarak, tam da bu iletişim kopukluğunu konu alan bir eseri yaratma sürecini nasıl yönettiniz? Bakış açılarınız nerede ayrıştı, nerede buluştu?
R.M: Cevabı basit; iletişimin kopmasına izin vermedik. Ortak deneyimler ve kişisel yasın getirdiği o ortak anlayış üzerinden birbirimizle bağ kurduk. Bazen önemli olan kelimeler değil; hissedilen duygular ve paylaşılan o anlayış.
G.M: Rams çok güzel ifade etti; buna ekleyecek bir şeyim yok.
Veda Ritüeli. Fotoğraf: Mihaela Bodlovic
Son Veda sözsüz bir performans ancak ritüel, hafıza, miras ve kederden oluşan muazzam bir ağırlık taşıyor. Bu yapıtta beden dilin yapamadığı ne yapıyor?
R.M: Bedeni kullanmak, yüzü kullanmak da bir dil; sözel olmayan bir dil. Bu bir oyuncu olarak benim fiziksel olarak hem baba hem de oğul olmamı sağladı; duygusal ilişkiyi fiziksel bir şekilde keşfetmeme imkan verdi.
G.M: Hayattaki önemli anların çoğunun, yas gibi fiziksel, deneyimlenmiş ve hissedilen süreçler olduğu, haklarında entelektüel açıdan düşünsek de aceleye getirilemeyecek, açıklanamayacak veya kısa kesilemeyecek oldukları gerçeği üzerinde sık sık düşünüyorum. Bu, her gün yaşamak ve içinden geçmek zorunda olduğunuz bir şey ve bunların çoğu kelimelerle veya dille ilgili değil, ortak bir insan deneyimiyle ilgili. Bu nedenle Son Veda’nın en güçlü aracı beden; bir hikayeyi kelimelerin yapamayacağı şekilde görsel ve fiziksel olarak hayata geçiriyor. Ve Rams, bedenini büyük bir beceriyle kullanan harika bir sanatçı ve bence Son Veda’yı izleme deneyiminin bu kadar güçlü olmasının nedeni de bu.
Ad Infinitum'u “hikâyeler anlatmak, oyun oynamak ve ezber bozmak” için iş birliği yapan bir topluluk olarak tanımlıyorsunuz. Son Veda bu üç unsuru da bünyesinde barındırıyor; ancak buradaki ezber bozma hali sessiz, neredeyse görünmez bir nitelikte. Erişilebilirliği eserin bir koşulu olarak değil de bizzat eserin kendisi, yani biçimi olarak ele almayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
G.M: Erişilebilirliği, eserin bütünleşik bir parçası olarak görüyoruz; yani deneyimin doğal ve kusursuz bir parçası olarak; böylece, nerede geliyor olurlarsa olsun, mümkün olduğunca çok sayıda insanın eserden keyif almasını sağlıyoruz. Doğru yapıldığında, erişilebilir tiyatro bir eşitlik duygusu yaratabilir ve çok çeşitli yaşam deneyimlerine ve geçmişlere sahip, heterojen bir izleyici kitlesi tarafından beğenilebilir. Öte yandan erişilebilirlik karmaşık bir konu; herkes için erişilebilir bir eser yaratmanın her zaman mümkün olduğuna inanmıyorum. Bazen hangi izleyici kitlesine ulaşmak istediğinize odaklanmanız gerekir; Son Veda özelinde bizim hedef kitlemiz, sağır ve işitme güçlüğü çeken bireyler ile işiten bireylerdi. Ancak sağırlıkta dahi ihtiyaçlar, deneyimler ve gereklilikler açısından bir çeşitlilik olduğunu ve tüm bu ihtiyaçları karşılamanın her zaman mümkün olmadığını da kabul etmek gerekir. Dolayısıyla, şefkat ve özveriyle, neyi ve kimin için yaptığınız konusunda net olmalısınız. Ayrıca dinlemeyi öğrenmeli, hata yapabileceğinizi kabullenmeli, bu konuda alçakgönüllü davranmalı ve hatalarınızdan ders çıkarmalısınız.
İstanbul seyircisine söylemek istediğiniz özel bir şey var mı?
R.M: Ele aldığımız temalar pek çok insana hitap edecek. Yas ve kayıp, ebeveynlik, yetişkin olsak ve onlar artık yanımızda olmasalar bile ebeveynlerimizle olan ilişkilerimiz ve tabii ki çoğu zaman hissedilen pişmanlıklar ile “ya şöyle olsaydı” düşünceleri. Çoğu insan bunları bir şekilde yaşamıştır; dolayısıyla bu eserle duygusal bir bağ kuracağımızı umuyoruz!
G.M: Son Veda’nın İstanbul’daki izleyicilerle buluşacak olmasından büyük heyecan duyuyorum. 20 yıldır sahne çalışmaları yapıyor ve turnelere çıkıyoruz ancak Türkiye’ye ilk kez geliyoruz; bu durum bizi çok heyecanlandırıyor ve mutlu ediyor. Rams olağanüstü bir performansçı; bu eseri sizlerle paylaşmaktan büyük mutluluk duyuyorum. İstanbul’da nasıl karşılanacağını ve nasıl bir deneyim yaşanacağını görmek için sabırsızlanıyorum. Keyfini çıkarın!





Yorumlar