Hikâye anlatan yüzeyler
- Merve Akar Akgün

- 1 saat önce
- 5 dakikada okunur
İstanbul ve Londra merkezli tasarım stüdyosu Ahu’nun Türkiye’deki ilk sergisi Nahıl - Ahu’nun Yeni Yolculuğu: Nesne, Mekân ve Ritüel Üzerine 8 - 16 Kasım 2025 tarihleri arasında Küçük Mustafa Paşa Hamamı’nda gerçekleşti. Bu vesileyle Ahu’nun kurucuları Eda Akaltun ve Mevce Çıracı ile kültürel hafızadan tasarımın ritüel ve mekânla kurduğu ilişkiye uzanan bir sohbet gerçekleştirdik
Röportaj: Merve Akar Akgün

Eda Akaltun ve Mevce Çıracı. Fotoğraf: Kubilay Sakarya
Nahıl figürü hem Osmanlı’nın zanaat hafızasını hem de ritüel kültürünü taşıyan çok katmanlı bir sembol. Sizin için bu yolculuk gerçekten “nahılla başladı” diyorsunuz. Bu figürle ilk karşılaşmanızda sizi etkileyen neydi? Nahıl sizin tasarım dünyanızda nasıl bir kapı araladı ve Ahu’nun doğuş hikayesini paylaşır mısınız?
Nahıl figürüyle ilk karşılaştığımızda bizi en çok etkileyen şey, neredeyse tamamen kaybolmuş olmasına rağmen hâlâ çok güçlü bir kültürel hafıza taşıyor olmasıydı. Törensel, geçici ve kolektif bir yapı olarak nahıl, bizim için sadece bir nesne değil; bir araya gelmenin, paylaşmanın ve kutlamanın sembolüydü. Farklı zanaatkârların emeğinin tek bir formda buluşması, tasarıma bakışımızla doğal bir şekilde örtüştü. Bu karşılaşma, nesneleri tek başına değil; onları çevreleyen ritüel, mekân ve hikâyeyle birlikte düşünmemiz için yeni bir alan açtı.
Ancak Ahu’nun yolculuğu nahılla başlamadı. En başından beri, köklerimizden gelen hikâyeleri ve gündelik hayatın içindeki ritüelleri nesneler üzerinden anlatmak istiyorduk. İlk koleksiyonumuzda batıl inançları, nazar sembolünü ve ikram kültürünü bir araya getirerek kolektif hafızaya dair hikâyeler anlattık. Nahıl Koleksiyonu ise bu yaklaşımın devamı olarak, bu kez ritüel ve kolektif üretim fikrini merkeze alan yeni bir yolculuğa ilham verdi.
Ahu, Hatayi (Bank ve Tabureler), Dışbudak kaplama, punch nakış kumaş, 45×50×50 cm, 2025
Sergide koleksiyonun “geleneksel zanaatın çağdaş bir yorumla yeniden ele alınması” üzerine kurulduğu vurgulanıyordu. Gem Alf tarafından gerçekleştirilen kürasyon ahşap oyma, marküteri, nakış teknikleri ve dokumaları bölüm bölüm ön plana çıkarıyordu. Bu tarihsel birikimle bugünün tasarım düşüncesi arasında nasıl bir köprü kurmak istiyorsunuz? Sizin için bu denge nerede kuruluyor?
Bizim için önemli olan, zanaatı geçmişte kalmış bir miras olarak değil, bugün de yaşayan ve dönüşebilen bir bilgi alanı olarak ele almak. Tarihsel birikimi birebir yeniden üretmek yerine, onu kendi perspektifimizden yeniden yorumlamayı önemsiyoruz.
Ahşap oyma, marküteri, nakış ve dokuma gibi teknikler koleksiyonda yalnızca dekoratif öğeler olarak değil, hikâye anlatan yüzeyler olarak ele alınıyor. Üçüncü kuşak zanaatkârlarla birlikte çalışmak, bu tekniklerin köklü bilgisini korurken, onları alışılmış geleneksel formların ve ölçeklerin dışına taşıyabileceğimiz bir araştırma alanı açtı. Bu süreç, hem zanaatkârlar hem de bizim için deneme, öğrenme ve birlikte keşfetme üzerine kurulu bir üretim pratiğine dönüştü.
