Söylentiye dönüşen eser
Erdal Ateş, KUFLAND ile hat karalamalarından hareketle geliştirdiği görsel dili kâğıt, resim ve heykelin sınırlarından çıkararak doğrudan toprağın üzerinde ve beden ölçeğinde yeniden kuruyor. Sanatçıyla Hisarlıkaya’da gerçekleştirdiği arazi çalışmasından hareketle yazının plastik bir yapıya dönüşmesini, yapıtın içinde bedensel olarak bulunma arzusunu ve eserin yeniden toprağa çekilmesiyle açılan “söylenti” alanını konuştuk
Röportaj: Merve Akar Akgün

Erdal Ateş
Kûfi yazı tarihsel olarak kutsal metinlerde kullanılır. Ancak siz Kûfi hattatların anlamsız karalamalarına ve dilsiz çiziktirmelerine odaklanıyorsunuz. Kelimelerin anlamını soyutlayarak ham bir görsel dile, kaotik bir söyleme dönüştürmek sizin için ne ifade ediyordu?
Son yıllardaki sanat pratiğimin çıkış noktalarından birini hat karalamaları oluşturuyor. Zaman içinde bu karalamalardan hareketle resim, heykel ve yerleştirme gibi farklı mecralarda çalışmalar ürettim. Son iki yıldır ise aynı pratiği başka bir alanda, doğrudan toprak ve arazi üzerinde denemeye yöneldim. İlk mikro ölçekteki denemeleri Şereflikoçhisar’da, Tuz Gölü çevresinde gerçekleştirdim. Yakın zamanda da Ankara’da, Hisarlıkaya’da bir tarla üzerinde daha büyük ölçekte çalışma imkânı buldum.
Burada özellikle bir ayrım yapmak isterim. KUFLAND’da geleneksel Kûfi yazının harflerini ya da sözcüklerini araziye aktarmıyorum. Kûfi yazının geometrik yapısını çağrıştıran, benim tasarladığım ve herhangi bir harf ya da sözcük olarak karşılığı bulunmayan bağımsız formlardan hareket ediyorum. Dolayısıyla geleneksel anlamda bir Kûfi metni ya da okunabilir bir yazı söz konusu değil.
Önceki resim ve heykellerimde de harfler görünürdür; fakat üst üste bindikçe kendi kimliklerinden uzaklaşır, büyük bir plastik kütleye dönüşürler. Hattatın karalama kâğıdında olduğu gibi bazı harfler hâlâ seçilebilir ya da hissedilebilir ancak ortaya çıkan şey artık bir sözcük veya metin değil, başka bir plastik yapıdır. Bu nedenle benim için mesele, kelimelerin anlamını soyutlamaktan çok, sözcük olarak bir anlam taşımayan, harf gibi davranan bağımsız formlardan yeni bir görsel ve fiziksel alan kurmaktır.
Beni araziye çeken temel itki de burada ortaya çıktı. Resimde ya da heykelde belirli bir mesafeden baktığım imgenin bu kez içine girebilmek, onun içinde yürüyebilmek, ona dokunabilmek ve bedenimle o formun dokusunu, kokusunu, yapısını ve uzamını deneyimlemek istedim. KUFLAND’ın çıkış noktalarından biri bu fiziksel ve zihinsel deneyim arzusudur.
KUFLAND, zarif kamış kalemler ve mürekkeple kâğıt üzerine yapılagelen bir geleneği, tonlarca ağırlıktaki ekskavatör veya iş makineleriyle toprak üzerine yapıyor. Endüstriyel bir yıkım ve müdahale aracı olan bu dev makineleri hassas, şiirsel ve geometrik bir hat oluşturmak üzere kullanıyorsunuz. Bu geçiş hakkında neler söylemek istersiniz?
Burada da öncelikle aynı ayrımın altını çizmek isterim. Gerek son yıllardaki pratiğimde gerekse özellikle KUFLAND’da hiçbir zaman geleneksel İslam kaligrafisinin sözcük ya da metin üretme alanına odaklanmadım. Çalışmalarımda harf gibi davranan plastik formlar vardır. Harf kendisini gösterebilir; ancak başka harflerle üst üste geldiğinde, tıpkı hattatın karalama kâğıdında olduğu gibi, giderek başka bir şeye dönüşür. Bir süre sonra yoğun bir plastik yapı, bir kütle ortaya çıkar. O bütünün içinde bazı harfleri hâlâ görebilir ya da hissedebiliriz; fakat ortada okunacak bir sözcük yoktur. Hiçbir zaman da olmadı.
