top of page

Nasıl daha dikkatli ve şefkatli alanlar açabiliriz?

Huma Kabakcı ile multidisipliner üretimi ve iş birliğini merkeze alan, kurumsal netlik talebine karşı akışkanlığı tercih eden pratiği üzerine konuştuk


Röportaj: Merve Akar Akgün



Huma Kabakcı. Fotoğraf: Emma Witter


Huma, 2025 senin için bir kabuk değiştirme ve beslenme yılı olmuş. Bu yılın en önemli adımlarından biri de ailenin oluşturduğu NHK Koleksiyonu’nu Lidice Sanat Koleksiyonu’na bağışlayarak ona kalıcı bir yuva bulman. Bir koleksiyonun sahibi olmaktan çıkıp, onun kamusal hafızaya karışmasını sağlayan bir emanetçiye (stewardship) dönüşmek... Bu karar senin için, ailenin mirasını sürdürme biçiminde nasıl bir hafiflemeye veya dönüşüme işaret ediyor?

2025 bir sürü insan gibi benim için de bir kabuk değiştirme yılıydı. NHK Koleksiyonu’nu Lidice Sanat Koleksiyonu’na bağışlama kararı, sahiplikten emanetçiliğe doğru bilinçli bir geçişi temsil ediyor. Koleksiyonun artık yalnızca aileme ait bir hikâye taşımak yerine kamusal hafızaya dâhil olması, bende güçlü bir hafifleme hissi yarattı. Babamdan devraldığım bu mirası “sahiplenen” biri olmaktan çok, dolaşımda kalmasını sağlayan bir emanetçi olarak konumlanmak; yükten ziyade etik bir sorumluluk duygusu doğurdu. Koleksiyonun kamusal bir bağlamda nefes alması, benim de küratoryal pratiğimde daha akışkan ve özgür hareket etmemi mümkün kıldı.



NHK Koleksiyonu'ndan Lidice Sanat Koleksiyonu'na bağışlanan eserlerden birkaçı. Soldan sağa:

Edin Numankadic, Sarajevo Box, 1992-1996, Ahşap kutu içinde eşyalar, 25 x 40.5 x 30 cm

Volkan Aslan, My Revered Elders, Kolaj, 20 x 30 cm

Ferruh Başağa, Cross, Tuval üzerine yağlı boya, 115 x 90 cm


Londra’da yaşayan, köklü bir koleksiyoner ailenin kızı olarak sanat dünyasının tam içindesin. Ancak pratiğine baktığımızda, klasik koleksiyonerlikten ziyade; ses şifası, yemek kültürü ve psikanaliz gibi daha insani ve iyileştirici alanlara yöneldiğini görüyoruz. Aileden gelen mirası, kendi kişisel ve mütevazı yolculuğunla nasıl dengeliyorsun?

Çok naziksin. Sanat dünyasının merkezinde büyümek, beni her zaman merkezin dışına bakmaya yöneltti. Aileden gelen miras, görünürlükten çok bir altyapı sundu; bu altyapıyı daha insani alanlarla genişletmeyi seçtim. Yemek antropolojisi, ses ve psikanaliz gibi pratikler, sanatın yalnızca temsil eden değil, temas eden bir alan olduğunu hatırlatıyor. Bu mirası dengelerken onu reddetmek ya da romantize etmek yerine, Lidice Sanat Koleksiyonu başta olmak üzere uluslararası alanda çeşitli müze koleksiyonlarına ve kamuya açarak bir yol çizmeyi seçtim. Bir yandan dikkatli ve etik olmaya çalışırken daha az gösterişli ve daha derinlikli ilişkiler kurmaya çalışıyorum.



Freudian Bites buluşmalarından görüntüler. Fotoğraf: Seçkin Uysal


Freudian Bites ile yemek, sanat ve psikanalizi aynı sofrada buluşturuyorsun. Sanatı sadece duvarda izlenen mesafeli bir nesne olmaktan çıkarıp; yenilen, içilen ve sohbet edilen bir deneyim haline getiriyorsun. Bu sofralarda, insanların sanatla ve birbirleriyle kurduğu ilişkide seni en çok şaşırtan veya besleyen şey ne oldu?

