On soruluk sohbetler: Emily Molnar
22 Ekim - 3 Aralık 2026 tarihleri arasında gerçekleşecek 30. İstanbul Tiyatro Festivali'nin uluslararası katılımcılarıyla gerçekleştirdiğimiz söyleşi dizisine, 27-28 Kasım'da Zorlu PSM Turkcell Sahnesi'nde sahne alacak NDT 2 vesilesiyle Nederlands Dans Theater'ın sanat yönetmeni Emily Molnar ile devam ediyoruz
Röportaj: Ayşe Draz

Emily Molnar, Fotoğraf: Sacha Grootjans
Uzunca bir aradan sonra festivale dönen topluluk, Blast a universe (Bir Evreni Havaya Uçur) başlıklı programında NDT'nin farklı kuşaklarından üç koreografı aynı gecede buluşturuyor; Jiří Kylián'ın gerçekle düş arasındaki ince çizgide gezinen Sleepless'ı (Uykusuz), işlerinde kesik bir beden dili kullanımıyla tanınan Marco Goecke'nin yası, titreyen kollara ve nefes kesen bir ritme döktüğü The Big Crying'i (Büyük Ağlayış) ve harekete felsefi boyutuyla da yaklaşan Noé Soulier'nin dünya prömiyerini ekimde Lahey'de gerçekleştirecek yeni işi. Kylián'ın 1978'de, kariyerinin başındaki genç dansçılara ana topluluğa uzanan bir köprü olsun diye kurduğu NDT 2, bu mirası, geçmişin şiirsel dilini şimdinin biçimsel arayışlarıyla dönüştürerek bugüne taşıyor. Çoksesliliği NDT'nin kimliğinin temeli sayan, riski ise merakı diri tutmanın önemli bir yolu olarak gören Emily Molnar ile bu üç sesi yan yana getirmeyi ve kendilerini zaten tanıyan bir seyirciyle her seferinde nasıl yeniden ilişkilendiklerini konuştuk.

SLEEPLESS, Fotoğraf: Joris Jan Bos
Sizce performansın, dansın özü nedir?
Benim için performans, bir karşılaşma alanı. Performans insanları, başka hiçbir yerde tekrarlanamayacak eşsiz bir şeyin gerçekleşebileceği ortak bir mekânda bir araya getirir; sanatçılar ile seyirciler arasında, anlamın öylece sunulmayıp birlikte keşfedildiği canlı bir diyalogdur.
Dans ise kelimelerin ötesinde bir iletişim kurduğu için bilhassa güçlü; hisler, hayal gücü ve duygular aracılığıyla bedeninin zekası ve şiirselliğiyle konuşur. Birbirimizi anlamak için hepimizin aynı dili konuşmasına gerek yok; bir deneyimi paylaşabilir, başkalarında kendimizden izler bulabilir ve belki de kesin cevaplar yerine yeni sorularla oradan ayrılabiliriz. Performans bize, kendimizden daha büyük bir bütünün parçası olduğumuzu hatırlatır. Sıklıkla parçalanmışlık hissi veren bir dünyada, canlı bir performansa tanıklık etmek üzere bir araya gelmek, son derece insani bir eylem.
Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Kesinlikle. Sanatın bizi dönüştürme gücüne sahip olduğuna inanıyorum. Bunu bize ne düşünmemiz gerektiğini söyleyerek değil, dünyayı farklı bir şekilde deneyimlemeye davet ederek yapıyor. Dans, kesin yargılar sunmak yerine üzerine düşünme, empati kurma ve diyalog geliştirme adına bir alan yaratıyor. Bedenin ifade edebildiklerinde ve kelimelerin ötesinde kurduğu iletişim biçiminde son derece güçlü bir yan var. Kolektif ve derinden hissedilen bir deneyimi paylaşmanın, beklenmedik bağlar keşfetmenin verdiği ayrı bir heyecan söz konusu. NDT’de sunduğumuz eserler, hem duygusal hem de düşünsel düzeyde bize hitap eden fikirlere dayanıyor; iç dünyamız ile çevremizdeki dünya arasında köprüler kuruyoruz. NDT olarak, anlamlı sorular soran sanatçılara ilgi duyuyoruz. Çalışmalarımızın amacı hazır cevaplar sunmak değil; seyircilerin hareket aracılığıyla fikirlerle buluşabileceği ve bu buluşmaya kendi deneyimlerini katabileceği koşulları yaratmak. Herkes kendi anıları, duyguları ve bakış açılarıyla şekillenen o kişisel anlamı bulmaya davet ediliyor. İşimizi hakkıyla yaptığımızda, eserler hem kendi fikirlerini taşıyor hem de kendimizi ve birbirimizi daha derinlemesine dinleyebileceğimiz bir alan açıyor. Gerçekten nitelikli sanat, eser ile seyirci, ifade edilen ile hissedilen arasında bir diyaloğa dönüşüyor. Sanatı asıl dönüştürücü kılan da işte bu sürekli devam eden alışveriş.
Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinizde etkisi olur mu?
Bir sanat yönetmeni olarak rolümü, sanatçıların gelişmesi, risk alması ve potansiyellerini keşfetmesi için gerekli koşulları yaratmak olarak görüyorum. Bu, merak ve diyaloğa dayalı bir kültür oluşturmak; dansın ne olabileceğini ve günümüz toplumuna neler sunabileceğini sorgulamaya devam eden dansçıları ve yaratıcıları desteklemekle ilgili. Neden sanat ürettiğimiz, fikirlerin nasıl bedenselleştiği ve hareketlerin diğer ifade biçimlerinin ortaya koyamadığı neleri açığa çıkarabileceği konularıyla ilgileniyorum. Şimdilik kendi koreografilerimi yaratmaktan uzaklaşmış olsam da, koreograflar ve sanatçılarla yürüttüğüm çalışmalar aracılığıyla yaratıcı süreçle olan bağımı güçlü bir şekilde sürdürüyorum. Hareketleri bir araştırma alanı olarak ele alan ve çağımızın karmaşıklığıyla yüzleşmeye istekli olan sanatçılardan ilham alıyorum.
En anlamlı sanat, hazır cevaplar sunmaz; aksine, üzerine düşünme ve bağ kurma fırsatları yaratır. Sorular ne olursa olsun, dans karmaşıklığı bünyesinde barındırabilir ve seyircileri, kendi deneyimleri üzerinden fikirlerle yüzleşmeye davet edebilir. Bu felsefe, NDT bünyesinde geliştirdiğimiz iş birliklerine de yansıyor. Sharon Eyal ile Into the Hairy eserinin genişletilmiş versiyonu üzerinde çalışmak, sanatsal alışverişin gücünü gözler önüne serdi. S-E-D ve NDT 1 dansçılarının birbirlerine meydan okuyup birbirlerine ilham vermelerine tanık olmak, farklı bakış açıları bir araya geldiğinde nelerin ortaya çıkabileceğini gösterdi. Crystal Pite, Simon McBurney ve Complicité ile Figures in Extinction üzerine yaptığımız iş birliği, çağdaş dansın sunduğu olanakları daha da genişletti. Farklı sanatsal dilleri bir araya getiren bu eser, toplumun karşı karşıya olduğu acil meseleleri ele aldı; aynı zamanda dansın farkındalık yaratma ve ortak insanlık deneyimimize dair anlayışı derinleştirme gücünü ortaya koydu. Sonuç olarak, dansın geleceğinin, sanatçıların cesurca keşifler yapabildiği, dansçıların sürece aktif katkı sağladığı ve bu sanat dalının cesaret ve hayal gücüyle evrilmeye devam ettiği ortamlar yaratmaktan geçtiğine inanıyorum.
SLEEPLESS, Fotoğraf: Joris Jan Bos
Eğer halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz?
NDT'de çoğunlukla yıllar öncesinden hazırlıklarına başlanan bir sezonu kurgularken, işe her zaman sanatçılar ve onların çalışmalarıyla koyulurum. İster NDT 1 ister NDT 2 için olsun, ister iki ya da üç eserden oluşan bir program hazırlıyor olayım, parçaları bir araya getirirken hem yaratıcıların ve dansçıların sanatsal gelişimini hem de seyircilerimize yaşatmak istediğimiz deneyimi göz önünde bulundururum. Yeni bir sezonun duyurulmasından önceki aylarda, gittiğim her yere bir not defteri taşırım. Kitaplarda, makalelerde veya sohbetlerde karşıma çıkan kelimeleri ya da kısa ifadeleri not ederim. Bazen bir sanatçının söylediği bir söz, bazen de aklımda yer eden bir şiir dizesi olur bu. Derinlikli, içsel bir his uyandıran ya da sessizce yankılanan kelimeler ilgimi çeker. Zamanla bu kelimeler, program başlıklarının yapı taşlarına dönüşür. Benim için bu başlıklar, seyirciye çok fazla açık etmeden neyle karşılaşacaklarına dair bir fikir verir. Sıklıkla üç eserden oluşan programlar sunduğumuzdan, seyircilerin adım atacakları atmosferi sezdirirken, aynı zamanda kendi yorumlarına da alan bırakan bir başlık ararım. O andan itibaren ise, olağanüstü dansçılarımızın bedenlerinin şiirselliğinin konuşmasına izin veririm.