Sergi tasarımı ve mekânsal akış da bu yaklaşımı destekleyecek şekilde kurgulandı. Gem Alf’ın kürasyonu, ziyaretçiyi doğrudan ürünlerle karşılaştırmak yerine, serginin ilham kaynağı olan nahıl kavramıyla tanıştırarak başlıyor. Ardından, koleksiyonda kullandığımız zanaat tekniklerine dair denemeleri ve üretim süreçlerini görünür kılan bir geçiş alanı yer alıyor; bu alan, objelerin ardındaki emeği ve malzemeyle kurulan ilişkiyi öne çıkarıyor. Son aşamada ise ziyaretçi, bu sürecin sonucunda ortaya çıkan ürünlerle karşılaşıyor.
Bizim için denge, tarihsel birikimi bugünün yaşam ritüelleri ve mekânsal deneyimiyle birlikte düşünmekte yatıyor.
Ahu, Meşk (Yazı ve Okuma Dolabı), El oyması meşe, 200×55×55 cm, 2025
Nahıl’ın kavramsal çerçevesi “nesne, mekân ve ritüel” etrafında şekilleniyor. Kendinizi bir tasarım stüdyosundan öte, atmosfer kuran, mekânı bir hikâye alanına dönüştüren bir yapı olarak tanımlıyorsunuz. Bir nesne sizin için ne zaman bir ritüele dönüşüyor? Bu eşik nasıl beliriyor?
Bizim için bir nesne, yalnızca kullanım alışkanlıklarıyla değil, taşıdığı hikâye ve referanslarla da ritüel duygusunu kuruyor. Bazen bu ritüel, gündelik hayatta tekrar eden bir eylemden; bazen de nahıllarda olduğu gibi bugün artık kaybolmuş ama kolektif hafızada iz bırakan törensel pratiklerden besleniyor. Nesne, bu görünür ve görünmeyen katmanları bir araya getirdiğinde anlamı derinleşiyor.
Nahıldan ilham alan totemik dolap serisi de bu yaklaşımın somut bir yansıması. Her dolap, farklı bir yaşam pratiğini ve ritüeli sahipleniyor: arınma dolabı, okuma raf ünitesi, biriktirmeyi temsil eden ceyiz dolabı, sofra dolabı, takı dolabı ya da ikram ve paylaşımı odağına alan bar dolabı gibi. Bu parçalar, hem gündelik kullanımı hem de kaybolmuş ritüellerin izlerini bir araya getirerek, bugüne ait ama hafızayla bağ kuran objeler olarak tasarlandı.
Ahu, Nakş (Bar Dolabı), Meşe, el nakışlı kutnu kumaş, 200×62×62 cm, 2025
İstanbul’daki sergiyi bir hamamda açmak hem estetik hem tarihsel açıdan çok güçlü bir tercih. Hamamın suyla, arınmayla, ritüelle ilişkisi Nahıl koleksiyonunun ruhunu nasıl etkiledi? Bu mekân, işlerin algısını nasıl dönüştürdü? Gem Alf’ın burada rolü var mıydı, nasıl çalıştınız?
Küçük Mustafa Paşa Hamamı, Nahıl Koleksiyonu’nun kavramsal dünyasıyla çok doğal bir bağ kurdu. Objeler bu mekânda yalnızca sergilenen tasarımlar olmaktan çıkıp, daha yavaş algılanan ve duyusal bir deneyimin parçası hâline geldi.
Mekân, işlerin algısını da dönüştürdü; totemik formlar hamamın mimarisi içinde daha anıtsal bir etki kazanırken, gündelik kullanıma referans veren parçalar ritüel hafızayla yeni anlamlar üretti. Hamam, bu anlamda bir arka plan değil, serginin anlatısını taşıyan aktif bir unsur oldu.
Gem Alf’la birlikte sergi kurgusunu, mekânın ritmine saygı duyan ve koleksiyonun hikâyesini adım adım açan bir anlatı olarak geliştirdik. Bu işbirliği, hamamı yalnızca bir sergi alanı değil, koleksiyonun ruhunu derinleştiren bir deneyim mekânına dönüştürdü.
Ahu, Cem (Çay ve Sofra Dolabı), Meşe, nakışlı kutnu kumaş, 150×72×72 cm, 2025
Sergiyi gezerken “her odada zanaatta gösterilen emeğin tekrarını hissettirmeye çalıştık” demiştiniz. Tekrar, tıpkı zanaat gibi hem sabır hem ritüel barındıran bir estetik üretim. Tekrar sizin için nasıl bir anlam taşıyor? Bir objenin ritmi ya da döngüsü tasarım sürecinizi nasıl belirliyor?