Freudian Bites sofralarında beni en çok şaşırtan, insanların çok kısa sürede savunmalarını indirmesi oldu. Bir tabak paylaşıldığında, özellikle de bu tabak bir sanatçıya, bir sürece ya da bir anlatıya bağlandığında, konuşma yerini dinlemeye bırakıyor. Sanatla kurulan ilişki de dönüşüyor, eleştirel mesafe yerine sezgisel bir yakınlık ortaya çıkıyor. En besleyici anlar, katılımcıların deneyimi ilk kez bu kadar bedensel ve duygusal olarak hissettiklerini ifade ettikleri anlar. Bu sofralarda sanat bir sonuç değil, kolektif olarak örülen bir süreç hâline geliyor.


Newsletter’ında Sound Universe London'da aldığın eğitimlerden ve ses şifası (sound healing) yolculuğundan bahsediyorsun. Sanatın iyileştirici gücünü hep konuşuruz ama sen bunu frekanslarla, kristal kaselerle somut bir pratiğe döküyorsun. Küratoryal bakış açınla bu spiritüel alanı nasıl birleştiriyorsun; ses, senin için yeni bir kürasyon alanı mı?

Ses terapisiyle olan ilk ilişkim 2018 yılında öğrenci olarak başladı. Seneler geçtikçe ve etkisini gördükçe kendim de içine girdim. Sesle çalışmak, benim için bütünsel bir şey ama aynı anda küratoryal pratiğimin doğal bir uzantısı da diyebiliriz. Mekân, zaman ve bedenle çalışıyorum; ses bu üçüne aynı anda temas edebilen bir araç. Kristal kaseler ve frekanslarla çalışmak, mistik bir kaçıştan çok somut ve bedensel bir deneyim alanı açıyor. Küratoryal bakış burada belirleyici oluyor: hangi sesin, hangi bağlamda ve hangi niyetle sunulduğu sorusu. 



Mirror of Mysteries: Women Artists and the Surreal Legacy, Sanatçılar: Ingrid Berthon-Moine, Leonora Carrington, Anna Perach, Chantal Powell, Emma Witter, Küratör: Huma Kabakcı, La Boulangerie!, Paris, 2024


Laura White’ın projesi için yazdığın metinde kahve falı ritüelleri üzerinden ev içi alanlara ve mahremiyete odaklandın. Şubat 2026’da da Seçil Erel ile benzer bir atölye yapacaksın. Türk kültüründen gelen bu “kadınlar arası” ritüeli, Londra’nın çağdaş sanat ortamına taşımak, kültürel bellek ve kadın anlatısı adına sana neler hissettiriyor?

Laura White’ın projesi için yazdığım metinden sonra Türk kahve tüketimi, cinsiyet ilişkisi ve ritüelleri üzerine daha da araştırma ve antropolojik teori bulduktan sonra bu seneki master tezimi onun üzerine yazmaya karar verdim. Kahve falı ritüeli, benim için hem son derece kişisel hem de politik bir pratik. Ev içi alanda, kadınlar arasında kurulan bu anlatı biçimi olduğunu düşünüyorum; aynı zamanda resmi tarihlerin ve kamusal anlatıların dışında kalan bir belleği taşıyor. Bu ritüeli Londra’nın çağdaş sanat bağlamına taşımak, özellikle Seçil Erel’in sanat pratiği ve süreciyle birleştirmek bir tür kültürel fısıltıyı görünür kılmak gibi hissettiriyor. Fal bu bağlamda, bir kehanetten çok birlikte durma, bakma ve paylaşma hâline geliyor. Seçil ile olan 27 Şubat’taki iş birliği için oldukça heyecanlıyım. 


2026 Mart ayında Londra’da Becoming Through Pain (Acıdan Geçerek Dönüşmek/Olmak) başlıklı bir karma serginin küratörlüğünü üstleniyorsun. Başlık oldukça vurucu. 2025’i bir arınma yılı olarak tanımladığını düşünürsek; bu sergi senin kişisel veya küresel olarak gözlemlediğin hangi duygusal ihtiyaçtan doğdu?