Sanatınızı etkilediğini düşündüğünüz biri veya bir sanatçı var mı, varsa kim?
Üzerimde pek çok kişinin etkisi oldu; ancak William Forsythe’ın bende derin bir iz bıraktığını söyleyebilirim. Frankfurt Balesi’nde onunla çalışmak, dansa dair anlayışımı kökten değiştirdi. Bill bizi her şeyi sorgulamaya, merakımızı korumaya, denemeler yapmaya ve risk almaya teşvik ederdi. Dansçıların yaratıcı süreçte söz sahibi olduğu ve her bir eserin sürekli bir evrim içinde kaldığı bir ortam yaratmıştı. Bu deneyim, beni yalnızca sanatsal açıdan değil, bir lider olarak da şekillendirmeye devam ediyor. Aynı zamanda, farklı disiplinlerden pek çok sanatçıdan ilham aldım. Her iş birliği kalıcı bir iz bırakıyor. Bir sanat yönetmeni olarak, birlikte çalıştığım koreograflardan, dansçılardan ve yaratıcı ekiplerden öğrenmeye devam ediyorum. Bu süregelen etkileşim, en büyük ilham kaynaklarımdan biri.
THE BIG CRYING, Fotoğraf: Rahi Rezvani
Dünyanın mevcut durumunu değerlendirdiğinizde, bir sanatçı olarak sizin için en önemli ve acil konu nedir?
Bugün karşılaştığımız en büyük zorluklardan biri kendimizden, birbirimizden ve doğal dünyadan giderek artan bir kopukluk duygusu. Diyaloğa açık kalmak yerine sabit pozisyonlara çekilmenin cazip gelebileceği, büyük bir karmaşıklık ve belirsizliğin hakim olduğu bir zamanda yaşıyoruz. Görevimin cevap vermek olduğuna inanmıyorum. Bunun yerine, NDT'nin insanların düşünmesi, sorgulaması ve farklı bakış açılarıyla karşılaşması için alanlar yaratabileceğini umuyorum. Sanat, yavaşlamamıza, köprüler kurmamıza, bağlantı ve değişim için yeni olasılıkları değerlendirmemize olanak tanır. Bize, ortak insanlığımızı ve empati kapasitemizi hatırlatır. Umarım bir dans topluluğu olarak buna hem dans dünyasının içinde hem de ötesinde katkıda bulunabiliriz.
NDT'nin kimliği, her daim, kuşaklar arası bir diyalog üzerine kurulu olmuş; bu program da, Kylián'ın şiirsel dramaturjisi, Goecke'nin fiziksel açıdan yoğun ve son derece kişisel koreografi dili ve Soulier'nin yeni eserine aynı akşamda yer vererek, bu diyaloğu görünür kılıyor. Bu üç farklı sesi yan yana getirmek ne anlama geliyor?
Bana göre bu program NDT ile ilgili önemli bir şeyi yakalıyor. Hiçbir zaman tek bir sanatsal ses sunmakla ilgilenmedik. Bunun yerine, farklı koreografik bakış açılarının bir arada var olabileceği ve birbirini zenginleştirebileceği bir ortam geliştiriyoruz. Jiří Kylián sanatsal mirasımızın merkezinde yer almaya devam ediyor. Eserleri, sadece güzellikleri ve işçilikleriyle değil aynı zamanda insanlığa yaklaşımlarıyla da ilham vermeye devam ediyorlar. Marco Goecke çok farklı bir fiziksel ve duygusal yoğunluk getirirken, Noé Soulier hareket ve algı konusunda farklı bir düşünme biçimi sunuyor. Bu sesleri yan yana koymak karşılaştırmayla değil diyalogla ilgili. Her ses, dansın ne olabileceğine dair anlayışımızı genişletiyor ve hepsi birlikte, çağdaş dansın birçok perspektif aracılığıyla ve nesiller boyunca geliştiğini gösteriyor. Bu çoğulluk kimliğimizin temeli.
