top of page

On soruluk sohbetler: Caroline Guiela Nguyen

2 gün önce
6 dakikada okunur

22 Ekim-3 Aralık 2025 tarihleri arasında gerçekleşecek 30. İstanbul Tiyatro Festivali’nin uluslararası sanatçılarıyla yaptığımız söyleşi dizisine 22 ve 23 Ekim tarihlerinde Zorlu PSM Turkcell sahnesinde yer alacak Lacrima’nın yazar ve yönetmeni Caroline Guiela Nguyen ile başlıyoruz


Röportaj: Ayşe Draz



Caroline Guiela Nguyen. Fotoğraf: SMITH


30. İstanbul Tiyatro Festivali, bu sene yine Mehmet Birkiye küratörlüğünde ve 22 Ekim’de festivalin açılışını yapacak Lacrima ile başlıyor. 2024 yazında Avignon Festivali’nde prömiyerini yaptıktan sonra kapsamlı bir Avrupa turnesine de çıkan oyun,  Latincede “gözyaşı” anlamına gelen adını, gözler önünde parıldayan bir gelinliğin ardındaki görünmeyen emeği görünür kılmasından alıyor. Paris'teki bir haute couture evinden Alençon'daki dantel atölyelerine, oradan da Mumbai'deki nakış ustalarına uzanan hikâyesiyle Lacrima, küresel bir üretim sürecini mercek altına alırken, bu üretimin etik sorumluluklarını ve zanaatın görünmez kılınan emekçilerini sahnenin merkezine taşıyor.


Cezayir, Vietnam ve Hindistan kökenli, çokdilli ve çokkültürlü kimliğini işlerine yansıtan, büyük ölçekli yapımlarıyla çağdaş Fransız tiyatrosunun öncü isimlerinden biri olarak kabul edilen ve hâlihazırda Strasbourg Ulusal Tiyatrosu'nun yöneticiliğini yürüten Nguyen’in bu yapımında kimi eleştirmenler aktarılan bireysel öyküleri fazla melodramatik bulsa da, Nguyen, tıpkı bir korodaki gibi tek bir baş kahramanın hikâyesi yerine bir topluluğun kolektif sesini merkeze almasıyla dikkat çekiyor. Oyunun sahne üzerinde Fransızca, Tamilce, İngilizce ve Fransız işaret dili arasında geçiş yapıyor olması ise çoksesliliği salt anlatı düzeyinde bırakmıyor, gerçek anlamda dilsel düzeye de taşıyor. Hiperrealist bir sahnelemeyi tercih eden ve canlı sinemayı da sahne dilinin bir parçası haline getiren Nguyen ile oyununu ve tiyatroya yaklaşımını konuştuk.




Lacrima, Caroline Guiela Nguyen. Fotoğraf: Jean Louis Fernandez


Sizce tiyatronun özü nedir?

Bana göre tiyatronun özü basit: başka bir topluluğun sunduğu performansı izlemek için şimdiki zamanda bir araya gelen bir topluluk.


Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?

Genel olarak sanattan ziyade tiyatro hakkında konuşacağım. Tiyatronun dünyayı değiştirip değiştiremeyeceğine dair bir soru sormadan önce, kendime ilk sorduğum soru şuydu: içinde çalıştığımız topluluklarımızı, kendi çapımızda da olsa, dönüştürebilir miyiz? Bir yapım üzerinde çalışırken, provalar esnasında birlikte çok zaman geçirme şansına sahibiz. Bu süre, çoğu zaman gerçek hayatta asla tanışamayacak insanlardan oluşan bir topluluğun parçası olmamızı sağlıyor. Birlikte çalışmayı öğreniyorlar, kendi çalışma yöntemlerini geliştiriyorlar ve birlikte bir hikaye inşa ediyorlar. Bana göre, bu başlı başına bir dönüşüm. Bu maceraya katılanların hayatları üzerinde somut bir etkisi var. Bu ayrıca kendimize basitçe eski modelleri mi kopyalayıp kopyalamadığımızı sormayı veya yeni modeller icat edebilecek kapasitede olup olmadığımızı da anlamayı zorunlu kılıyor. Tiyatronun asıl dönüştürücü gücünün buradan kaynaklandığına inanıyorum.



Lacrima, Caroline Guiela Nguyen. Fotoğraf: Jean Louis Fernandez


Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinizde etkisi olur mu? 

Birçok farklı kaynaktan ilham alıyorum. Hepsi neredeyse her zaman gerçek hayattan: tanıştığım insanlar, bana anlattıkları hikâyeler ve hayal gücümü aniden harekete geçiren öyküler. Aynı zamanda, edebiyat her zaman benimle birlikte. Yazarken bana eşlik eden yazarlar var. Örneğin, şu anda Ocean Vuong okuyorum. Farkında olmadan, bir sonraki gösterime hazırlanırken tanıştığım insanlara o eşlik ediyor. Bu karşılaşmalar ve bana eşlik eden kitaplar arasında bir tür sessiz diyalog var. Öte yandan, rüyalar yaratıcı sürecimde neredeyse hiç rol oynamıyor. Onlara çok az önem veriyorum. Ancak, onların benim hakkımda bir şeyler ortaya koyduğunu biliyorum. Aynı zamanda onların benim başka bir parçama ait olduğunu hissediyorum; günlük hayatta, açıkta karşılaşmadığım bir parçaya.


Halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz? 

Bir eser için bir başlık belirlemem istendiği anda karar veriyorum; bu da genellikle eserin gerçekten ortaya çıkmasından çok ama çok uzun bir süre önce gerçekleşiyor. Her seferinde, bu ilk başlığın sonunda artık uygun olmayacağına ikna oluyorum. Kurmacayı yazmaya devam ettikçe, kendime bu başlığın eserin geldiği noktayla tamamen çeliştiğini göreceğimi söylüyorum. Ama yine de, neredeyse her seferinde bu başlık kalıyor. Zamanla, başlığın genellikle ilk bir sezgi olduğunu fark ediyorum. Zaten oluşmakta olan eserden bir şeyler içeriyor. Daha sonra inşa edilecek yolun ilk taşı.



Lacrima, Caroline Guiela Nguyen. Fotoğraf: Jean Louis Fernandez


Sanatınızı etkilediğini düşündüğünüz biri veya bir sanatçı var mı, varsa kim?

Eserlerimi etkileyen sanatçılar genellikle çağdaşlarım, bugün üreten sanatçılar. Örneğin, şu anda Carolina Bianchi'nin çalışmalarına büyük hayranlık duyuyorum. Yine de onun yaptığı şey benim yaptıklarımdan çok farklı. Ama inanıyorum ki, onun çalışmaları çağımıza ve bir bakıma biz sanatçıların da başarmaya çalıştığı her şeye derinlik ve zenginlik katıyor. 


Dünyanın mevcut durumunu değerlendirdiğinizde, bir sanatçı olarak sizin için en önemli ve acil konu nedir?  

En acil sorunun şu olduğunu söyleyebilirim: Hala ortak bir noktamız var mı?


Klasik metinlerden, çağdaş oyunlardan ve belgesel tiyatrodan yola çıkarak, genellikle güçlü bir sosyopolitik odağı olan eserler üretiyorsunuz. “Gerçek” materyal, tanıklık ve araştırma kullanan belgesel tiyatro ile dramatik biçim ve metafor ihtiyacı arasındaki gerilimi nasıl yönetiyorsunuz? Toplumsal bir sorunu seçtiğinizde, neyi olduğu gibi koruyup neyi şiirsel olarak dönüştüreceğinize nasıl karar veriyorsunuz?

Gerçekte, bu seçimi ben yapmıyorum. Bunlar rasyonel kararlar değil. Gerçeklikten yola çıkan bir konuyla karşılaştığım anda, hemen hayali bir alan açılıyor. Ve tersine, hayali alan beni her zaman gerçekliğe geri getiriyor. Bu iki hareket birbirinden ayrılamaz. Bu yüzden belgesel olarak kabul edilebilecek şey ile şiir olarak kabul edilebilecek şey arasında net bir ayrım yapamıyorum. Eserlerimde ikisi her zaman yoğun bir biçimde iç içe geçmiş durumda. Yazılarımda ise bir belirli belirsizlik var. Ama inanıyorum ki bu belirsizlik, dünyadaki varoluş biçimimde de mevcut. Hiç şüphesiz ki ben de bu belirsizliği sahiplenip geliştiriyorum ve bu da gerçeklik ile kurmaca arasında sürekli bir diyalog kurmamı sağlıyor.


Lacrima'daki elbise asla gerçekten görülmüyor, ancak her şey onun etrafında dönüyor. Bu namevcut nesneyle dramaturjik olarak nasıl çalıştınız? Seyircinin asla gerçekten karşılaşmadığı bir şey etrafında üç saatlik bir oyun inşa etmek ne anlama geliyor?

Aslında, nesne tamamen yok değil çünkü oyunun sonunda ortaya çıkıyor. Ama beni asıl ilgilendiren şey onun yaratımının her aşamasını takip etmekti. Namevcut bir nesne etrafında bir anlatı inşa etmekten ziyade, hayal edilen bir nesne etrafında bir anlatı inşa etmekle ilgiliydi. Nitekim, oyun boyunca tekrarlanan bir ifade var: “Rüya ölmemeli.” Bir bakıma, tüm oyun bu fikre dayanıyor. Elbise, bir nesneden çok bir izdüşüm, bir ufuk, tüm karakterlerin çabaladığı bir rüya. Kurmacayı harekete geçiren bir rüya. Ama aynı zamanda tüm dramatik gerilimin de kalbinde yer alıyor. Büyük soru şu: Hayallerimizi gerçeğe dönüştürebilir miyiz? Ve gerçek olduklarında, onları mümkün kılanlar için bunun maliyeti nedir? Moda tasarımcısının karakteri tekrarlıyor: “Rüya ölmemeli.” Yine de, bu rüya şekillendiği anda, bu elbiseyi yapan herkesin elleri, zamanı, bedenleri ve emeğiyle yüzleşiyor. Üretimin içindeki gerilim işte burada ortaya çıkıyor. Sonuç olarak, önemli olan elbisenin yokluğu değil, oyunun neredeyse tamamında bir arzu nesnesi olarak kalması. Dramatik açıdan bu yokluk esas, çünkü sürekli aynı soruyu gündeme getiriyor: Bir hayal gerçekten mümkün mü? Ve hayal gerçekliğe dönüştüğünde, bunun insani bedeli nedir?



