On soruluk sohbetler: Boş Sahne


İstanbul Fringe Festival bu yıl 18-26 Eylül tarihlerinde hibrit bir programla gerçekleşti. Festivalin Fiziksel başlıklı formatında, gösterilerini canlı sunan sanatçılarla yaptığımız sohbetlere, Prens Ivan ve Çalgısı adlı Rus halk masalından esinle yazdıkları Çalgıcı Gülali Masalı ile Dotormanda ve Enka Açıkhava Tiyatrosu’nda sahne almış olan Boş Sahne ile devam ediyoruz.


Röportaj: Ayşe Draz & Mehmet Kerem Özel



Semih Ali Aksoy & Uygar Erkuş, Fotoğraf: Özgür Altınkaynak


İstanbul'da gösteri sanatları sezonunun başlangıcını şenlikli bir hale getiren İstanbul Fringe Festival'in bu yıl üçüncüsü düzenlendi. Program Fiziksel, Çevrimiçi ve Dijital olmak üzere üç formatta sunulacak gösterilerden oluşuyordu. Fiziksel formatındaki gösterilerin yaratıcıları ile On Soruluk Sohbetler söyleşi dizimizi gerçekleştirdik. Sıradaki konuğumuz, Çalgıcı Gülali Masalı ile festivalde yer alan Boş Sahne’den Semih Ali Aksoy ve Uygar Erkuş.


Performansın özü sizce nedir?


Uygar Erkuş: Performansın özü bana kalırsa konsantrasyon. Konsantrasyon beraberinde iletişimi ve hassasiyeti barındırıyorsa, sahneyi paylaştığımız arkadaşlarımızda ve bizi izleyenlerde bir etki yaratabilir diye düşünüyorum.


Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?


Semih Ali Aksoy: Bilebildiğimiz ve şimdilik düşünebildiğimiz kadarıyla sanatın insanı ya da insanın bir yanını, belli bir süre için gündeliğinden ve gündelik hayatta geliştirdiği savunma mekanizmalarından uzaklaştırma, başka bir dünyanın hayaline davet etme ve sonra oradan geri döndürme gibi bir gücü var. Bu mesafeyi gidip gelme, farklı duygularla, farklı düşüncelerle, farklı deneyimleme biçimleriyle karşılaşma gibi ihtimaller yaratabiliyor. Tabii bu sanatı alımlayana da bir o kadar bağlı. Bu içten içe yanan, çok büyük ihtimalle küçücük olan kor, belki bir iz bırakır. Belki bu iz, bir gün bir karar verirken, birine veya bir şeye bakarken, bir duyguyu yaşarken küçük bir fark yaratır ve belki bu da sanata özgü bir dönüştürme gücü.


"Bu dönemde daha da artan tiyatrolar arası dayanışma da bize güç veren en önemli şeylerden biri. Uzun bir kış geçiriyoruz, daha güçlü sürgünlerle baharı getireceğiz hep birlikte."

- Semih Ali Aksoy



İnsanlığın küresel ölçekte içinden geçmekte olduğu pandemi süreci sizce gösteri sanatlarını nasıl dönüştürmekte?


Semih Ali Aksoy: Açıkçası bu konu hakkında çok bir fikrim yok. Belli prova süreçlerinin hibritleşeceği, yaygınlaşan yeni teknolojilerin performanslarda kullanılacağı ve çevrimiçi oyun ya da oyun kaydı izlemenin de bir parça normalleşeceği kesin gibi. Ayrıca tiyatro mekânları konusunda da bir genişleme oluyor, hepimiz sokak, park, bahçe gibi açık hava alanlarında yapılacak gösterimlerle alâkalı daha çok düşünmeye başladık. Yine de pandemi öncesinden radikal bir şekilde farklı olacağını düşünmüyorum.

Uygar Erkuş: Bir diğer taraftan da sanatçıların kendi disiplinlerini ve sahip oldukları olanakları düşünebiliriz. Birçok grup bu süre zarfında prova alamadı, oyunlarını oynayamadı haliyle sahnedeki insanlar için bir soğumadan, bir unutmadan bahsedebiliriz diye düşünüyorum. Ben yine de bu konuda iyimserim sanırım. Sıcaklığını korumaya başarabilenler ile uzak kalıp büyük bir özlemle sahneye dönenler her ikisi de kendilerine has güzel işler yapacak ve bu seyirci tarafından da ilgi uyandıracaktır. En azından bunu diliyorum.