Bir keresinde risk almanın ve uyum sağlamanın kendinizi en canlı hissettiğiniz alanlar olduğunu söylemiştiniz; Goecke'nin işleri de tam olarak bunu, yani yerinde saymayan, sürekli bir arayış ve hareketlilik halinde bir bedeni gerektiriyor gibi görünüyor. Bu felsefe, tek bir koreografinin ötesinde, NDT bünyesinde inşa ettiğiniz kültürü nasıl şekillendiriyor?
Benim için risk, provokatif olmakla ilgili bir mesele değil; bir üretim merkezi olarak kimliğimizin temel taşı. Merak duygusunu korumakla ilgili. Tekrarın getirdiği rehavete direnmek ve bilinmeyene açık kalmak demek. NDT'de, sanatçıların denemeler yapma ve sorgulama konusunda kendilerini desteklenmiş hissettikleri bir ortam yaratmayı amaçlıyoruz. Yenilgi veya başarısızlık, kaçınılması gereken bir durum değil, aksine bir fırsat ve keşif sürecinin vazgeçilmez bir parçası. İnsanlar risk almaktan korkarsa yenilikler gerçekleşemez. Sürece büyük önem veriyoruz; yaratıcı yolculuk en az nihai performans kadar değerli. Dansçılara iş birliği ortakları olarak güvenildiğinde ve onlara inisiyatif tanındığında, eseri yalnızca yorumlamakla kalmıyor, aynı zamanda ona etkin bir şekilde yön veriyorlar. Maker Pathway (Yaratıcı Gelişim Yolu) ve Dancer Pathway (Dansçı Gelişim Yolu) gibi girişimler aracılığıyla, kariyerlerinin farklı aşamalarındaki sanatçıları destekliyor, onlara araştırma, üretim ve kendi sanatsal seslerini geliştirme imkanı sunuyoruz. Bu yolları ve olanakları sağlayarak, dansın gelişimine pek çok farklı düzeyde katkıda bulunmayı hedefliyoruz.
THE BIG CRYING, Fotoğraf: Rahi Rezvani
İstanbul seyircisi NDT'yi daha önce izledi, topluluğun dilini biliyor ve belli bir bakış açısıyla geliyorlar. İşlerinizle halihazırda bir bağı olan bir seyirci kitlesi için sahne almayı nasıl değerlendiriyorsunuz; bu aşinalık, söz konusu karşılaşmayı kolaylaştırıyor mu yoksa daha zorlu kılıyor mu?
Seyircinin toplulukla halihazırda bir bağ kurduğu bir şehre geri dönmek her zaman bir ayrıcalık. Bu aşinalık bir güven duygusu yaratıyor ancak karşılaşmayı kolaylaştırmıyor; aksine, bizi daha derinlere inmeye teşvik ederek zorluyor. NDT olarak, seyircilerin tam olarak neyle karşılaşacaklarını bilmelerini asla istemiyoruz. Her program yeni bir diyaloğu tetiklemeli ve kimliğimizin farklı bir yönünü ortaya koymalı. Umarım İstanbullu seyirci de, NDT'yi tanımlayan o merak ve yaratıcılığı fark eder. Hem topluluğu hem de seyircilerimizi canlı ve ilgili tutan şey, işte bu süreklilik ile değişim arasındaki denge.
İstanbul seyircisine söylemek istediğiniz özel bir şey var mı?
Bunu bir davet olarak görmelerini isterim; açık bir zihin ve açık bir kalple gelme daveti. Kendine, şu an bulunduğun yerde olma ve eserin, içinden akıp gitmesine izin verme hakkı tanımak. Her şeyi hissetmekte ya da hiçbir şey hissetmemekte özgürsün; bunu deneyimlemenin tek bir doğru yolu yok. Bu, basitçe, anda kalmak ve ortaya çıkan her neyse onun bu karşılaşmanın bir parçası olmasına izin vermekle ilgili.





Yorumlar