Tekrar, zanaatin doğasında var olan bir düşünme ve üretme hâli. Zanaatkârın aynı hareketi defalarca yinelemesi, sabır, dikkat ve teslimiyet gerektiriyor; bu da üretimi bir ritüele dönüştürüyor. Sergide her odada emeğin tekrarını hissettirmek istememizin nedeni, bu görünmez ritmi mekânsal olarak da paylaşabilmekti.
Bizim için tekrar, döngüsel bir estetikten çok ustalaşmayla ilgili. Üretim sürecinde, tekrar yoluyla ustalaşmış zanaatkârlarla birlikte çalışıyoruz. Ahşap bir kütüğün oyulması sırasında yapılan her hareket ya da nakışta atılan her ilmik ve düğüm, son üründe iz bırakıyor. Bu tekrar eden jestler, objelerin yüzey dokusunda açıkça görülebiliyor. Objelerin temposu zanaatkârın el hafızasından ve yıllar içinde yerleşmiş hareketlerinden besleniyor. Bu yaklaşım, nesneleri yalnızca tasarlanmış formlar olmaktan çıkararak emeğin ve ustalığın taşıyıcısı hâline getiriyor.
Ahu, Aşk (Takı ve Koku Dolabı), Meşe, nakışlı kutnu kumaş, 150×72×72 cm, 2025
Nahıl dolapları sembolik birer ağaç formlarına gönderme yaparken kullanılabilir objeler olarak gündelik ritüellerini de yeniden düşünüyor. Her birine bir zanaat yöntemi, bir işlev ve bir hikâye atfetmeniz çok katmanlı bir yaklaşım. Bu “üçlü bağlama” nasıl karar verdiniz? Bir dolabın kimliği nasıl şekillendi?
Bu üçlü bağlam bizim için hiyerarşik değil, eş zamanlı gelişen bir süreçti. Dolaplar, ağaç formlarını andıran nahıllara referans verirken; her biri farklı bir zanaat yöntemini, gündelik bir işlevi ve ona eşlik eden bir hikâyeyi aynı anda taşıyacak şekilde tasarlandı. Böylece her parça, yalnızca temsil ettiği ritüelle değil, yüzeyinde görülen zanaat izleri ve kullanıldıkça derinleşen anlamıyla kendi kimliğini kuruyor.
Ahu, Hatayi (Bank ve Tabureler), Gül kaplama, nakışlı deri, 37×35×35 cm, 2025
Koleksiyonun tamamına zarif bir sadelik, sessiz bir yoğunluk hâkim. Bu duygu, malzemeyle kurduğunuz ilişki mi, yoksa ritüellerden gelen o kültürel hafızanın etkisi mi ben çözemedim. Ahu’nun tasarım estetiğini sizin için vazgeçilmez kılan temel duygu ne?
Bizim için bu estetiğin özü, hikâye anlatan objeler üretmek. Bu hikâyeler, köklerimizden ve ait olduğumuz kültürden beslenirken bir yandan kendi geliştirdiğimiz formlar, motifler ve sembolik dille şekilleniyor, diğer yandan zanaat tekniklerinin taşıdığı kültürel hafızayı bugüne taşıyor. Nesneler ilk bakışta biçimsel olarak net ve okunaklı; yaklaştıkça ise dokular, izler ve detaylar üzerinden geçmişle bugünü bir arada taşıyan çok katmanlı bir anlatı açılıyor.
Ahu, Umay (Kahve masaları), Mermer marküteri, 35×140×140 cm, 2025
Nahıl için “Ahu’nun yeni yolculuğu” ifadesini kullanıyorsunuz. Bu sayfadan sonra tasarım stüdyonuzda neleri hayal ediyorsunuz? Ahu’nun geleceğinde hangi malzemeler, hangi ritüeller, hangi mekânlar var?
Bu ifadeyi kullanırken bir başlangıçtan çok açılan bir alanı kastediyoruz. Gelecekte de köklerimizden ve ait olduğumuz kültürden beslenen ritüelleri ve gündelik yaşam pratiklerini araştırmaya devam edeceğiz. Nahıl gibi unutulmuş ya da görünmez hale gelmiş gelenekleri keşfetmek bizi heyecanlandırıyor. Zanaatla kurduğumuz diyaloğu farklı teknikler üzerinden derinleştirerek, bu keşifleri nesneler aracılığıyla bugüne taşımayı sürdüreceğiz.






































































Yorumlar