Lacrima, Caroline Guiela Nguyen. Fotoğraf: Jean Louis Fernandez


Tiyatro yapmaya sosyoloji aracılığıyla, gözlem sanatı yoluyla girdiniz. Ve Lacrima da son derece sinematik bir eser; eleştirmenler ritmini bir televizyon dizisine, bazıları ise bir film çekimine benzetiyor. Bu biçimler arasında kendinizi nerede konumlandırıyorsunuz? Ve tiyatro, özellikle tiyatro, ne sosyolojinin ne de sinemanın yapamadığı neyi mümkün kılıyor?

Aslında, kısa bir süre de olsa sosyoloji okudum. Bana göre sosyoloji ve tiyatronun ortak noktası, bir grubu gözlemlemek için kendimizi biraz dışarıda konumlandırmamız. Elbette, insan hiçbir zaman tamamen dışarıda değildir. İster sosyolojide ister tiyatroda, bakış açımız her zaman konumlanmıştır. Ama bu bakış açısı benim için her zaman temel olmuştur. Her zaman gözlemlemeyi, yazmadan önce izlemeyi ve sonra gördüklerimi dönüştürmeyi sevdim.

Bazı eleştirmenler Lacrima'yı bir televizyon dizisi olarak nitelendiriyor. Bu karşılaştırmadan ne çıkaracağımı tam olarak bilmiyorum. Ben daha ziyade büyük bir destan, romana daha yakın bir şey yazdığımı hissediyorum. Günümüzde insanlar bu formu kolayca dizilerle ilişkilendiriyor, ancak Zola bunu Les Rougon-Macquart ile zaten yapıyordu. Televizyon dizilerine büyük saygı duyuyorum ve sinemaya derin bir sevgi besliyorum. Sinema hayatımda sürekli bir unsur oldu çünkü hikaye anlatımına tutkuluyum. Çocukken ilk büyük heyecanlarım annemin bana anlattığı hikâyelerden ve daha sonra izlediğim ilk filmlerden geldi. Orada bir şey kök saldı ve beni asla terk etmedi. Eğer Lacrima bazen sinemayı akla getiriyorsa, belki de gerçeklik ve kurmaca arasındaki çizgiyi bulanıklaştırmayı sevmemdendir. Birçok seyirci gördüklerinin gerçek olup olmadığını, sahnedeki kadınların gerçekten dantelci olup olmadığını ve sahnedeki kişilerin iddia ettikleri kişiler olup olmadığını merak ediyor. Bu belirsizliğin kalmasını seviyorum. Bu, sinemayla olduğu kadar, gerçeklikle sürekli bir diyalog halinde olan belgeselle de ilgilidir. Sonuç olarak, insanların Lacrima'yı sinema, televizyon dizileri veya romanlarla karşılaştırmasının nedenini anlıyorum. Ancak bu formlardan hiçbirini kopyalamaya çalışmadım. Oyun, var olmak için ihtiyaç duyduğu şeye dayanarak kendini icat etti. Biçimini önceden var olan bir modelden değil organik olarak kendiliğinden geliştirdi. 


İstanbul seyircisine söylemek istediğiniz özel bir şey var mı?

Onlara, yazdığım ilk oyunun İstanbul'da yazıldığını söylemek isterim. Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi'ni okuduktan sonra oraya gitmiştim. O kitap beni derinden etkilemişti ve şehri görmeden önce bile onun hayal ettiği müzeyi ziyaret etmek için bilet almıştım. O gezi benim için dönüm noktası oldu. Bu röportajın başından beri, gerçeklik ve kurmaca arasındaki bu bulanıklaşmadan bahsediyorum. Orhan Pamuk'un eserlerinin bana tam olarak bunu aktardığına inanıyorum. Şu anda sizinle konuşurken, kitapları tam önümde duruyor. Eserlerime rehberlik etmeye ve bugün bile yazılarıma ilham vermeye devam ediyorlar. Bu anlamda İstanbul, yazar olarak kariyerimde en önemli şehirlerden biri. Bu nedenle, bu gösteriyi sunmak için buraya gelmekten büyük bir duygu ve büyük bir sevinç duyuyorum.


Yorumlar


Bu gönderiye yorum yapmak artık mümkün değil. Daha fazla bilgi için site sahibiyle iletişime geçin.

Bütün yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Yazı ve fotoğrafların tüm hakları Unlimited’a aittir. İzinsiz alıntı yapılamaz.

All content is the sole responsibility of the authors. All rights to the texts and images belong to Unlimited.

No part of this publication may be reproduced or quoted without permission.

Unlimited Publications

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
bottom of page