Hat karalamalarında beni ilgilendiren şey de yazının kendisinden çok, yazıya geçmeden önceki eşik ve süreçtir. Bir bakıma yazma ediminin öncesine odaklanıyorum. Hattat için karalama çoğu zaman başka bir aşamaya geçiş pratiğidir; ben ise tam tersine bu alanın kendisine yoğunlaşarak sınırlarını bağımsız bir sanat pratiği içinde genişletmeye çalışıyorum. Benim pratiğimde yazının varacağı bir sonuç yoktur; yazıdan hareket eden plastik bir başkalaşım vardır.
Bu nedenle KUFLAND’ı kamış kalemden iş makinesine doğru gerçekleşen doğrusal bir “gelenek aktarımı”nın ötesinde, hatta onun dışında bir yerde görüyorum. Burada esas değişen şey ölçek, malzeme ve deneyimin kendisidir.
Beni toprağa ve bu ölçekte çalışmaya çeken şey, kâğıtta, resimde ya da heykelde kurduğum biçimsel dünyanın beden ölçeğinde deneyimlenebilmesiydi. Kûfi yapıyı çağrıştıran, harf gibi davranan bu formların içine girmek, aralarında yürümek ve onlara dokunmak istiyordum. İş makinesi burada bir araçtır; bir tür kalem gibi de düşünülebilir. Asıl olarak bu ölçeği ve toprağa fiziksel müdahaleyi mümkün kılar. Hisarlıkaya’da bu düşünceyi ilk kez gerçekten bedensel olarak deneyimlediğimi düşünüyorum.

Erdal Ateş, KUFLAND, 2026, Arazi üzerine müdahale, Hisarlıkaya, Ankara
Arazi sanatı doğası gereği kalıcı değildir. Rüzgâr, yağmur gibi etmenler ve zaman topraktaki izleri silebilir; eser yavaşça yok olabilir. Manifestonuzda belirttiğiniz gibi geriye yalnızca bir masalın, bir şiirin, bir melodinin kalıntıları ve fotoğrafları kalabilir. Bu sizin ilk arazi işiniz de değil. Yapıtınızın yok olacağını bilerek icra etmek sizin için ne anlama geliyor?
Benim pratiğimde bu durum, doğanın gerçekleştireceği doğal yok oluştan daha bilinçli ve daha radikal bir noktada duruyor. Son yıllardaki çalışmalarımda kullandığım “ontolojik geri çekilme” kavramı burada belirleyici.
Arazi sanatında bir yapıt yağmur, rüzgâr ve zamanın etkisiyle yavaş yavaş değişebilir ve sonunda ortadan kalkabilir. KUFLAND’da ise bu süreci yalnızca doğaya bırakmıyorum. Eser ortaya çıkıyor, belirli bir süre görünür olarak varlığını sürdürüyor ve ardından sanatçının müdahalesiyle yeniden toprağa gömülerek erişimden çekiliyor. Yapıtın geçici olacağı başından itibaren biliniyor; ancak geri çekilmenin kesin anı, eserin kendi varlık süreci içinde belirleniyor. Dolayısıyla burada yalnızca fiziksel bir yok oluştan söz etmiyorum. Eser ortadan kaldırılmıyor; bir anlamda saklanıyor, yeniden toprağın içine çekiliyor.
Geriye fotoğraflar, videolar, kitaplar, kataloglar ve yapıtın farklı aşamalarına ait parçalı izler kalıyor. Daha sonra eserle karşılaşan kişi, bu izlerden hareketle onun bütünlüğüne ilişkin kendi çıkarımlarını yapmak durumunda kalıyor. Tam da bu noktada eser benim için bir “söylenti”ye dönüşmeye başlıyor.