Semih Ali Aksoy & Uygar Erkuş


Gösteri sanatları alanından çalışan biri olarak, pandeminin yarattığı zorlu koşullarla kişisel olarak nasıl başa çıkıyorsunuz?


Semih Ali Aksoy: Bu süreçte yaşadıklarımız ileride nelere ilham olacak bilmiyoruz ama en başta boşa geçen zaman diye bir şeyin olmadığına inanmaya çalışıyoruz. Elimizden geldiğince bu süreci okuyarak, izleyerek, dinleyerek kendimizi beslemekle ve bir şeyler yazıp düşünmekle geçirmeyi deniyoruz. Ekibimizin büyük kısmının başka işleri olması ekonomik olarak işimizi kolaylaştırdı ve başka işi olmayanlar da aile evine dönmek gibi masrafları en aza indirecek önlemler almaya çalıştı. Bu dönemde daha da artan tiyatrolar arası dayanışma da bize güç veren en önemli şeylerden biri. Uzun bir kış geçiriyoruz, daha güçlü sürgünlerle baharı getireceğiz hep birlikte.


Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi olur mu?


Semih Ali Aksoy: Gülali özelinde konuşursak, masallar en büyük kaynağımız. Bu konulara ilgili seyircilerimiz oyunda birçok masaldan ve mitten esin bulacaktır. Ayrıca çizgi filmlerden özellikle sahne dilini oluşturmakta çokça esinlendik. Daha genel konuşacak olursak da, fiziksel bir yerden araştırmalar yapan, oynayan oyuncu bedeni ana motorumuz. Tabii bunu düşünsel bir yerden çerçevelenmiş, belli bir dramaturji ekseninde yapmaya çalışıyoruz. Belli bir yoğunlaşma yakaladıktan sonra da karşılaştığımız birçok şey potansiyel olarak ilham verici olmaya başlıyor.


Uygar Erkuş: Bir ilhamı bir rüyadan aldığımı hiç hatırlamıyorum açıkçası. Fakat gece uykumda çok çok güzel müzikler dinlediğimi, “ah keşke bunu bir kaydetsem de öyle uyusam” dediğimi, fakat ‘neyse ya zaten kafamın içinde değil mi elbet yine gelir” diye kendimi teskin edip uykuya döndüğümü çok bilirim. Ha o uykular sırasında kendiliğinden çıkan müzikler benim midir, kimindir, ya da hakikaten herhangi birini çalmış mıyımdır sonrasında, bilmiyorum.


"Ustam" olarak tanımlayabileceğiniz veya size ilham verdiğini düşündüğünüz biri/leri var mı, varsa kimler?


Semih Ali Aksoy: İlhamın birçok boyutu var ve izleri takip etmeye başlayınca sonsuzca hepimizi besleyen kaynakları hissedebiliyoruz. Farkında olduğumuz bir sürü ilham verici insan, kaynak var benim için. Çalgıcı Gülali özelinde konuşursak, her şeyden önce birbirimizle tanıştığımız ve ortak tiyatro kültürümüzü kurduğumuz ODTÜ Oyuncularını saymak gerekir. Onun dışında çalışma sürecinde ve öncesinde atölyelerine katıldığım Judith Liberman, Erkan Uyanıksoy ve Elif Temuçin’i; Ceren’in yüksek lisans tezinde de incelediği gibi Tiyatrotem’i, Ayşe Selen ve Şehsuvar Aktaş’ı da unutmamalıyız.


Uygar Erkuş: Jacob do Bandolim, Jethro Burns, David Grisman gibi mandolinciler ve Django Reinhardt, Dizz Gillespie, Count Basie gibi cazcılar başlıca ustalarım, müziğini örnek aldığım insanlar. Fakat müzik yolculuğumda feneri eline alıp yoluma ışık tutan bir kişi varsa o da caz gitaristi Kaan Mete. Müzik konusunda biricik hocam ustam.



"Oyunun bütünüyle ilişkilendirdiğim, oyundan bir cümle geldi aklıma: 'Aradığın hüner kimde saklı, istediğin bilgi kimde gizli öyle hemen bir bakışta belli olmaz."

- Uygar Erkuş



Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz?