Kurulunda yer aldığım Sensity Studio için ve küratörlüğünü üstlendiğim Becoming Through Pain başlıklı sergi hem kişisel hem de kolektif bir ihtiyaçtan doğdu. Geçtiğimiz sene acının dönüştürücü bir potansiyeli olduğunu ve bastırıldığında değil, paylaşıldığında ortaya çıktığını gözlemledim. Dolayısıyla bu sergiyle acıyı durağan bir durumdan başka, kadın bedenini şekillendiren, yerinden eden ve dönüştüren dinamik bir güç olarak ele alan sanatçıları bir araya getirmek istedim. Becoming Through Pain kadınların acısının tarihsel olarak yalnızca fizyolojik değil; tıbbi, toplumsal ve mahrem alanlarda sıklıkla bastırılmış, patolojik eştirilmiş ya da görünmez kılınmış bir deneyim olarak vurguluyor. 24 Mart’ta Somers Gallery’de açılacak olan sergide yer alacaklarını teyit eden sanatçılar Pauline Batista, Sena Başöz, Dyana Gravina, Jennifer Nieuwland, Lolita Pelegrime ve Aziza Shadenova. 



Processing the past and digesting the future, Sanatçılar: Saelia Aparicio, Anna Perach, Rafal Zajko, Amba Sayal-Bennett, Yulia Iosilzon, Küratör: Huma Kabakcı, Badr El Jundi, Madrid, 2023


Kendini tanımlarken katı etiketlerden kaçınıyor, akışkan bir pratikten (fluid practice) bahsediyorsun. Küratör, koleksiyoner, yazar ya da şifacı... Bu çok yönlülük, sanat dünyasının bazen fazla kurumsal kaçan yapısı içinde sana nasıl bir özgürlük alanı (veya nefes alma alanı) sağlıyor?

20’li yaşlarıma nazaran kendimi tek bir etiketle tanımlamak, bana önemli bir hareket alanı sağlıyor. Benim için en önemli şey iş birliği ve multidisipliner uygulama pratiği. Sanat dünyasının kurumsal netlik talebine karşı, akışkan bir pratiği tercih ediyorum. Küratörlük, yazı yazmak, sofra veya yemek ekseninde insanları buluşturmak ya da sesle çalışmak… Tüm bu alanlar aynı sorunun etrafında şekilleniyor: Nasıl daha dikkatli ve şefkatli alanlar açabiliriz? Bu çok yönlülük, beni hızdan ve aşırı üretim baskısından koruyor. Bir yere ait olmaktan çok, bir sürecin içinde olmayı önemsiyorum. 


Sanat dünyasında ilişkilerin bazen çok stratejik ilerlediği bir dönemde, senin için samimiyet başarının neresinde duruyor? 2026 ve ötesinde Huma Kabakcı ismini, ailenin mirasıyla birlikte en çok hangi duygularla yan yana göreceğiz?

Samimiyet ve özgünlük, benim için başarının temel ölçütlerinden biri. Strateji elbette bazen gerekli; ancak strateji samimiyetin önüne geçtiğinde geriye yalnızca boş bir görünürlük kalıyor ve yapaylaşabiliyor. Başarıyı, kurulan ilişkilerin sürdürülebilirliği ve derinliği üzerinden değerlendiriyorum. 2026 ve sonrasında ismimin hem ailemin mirasıyla birlikte hem de bundan bağımsız olarak şefkat, açıklık ve güven duygularıyla yan yana anılmasını isterim.


Yorumlar


Bu gönderiye yorum yapmak artık mümkün değil. Daha fazla bilgi için site sahibiyle iletişime geçin.

Bütün yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Yazı ve fotoğrafların tüm hakları Unlimited’a aittir. İzinsiz alıntı yapılamaz.

All content is the sole responsibility of the authors. All rights to the texts and images belong to Unlimited.

No part of this publication may be reproduced or quoted without permission.

Unlimited Publications

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
bottom of page