Fiziksel olarak erişilemeyen bir yapıtın, geride bıraktığı izler aracılığıyla dolaşımını sürdürmesi beni ilgilendiriyor. Bu anlamda benim pratiğim klasik arazi sanatındaki doğal aşınma ve yok oluş düşüncesinden ayrılıyor. Eseri yalnızca doğanın zamansallığına bırakmıyor, varlığını bilinçli olarak geri çekiyorum.
Üstelik ontolojik geri çekilme yalnızca arazi çalışmalarım için geçerli bir düşünce değil; resim, yerleştirme ve diğer mecralardaki çalışmalarımda da farklı biçimlerde karşılığını bulan, pratiğimin daha genel bir parçası.
Erdal Ateş, KUFLAND, 2026, Arazi üzerine müdahale, Hisarlıkaya, Ankara
KUFLAND uçsuz bucaksız arazilerin ortasına yerleşiyor. Modus Operandi’de sorguladığınız kapitalist modernleşmenin kent içi vitrinleri ve kapalı mekânlarından farklı olarak toprak, beyaz küpün sunmadığı hangi hakikati size sunuyor?
Toprağın bana beyaz küpün sunamadığı daha “hakiki” bir alan sunduğunu söylemek konusunda biraz temkinli olurum. Benim için asıl fark şu: Toprak nötr bir sergileme zemini değil. Eserin üzerinde durduğu yüzey olmaktan çıkarak doğrudan onun maddesine, zamanına ve dönüşümüne katılıyor.
Geçmiş pratiğimden KUFLAND’a en doğrudan bağ kurmam gerekirse, yaklaşık yirmi yıl önce gerçekleştirdiğim Yerdekiler çalışmalarını işaret ederim.
Yerdekiler’de Ankara’nın kent içindeki boş arazilerinde ve geçiş alanlarında renkli pigmentlerle doğrudan toprağa müdahalelerde bulunmuştum. Belirli bir alan seçiyor ve o alan üzerinde spontan bir kurgu oluşturuyordum. Bu çalışmalar başlangıçta sanat dünyasına sunulmadı; herhangi bir kamusal duyuru yapılmadı ve bu müdahaleleri gerçekleştiren sanatçının kimliği görünür değildi. Uzun bir süre yalnızca müdahalelerin kendileri vardı. Daha sonra bazı sanat dergilerinde metinler ve görseller yayımlanınca çalışmaların bana ait olduğu bilinir hâle geldi.
Bu nedenle KUFLAND ile geçmişim arasında güçlü bir bağ kurulacaksa benim için en doğal karşılık Yerdekiler’dir. İkisinde de arazi, müdahale, zaman, görünürlük ve eserin ortadan kalkması meselesi vardır.
Ancak önemli bir fark bulunuyor. Yerdekiler’de çalışmalar, insanların ve çevresel koşulların müdahaleleri sonucunda zaman içerisinde yok oluyordu. KUFLAND’da ise geri çekilme, sanatçının bilinçli kararının bir parçası.
Burada beni ilgilendiren meselelerden biri, sanat eserinin sürekli görünür, erişilebilir ve nesne olarak korunabilir olması gerektiğine ilişkin alışkanlık. Eserin varlığının doğrudan fiziksel bir nesneye, ardından da o nesnenin arşivlenmesine eşitlenmesine mesafeli duruyorum. Bir sanat eserinin her zaman fiziksel olarak erişilebilir olması gerektiğini düşünmüyorum.
Bazen elimizde yalnızca eserden kalan izler olabilir. Bu izlerden hareketle eseri zihnimizde yeniden kurabiliriz. Bu süreç, tamamlanmış ve değişmez bir nesnenin sürekli erişilebilir olmasından daha yaratıcı geliyor bana.
Bu nedenle toprak benim için yalnızca beyaz küpün alternatifi değil; eserin ortaya çıkışı kadar geri çekilmesini de mümkün kılan, işin maddi ve zamansal yapısına doğrudan katılan bir alan.