Semih Ali Aksoy: En en başta, yani daha çalışmaya başlamadığımız ama yavaş yavaş bir şeylerin belli bir odakta toplanmaya başladığı dönemde genellikle bir isim olmuyor, bu aşamada biraz kısıtlayıcı hissettiriyor. Fakat artık buna çalışıyoruz dediğimiz, yola çıktığımız noktada bir ismin olması bize yardımcı oluyor. Çünkü artık orada, işle aramızda bir diyalog gelişmeye, bizim onu çalıştığımız kadar, onun da bizi çalıştığı bir süreç başlıyor ve bir ismin olması bu diyaloğu da, işin mevcudiyetini de güçlendiriyor sanırım. Nihai ismin konması ise oyunun bütününü, gittiği yeri tam anlamıyla hissetmeye başladığımız zamanda oluyor. Yine de her süreç birbirinden farklı, şimdilik böyle oldu ama bundan sonra farklı olabilir.


Solda: Uygar Erkuş, Sağda: Semih Ali Aksoy, Fotoğraflar: Özgür Altınkaynak


“Fringe” sizin için ne anlama geliyor?


Semih Ali Aksoy: "Fringe", aslında hayatımda görece yeni bir sözcük. Meeting Jim adlı belgeselde ilk defa festivalden haberim olduğunda heyecanlanmıştım çok. Bu yüzden Jim’den de kaynaklı olarak bende oluşan ilk anlam; dostça karşılaşmalar. Ki ben de dostum Yasemin sayesinde İstanbul’daki festivalden haberdar olmuştum. Bu ilk anlam festivalin başlangıç hikâyesiyle ve sözcüğün anlamlarıyla da ilişkilenerek, beni heyecanlandıran başka kavramlarla yan yana geliyor; büyük yapılarla, duvarlarla örülü, sürekli merkezlere odaklanan bir dünyada kıyıda köşede olmayı, belki bir çatlaktan sızmayı ve bu aralıkta iyi karşılaşmaları çoğaltmayı, bir çatlakta yeşeren dostlukları çağrıştırıyor.


Neden özellikle bu işinizle Istanbul Fringe Festivali’ne katılmaya karar verdiniz? Istanbul Fringe'de gösterdiğiniz yapıtınızı tek bir cümleye tercüme etmeniz gerekse bu ne olurdu?


Semih Ali Aksoy: Öncelikle gayet pratik bir sebebimiz var. Pandemi koşullarına en uygun, az kişilik, açık havada oynanabilecek ve İstanbul’a çok az götürme şansı bulabildiğimiz bir oyunumuz Çalgıcı Gülali Masalı. Fakat bir önceki soruda, sözcüğün çağrıştırdıklarıyla da çok ilişkili bir oyun Gülali. Kral olmak gibi birçoklarının arzulayacağı büyük bir gücü istemeyen ama çevresinde olup bitenlere de duyarsız kalamayan, bu yüzden de uzun bir yolculuğa çıkıp karşısına çıkan zorluklara kendi dilince, kendi tarzında çözümler bulan, çatlaklardan sızan bir çocuğun hikâyesi bu. O nasıl kendi çalgılı çengili yoluyla “büyük” dünyanın engellerini aşıyorsa, anlatıcılar da kendi eğlenceli yollarıyla bu uzun hikâyeyi seyirciyle paylaşıyorlar.


Uygar Erkuş: Oyunun bütünüyle ilişkilendirdiğim, oyundan bir cümle geldi aklıma: “Aradığın hüner kimde saklı istediğin bilgi kimde gizli öyle hemen bir bakışta belli olmaz.”


İstanbul Fringe Festivali kapsamında seyirciler ile yeniden fiziken buluşuyor olmak sizin için ne ifade ediyor?


Uygar Erkuş: Çok heyecanlıyız gerçekten. O gün o sahneye çıkıp hikâyemizi ve neşemizi seyircilerimizle paylaşmayı iple çekiyoruz.


Semih Ali Aksoy: Seyircilerle tekrar bir araya gelmeyi, oyunumuzu oynamayı, sahneyi, ışığı her şeyi çok özledik. Bu yüzden çok mutluyuz. Ayrıca bizimki çifte mutluluk çünkü çeşitli sebeplerden çok uzun zamandır İstanbul’da oyun gösterememiştik, yeniden İstanbul’a geliyor olmaktan dolayı da çok sevinçliyiz. Bütün Fringe Istanbul ekibine ve bu festivale herhangi bir şekilde katkı sağlayan herkese çok teşekkür ederiz.