Erdal Ateş, KUFLAND, 2026, Arazi üzerine müdahale, Hisarlıkaya, Ankara
Çalışmalarınızdaki metinlerde sıkça “bir zamanlar bir yerde bir şey vardı / bir zamanlar bir yerde hiçbir şey yoktu” düşüncesine dokunuyorsunuz. Toprağın üzerine kazıdığınız her Kûfi form varlık ve hiçlik arasında gidip geliyor. İskitler’deki metruk gecekondunun dökülmüş sıvalarının katman katman lütfunu taşıyan karşılığı olan toprağın sonsuzluğuna benzer biçimde KUFLAND, dünyaya ve insana bakarken unuttuğumuz neleri hatırlatmayı amaçlıyor?
“Bir zamanlar bir yerde bir şey vardı, şimdi yok” düşüncesi KUFLAND bağlamında belki de karşılığını buluyor. Hisarlıkaya’da Ağustos 2026 başında ortaya çıkan eser, belirli bir süre görünür kaldıktan sonra geri çekilmek üzere kurgulandı; fiziksel olarak erişilebilir olmayacak.
Ancak benim için “yokluk”, eserin mutlak biçimde ortadan kalkması anlamına gelmiyor. Daha çok eserin saklanması, yeniden toprağa dönmesi, geldiği yere karışması ve erişimden çekilmesi anlamına geliyor. Geriye ise izler ve bellekte taşıyacağımız parçalar kalıyor.
KUFLAND’ın dünyaya ya da insana büyük bir mesaj vermeyi veya unutulmuş bir hakikati hatırlatmayı amaçladığını söylemek istemem. Hiçbir zaman böyle bir düşünceden hareket etmedim. Daha çok, her şeyin akıl, açıklama ve neden-sonuç ilişkileri üzerinden kavranmaya çalışıldığı bir dünyada duygulanım ve deneyim alanı bana daha yakın ve çekici geliyor.
KUFLAND’daki formlar ilk bakışta Kûfi yazıyı çağrıştırabilir; ancak bunlar geleneksel Kûfi yazıya ait okunabilir harfler ya da sözcükler değildir. O geometrik dünyayla yalnızca biçimsel bir yakınlık taşırlar. Benim için önemli olan, anlamı bir süreliğine askıya alarak harf gibi davranan bu formların kurduğu alanın içine fiziksel olarak girebilmek.
Biz harfleri gördüğümüzde onları hemen anlamlandırmaya alışığız. Harfler birleşir, sözcükler oluşur; sözcükler de metni meydana getirir. Oysa bunun her zaman böyle olmak zorunda olmadığını düşünüyorum. Harf gibi davranan biçimlerden başka bir dil kurulabilir. Bu dil mutlaka okunmak zorunda değildir; içinde yürünebilir, ona dokunulabilir, onun içerisinde zaman geçirilebilir. Benim KUFLAND’da aradığım şeylerden biri tam olarak buydu: bu biçimlerle fiziksel olarak hemhâl olabilmek.
Hisarlıkaya’daki çalışma da aşamalar hâlinde ortaya çıktı. Önce desen toprağa aktarıldı; ardından iş makinesiyle kazıldı; geometrik yapının yüzeyleri kireçle beyazlatıldı; daha sonra yapılan müdahalelerle eser görünür hâline ulaştı. Son aşamada ise yeniden toprağa çekilecek. Bütün bu süreçten geriye fotoğraf, video ve farklı aşamalara ait parçalı görsel izler kalacak.
İster eseri yerinde görmüş olsun ister hiç görmemiş olsun, daha sonra onunla karşılaşan kişi bu parçaları kendi belleğinin verileriyle bir araya getirecek. Böylece tek ve değişmez bir KUFLAND yerine, onu düşünen insanların zihninde farklı KUFLAND’lar ortaya çıkabilecek.
Benim “söylenti” dediğim alan, ontolojik geri çekilmeden sonra burada açılıyor. Fiziksel erişimi ortadan kalkmış bir eseri küçük izlerden hareketle zihinde yeniden kurmak, çok yaratıcı ve sınırları açık bir süreç. Bu noktada sanatçı da geri çekiliyor; eserin nasıl yeniden kurulacağı artık yalnızca onun denetiminde değil.
Beni heyecanlandıran şeylerden biri tam olarak bu: yapıtın fiziksel varlığı ortadan çekildikten sonra bellekte ve söylentide başka biçimlerde yaşamaya devam etmesidir.






Yorumlar